Thursday, November 28, 2013

Blue Valentine



Normalde bu filmi, evlenmeyi düşünen, isteyen, kafasından bir kere bile olsa belki de evlilik güzel bir şeydir gibi bir düşünce geçen insanlara izletip, al işte evlilik, al sana evlilik diyip, kendi halinin, yalnızlığın ne kadar iyi olduğunu anlayıp, etliye sütlüye karışmadım oh bee diyip mutlu olacaksın. Öyle bir film bu. Oh bee demek için izleyeceğimiz bir film. Yalnız olduğuna insanı şükrettirecek bir film. Olması gerekirdi en azından... Peki neden filmi izlerken, bu yalnızlığa övgü ve ilişkilerden tiksinme hisleri yerine, Dean'in nasıl da güzel sevdiğini düşünüp içim sürekli cız etti acaba? Sanırım kendim daha çok Dean olduğum için...



alakasız not: my funny valentine'ın chet baker versiyonu vardır. vardır yani... oufff..

Sunday, November 24, 2013

G R A V I T Y

"Rus Kozmonotları uzayda pek bi yalnızlar ama Amerikalılar da çok kalabalık sayılmazlar"

Pekiala, öncelikle aylar öncesinde fragmanını izlediğim zamanı hatırlıyorum, ağzım açık kalmıştı. Bu filmi seyretmek zorundayım, çabuk bulun getirin diye elim ayağım titremişti tansiyonum düşmüştü, şekerim fırlamıştı. Böyle heyecanlandım.
Beni bilirsin blog, uzayı severim, yıldızları hayran hayran seyrederim, uzay gemilerine bayılırım, Rus bir kozmonotla evlenebilirim, Yuri Gagarin'e de gizliden gizliye aşığım.
Hep, neden daha fazla uzayla ve yıldızlarla ilgilenemiyorum diye üzülür dururum.
Benim için durum bu.
Durum bu ama film vizyona girdi, iş güç derken bir türlü seyredemedim. Onu ararım gelmez, bir türlü benim vaktim olmaz, derken bugün bu film izlenecek dedim. Çünkü bugün de izleyemezsem, Japonlar gelecek derken 2 hafta hiç izleyemeyeceğim ve film vizyondan kalkacak T-T
Bu uğurda başımdan geçenler ayrı bir hikaye, önce CKM'ye gittim, orada oynadığını biliyordum çok eminim hala olduğundan kontrol etmeden gittim. Film yok -_- Peki dedim, benim hatam, internete girdim ve gerizekalı beyazperde.coma baktım. Filmin Natulius'ta oynadığını gösteriyor. İçimden hiç alışveriş merkezi kalabalığı/uğultusu çekmek geçmiyor ama filmi izlemeyi gerçekten çok istiyorum. Kalktım gittim Natulius'a. Film yok -_- are you fucking kidding with me diye söylene söylene çıktım. Eski dostumuz Capitol'e vurdum. Biletimi aldım. Bir yanımda kemirgen bir çift oturuyor. Bir paket kuruyemiş almışlar. Ön dişleri fazla gelişmiş arkadaşlarımız, film boyunca fındık, badem, artık leblebi, ne buldularsa kıtır kıtır kemirip duruyorlar. Bu sincap familyasına mensup arkadaşlar yine neyse, öbür yanımda iki kız oturuyor. Allahım... Bu kadar komik ne var diye soracaktım, ya herşeye ama herşeye gülüyorlar. Sürekli çıtır çıtır mesaj yazıyorlar ve karanlıkta parlayan o telefon ışığı beni gerçekten çok sinirlendiriyor, hiç durmadan fısır fısır konuşuyorlar. Deli olacağım. Film arasında yaklaşık 90 tane fotoğraf çekildiler. Flaş patlamasından geçici körlük yaşayan arkadaşlar oldu. Keşke Özcan Deniz'in filmine gitseydiniz kızlar sizin ne işiniz olur uzayla astronotla, paso mesaj yazıp gülüyosunuz, aynı şeyi izlediğimize inanamıyorum. Önümde oturan kız desek, koltuğu mu kırılmış ne olmuş anlamadım, resmen başı dizimde izledi filmi...
Tamam bunların hiç biri filmin suçu değil biliyorum. Ama bende bi konsantrasyon eksikliği oldu haliyle.


