Monday, December 29, 2008

how sena stole christmas

tüm bu yeni yıl zırvalıklarından sıkıldım artık! yapmacık iyi dilek klişelerinden.. 2009'un iyi bir yıl olacağını felan ümit etmeyin boşuna, nasıl geldiyse muhtemelen öyle gidicek çünkü siz olacakları değiştiremeyecek kadar zavallı ve basiretsiz yaratıklarsınız..


you're a mean one, mr. grinch
you really are a heel,
you're as cuddly as a cactus,
you're as charming as an eel,
mr. grinch,
you're a bad banana with a greasy black peel!


you're a monster, mr. grinch,
your heart's an empty hole,
your brain is full of spiders,
you have garlic in your soul,
mr. grinch,
i wouldn't touch you with a thirty-nine-and-a-half foot pole!

yeni yılla ilgili tek bir karar aldım, o da kendimi hiçbir şekilde değiştirmemek! onun yerine bana uymayanları bana uyacak şekilde değiştirmek! ilk son ve tek gülen ben olmak ve bunun dışında hiçbirşeyi umursamamak! kalp kırmak, kötü olmak ve becerebilirsem ağzımdan ateşler çıkarmak! büyükleri ve küçükleri korkutup yaşıtlarımı da kendimden tiksindirmek.. şehrin yüksek bir yerine dışı sümükle kaplı bir şato inşaa edip orada yaşamak ve yaklaşan olursa fecii şekilde işkence ederek öldürmek!


you're a foul one, mr. grinch,
you have termites in your smile,
you have all the tender sweetness of a seasick crocodile,
mr. grinch,
given a choice between the two of you i'd take the seasick crocodile!


şimdi... hepinize, mutlu yıllar...

Tuesday, December 09, 2008

pağle vu fğanse?

Fransız Kültür'ün önünde bekleyen kızları görmemle başlamıştı herşey...

Biz orta hazırlık denen ve A sınıfındakilerin sınıf defterlerinin üzerinde OHA yazmasına feci koptuğumuz gereksiz bir sınıftayken daha anlamalıydım oysa.. Biz bütün dünyanın en çok konuşulan dilini "britiş ingiliş"i öğrenirken, onlar kendilerinden başka kimsenin konuşmadığı zaten konuşmasına ihtiyaçları da olmadığı bol ğ'li jö'lü garip bir dil öğreniyorlardı.

Böyle böyle bir ayrım başladı aramızda. Biz Hollywood filmlerini izlerken anlıyorduk, onlar sanat filmlerini. Biz İngilizce pop şarkılarını, onlar sanat şarkılarını diycem o da saçma olucak ama işte gene bi sanatsal bi acayip şarkıları..

Biz İngilizce öğrenen normal çocuklardık, onlar Fransızca bilen sıradışı çocuklar...

Bizim Redhouse sözlüklerinden öğrendiğimiz küfürleri herkes biliyordu, ama fransızca fuck you demek bile kulağa ilginç geliyordu.

Zamanla bunların giyim kuşamı da değişti. Çizgili çoraplar, garip gözlükler, ilginç takılar.

Kimse onlar kadar havalı ve değişik olamıyordu..

En son öldürücü darbe ise Amelie filmiyle oldu.Ahh ahh.. dostlarım.. kuzenimle gişede "Amele filmine 2 öğrenci" dediğimiz günleri unutamam.. Biz Fransızca bilmiyorduk ve bu lanet olasıca dilin nasıl okunduğu da dışarıdan pek tahmin edilebilir birşey değildi... Filmden çıktığımızda ise bu kadar güzel bir filmin güzelim dilini anlamadığımız için biraz üzülmüştük, ama bu işin bu kadarla kalacağını sandığımız için çok yanılmıştık.

Bir anda herkes bu Fransızca bilen kızlara benzemeye başladı. Yılların İngilizcesi bir kalemde silinmiş, ne varsa Fransızcada olduğu anlaşılmıştı..

Çizgili çorap giyen sevimli kızların yanısıra dağınık saçlı atkılı erkekleri ile benim de aklımı çelmeye başlamıştı bile bu meret...

En sonunda öyle bir zaman gelmişti ki, kim Fransızca biliyor, kim bilmiyor anlaşılamaz olmuştu.. Yalancı Dame De Sion, Saint Michele mezunları, sahte Paris aşıkları türemişti. Animasyondan kısa filme kadar Fransızların yaptığı herşeyi ağzımız açık izliyorduk.

İngilizce bize hiç bu kadar sıradışı ve havalı şeyler vaad etmemişti, Fransızca öyle miydi oysa?... French Fries'tan French Kiss'e, Eyfel Kulesinden Şanzelize'ye, Baget ekmekten şaraba, çizgili tişörtten yampiri şapkaya kadar pek çok özelliği vardı Fransızca'nın.