Filme gelelim... Evet uzay mı uzay. Ve de gerçekten harika, bayıldım. Özellikle o Ryan'ın başlığının içerisine girip öznel kameraya geçiş, oradan yeniden açı değiştirme, gerçekten muhteşemdi. Şu yukarıda gördüğünüz kare o mesela, böyle birbirinden güzel sahneler.. Uzay boşluğu, oksijen seviyeleri, gerilim, hepsi harikaydı. Görüntülere, efektlere lafım yok. Zaten bu film sessiz bir film olsaydı mesela, ben gene severdim, izlerdim.  



Ama hoşuma gitmeyen yanları oldu, nedir ya bu din meselesi? Her mekiğin bir tarafında Buda heykeli, Aziz kartları, yok bana dua etmeyi öğretmediler diye ağlamalar... Ya ne gereği var ki böyle şeylerin? Kadının ölmüş kızı ne kadar gereksiz oldu, ben hiç empati kuramadım, o fikre tutundu desem, ölüp yanına gitmeyi istemesi daha mantıklı gelir. Ona söyle onunla gurur duyuyorum, kırmızı ayakkabısını buldum.. kırmızı kız çocuğu ayakkabısı mı... ya ne kadar ucuz şeyler bunlar, ne gereği var? 
Sonra birşey daha var. O da baş karakterimizin sürekli dünyaya dönme çabası, tamam bu çaba içinde olması normal elbette ama, ya hiç takdir yok. Ben Matt'e daha yakın hissettim kendimi mesela, insan bi manzarayı takdir eder lan, takdiri de geçtim kadın "i hate space" dedi!!! Yuh! Sana verdikleri emeklere yazıklar olsun. Hasbel kader  uzaya çıkmış zaten kadına bak bi de nefret ediyorum diyo. Ben sana şöyle söyleyeyim blog, benim istediğim ölme şekli şu: "uzay boşluğunda oksijensiz kalarak ölmek" Dünyanın ve uzayın muhteşem görüntüsü bana yeter diye düşünüyorum. Ben o sahneleri ağzım açık izliyordum herhalde gerçekten uzaydan izlesem belki mutluluktan ölücem belli olmaz bile. Kısacası NASA beni alıp yetiştirseydi şu kadını oraya göndermek yerine daha hayırlı bir iş yapmış olurdu. Böyleyken böyle, bana biraz itici geldi film. Al dön dünyana hadi. Bu değil. Astronotluk bu değil. Lütfen. Biraz özen gösterelim astronot seçme sınavlarında. 

Yine istediğim oranı bulamadığım bir film izledim kısaca, daha az duygu, daha fazla uzay istiyordum. Ya da düşünüyorum da, belki de ben daha çok belgesel izleyip çenemi kapatmalıyım. 

Saturday, November 16, 2013

you don't have to stay anywhere forever.

şu adamı hem seviyorum hem de kendime çok benzetiyorum. şu yazdıklarını okurken sanki kendi yazdığım ya da yaşadığım bir şeyi okur gibiydim.  


 günlük hayatımızın efektsiz fotoğrafı çok çirkin..


yine de güzel şeyler olmuyor değil.


yaklaşık iki haftadır süren bir "tantuni yeme isteğim" vardı ama öylesine bir tantuni yiyemem, gerekirse mersine gideceğim o derece güzel bi tantuni yemek istiyordum. neyse yedim sonunda, mekan kadıköyde, insanı mersine gitmek zorunda bırakmayacak kadar güzel, bu da üstüne içtiğim şaşırtıcı derecede enfes çay. yemeğin üstüne çay getiriliyorsa o mekanı sorgulamadan severim zaten. 


bunlar da hacıbekirden hediye alınmış ama daha çok kalbime saplanmış gibi hissetttiğim iki şeker çubuğuydu, neyseki o sinirle atmamışım. 


bahçemizin rüya gibi gülleri


 ve kötülük

daha çok kötülük


 hep kötülük...


şaka şaka ne kötülüğü sadece çizgiroman

cadı çizimlerindeki burun - çene denklemi


göz detayları


kendim için çizdiğim motivasyonel çizimler


siyah ojelerimi gereğinden çok sevmem


bunu bilmenin getirdiği ferahlama duygusu...