Üstelik İngilizce bilenler için lanetli bir söylenti de çıkmıştı.. Önce Fransızca öğrenen İngilizceyi kolay öğreniyordu ama önce İngilizce öğrenen çok zor Fransızca öğreniyordu. Bu harika dünyanın bir parçası olmak, öyle kolay değildi kısaca...

Gel zaman git zaman, bu Fransız Kültür'ün önünde her zamanki gibi erken gidip bir arkadaşımın gelmesini beklerken fark ettim işte, çok geç kalmıştım çook...

İngilizce benden yıllarımı çalmıştı. Onu seviyordum ama bana Fransızcanın verdiği inceliği, zerafeti, değişikliği veremezdi. Yine de yeni bir dil için geç kalmıştım... çok geç...

Bi tek "komantu tapel, jö mapel sena", bi de artık serdar ortaç'ın bile bildiği "jötem" i biliyorum.Bu kadar Fransızcayla değil havalı olmak, derdimi bile anlatamam, o yüzden işte, benim için artık çok geç. Ama siz, genç dimağlar, kendinizi kurtarın. Fransızca öğrenin, değişik oluyor.

video

Saturday, December 06, 2008

Saturday, November 29, 2008

don't come to my room if you got nothing good to say

Herhalde bunca zamandır ne yaptığımı merak ediyosundur blog... etrafa altında wanted yazan afişler asmışsındır, sonra afişlerin altına bırakılan wanted çikolatalarını afiyetle yemişsindir! Biliyorum sevgili blogum, özlenmek güzel şey.. ama geri döndüm, çikolatalardan payımı almaya geldim! Hehehehe, ben de seni özledim...
Sana son bir aydır neler yaptığımı anlatayım önce; çalışmak çalışmak çalışmak!Boş zamanlarımda ise daha çok çalışmak!
Napolyon'un atladığı şey bu! Ve benim patronumun asla atlamayacağı şey de bu!
Şaftım kaydı desem bilmem abartmış olur muyum? Hergün 8'de yollara düşüp akşam 9'a doğru evde oluyorum. 9'dan sonrasını zaten pek hatırlamıyorum. Tek boş günüm pazar ve o bir tek yegane sadece 1 tanecik olan güncüğe de ödev ve sunumlarımı hazırlamak, okumalarımı yapmak, ailemle vakit geçirmek, arkadaşlarımla görüşmek, kişisel bakım, boş vakit, sinemaya gitmek gibi birbirinden gereksiz işleri sıkıştırmaya çalışıyorum..
Çalıştığım yer adeta bir Yaprak Dökümü dizisi; herkeste ayrı bir entrika felan, yıldırdılar beni.Çalışan herkes istisnasız birbirinin kuyusunu kazıyor ve herkes çok mutsuz. Ayrıca herkesin (ama herrrrrkesin) fırsatını bulur bulmaz istifayı basacağını da söylemeliyim.
Tüm bu durumların içinde beni soracak olursan; içgüveysinden hallice diyebilirim. Tabiiki, tek gözü kör, dişleri ve saçları dökülmüş, kolu kopmuş ve bacağı alçıda bir içgüveysinden bahsediyorum...

Cumartesi günlerimi patronumun özel isteği üzerine, işimle ve benimle hiçbir alakası olmayan başka bir yerde geçiriyorum. İyi kızlar var ama öğle yemeklerinde "ben tokum aslında yemesem de olur" dedikten sonra her seferinde yarım ekmek arası patates kızartması ve köfte yediğim için bana biraz garip bir gözle bakmaya başladılar sanırım..
İşsiz olduğun günleri çabuk unuttun galiba diyeceğini biliyorum blog, hatta lütfen unutmadan şu lanet korkunçluktaki büyük ve deli gibi gelip herkesi korkutan ve hepimizi batıracak olan çoooook kötü krizden de bahsetmeyi unutma!!! Çünkü bundan bahsetmeyen bir tek sen kaldın. Sana sadece olan biteni anlatıyorum. Bu kriz işi gerçekten saçmalık, herkes böyle birşey bekliyormuş galiba. Kocamla kriz yüzünden kavga ettim, notlarım düşük krizden dolayı, yemeği yaktım hep bu kriz yüzünden!! Tüm sorunlarımızın kaynağını bulduk. Ne olursa olsun suçu krizin üzerine atıyoruz! Her gün deli rakamlarda çalışanın iş yerlerinden atıldığını okuyorum, bu da yetmezmiş gibi, insanların gözünü korkutan patronlar ve akıl hocaları!! (bu arada akıl hocalarının bedavaya çalıştıklarını düşünmüşmüydün hiç?)


Bu arada bu şahane çalışma düzenimin arasında sevgilimi haftada 1, eğer şanslıysam 2 kere görüyorum... Bu durumda love is mecburen walking hand in hand; ama yarın iş var eve erken dönelim! Bu arada o iğrenç parmak benim değil! Kimin olduğunu bilmiyorum ama kesssinlikle benim değil! Ordaki başka bi kızdı evet şimdi hatırladım, ben değilim yani.

Genel durumum hakkında düşünmeye fazla zaman bulamıyorum. Zaman mı çok hızlı geçiyor, ben mi düzgün planlayamıyorum, bir akşam bikaç arkadaşımla buluşup biraz içsem ertesi gün yorgunluk ve baş ağrısından sürünüyorum. Ama çok fazla eğlenemediğimi söyleyebilirim. Dev bi satranç tahtasında durmak gibi birşey, eğlencesi satranç kadar yani

(yaaaniii yazar burda hiç eğlenmediğini anlatmaya çalışıyor)

one of us is leaving, and it won't be me...

Thursday, November 13, 2008

sevgili blog;
bugün kesekağıdının içindeki kabuklar arasında yenmemiş bir kestane aradım umutsuzca.. bulamadım...

Tuesday, November 11, 2008

sevgili blog;
bugün bütün çocukluğum boyunca gayet uslu ve iyi olduğum halde şirinleri hiç göremediğimi hatırlayıp üzüldüm...
sevgili blog;
bugün sütlü kahve insanın uykusunu getirir mi, yoksa tam tersine kaçırır mı diye uzun uzun düşündüm, bir sonuca varamadım..

Thursday, October 23, 2008

sevgili dünlük

Sevgili günlük;

bugün 10 ekim cuma, benim doğumgünüm;
akşam karaoke barda kardeşimin, sevgilimin, arkadaşlarımın hatta editörümün geleceği bir parti yapacağız! Deliler gibi ajda pekkan söylemeyi planlıyorum! çok mutluyum!
*
sevgili günlük karaoke bar gece 3 e kadar doluymuş, cadde-i kebire gidip bira içtik, olsun lan, ne güzeldi..



15 ekim çarşamba;
yarın Frankfurta uçacağım ve grip oldum!


16 ekim perşembe;
Sevgili günlük bugün yeni bir fobi edindim; uçak korkusu! uçağımız artık her ne olduysa neredeyse düşecekti, yanımdaki bayan ciizıs ciizıııs diye bağırırken onu sakinleştirip herşeyin kontrol altında olduğunu söylemeyi çok isterdim ama korkudan ölmek üzereydim, bir de aptal gibi koltuklara tutundum, ulan nereye tutunuyosun, düştüğün şeye tutunma durumu fenaymış yani.
*
Sevgili günlük, Almanlardan nefret ediyorum!
Pasaport kuyruğunda herkesle gülüşüp şakalaşan pasaport polisi benim türk pasaportumu eline alınca birden suratını asıp bana saçma sapan şaşırtıcı (güya) sorular sormaya başladı. En sonunda da ne kadar paran var dedi, ve paramı göstermemi istedi. Çok sinirlendim cüzdanımdan çıkardım paramı suratına doğru uzattım, al ulaaan köpeeeek diye bağırmak istedim, köpeğin almancası neydi düşünene kadar adam okay dedi. Para her kapıyı açıyomuş hakkaten..
*
Sevgili günlük Almanları çok sevdim!
Çok tatlı ve yardımseverler üstelik çok bilinçliler, ülkelerine bu kadar iyi baktıkları için de onları tebrik etmek istedim. Yaşarım ben bu Frankfrutta.
*
Sevgili günlük,
çok hastayım, ölüyorum.



17 ekim cuma;
Bugün elime bir harita alıp Frankfurt sokaklarında kaybolmayı göze alarak dolaşmaya çıktım. Frankfurtta kaybolunmuyormuş, bunu öğrendim. Goethe'nin evini gezdim. Çin lokantasına gittim, domates çorbası istedim, içinde iri iri doğranmış domatesler olan sıcak su getirdiler.




18 ekim cumartesi;
Sevgili günlük, bugün kitap fuarındaydım, adeta bir cengaverdim! Bir ara Haribo dolu bir rafın önünde kendimi kaybetmişim, biraz cips ve meyveli yoğurtla sakinleştirdiler.


19 ekim pazar;
Sevgili günlük, bugün sevgilimle el ele Main nehrinin kenarında yürüyüş yaptık, kesmedi koştuk, yanlış anlamazsan düz duvara tırmandık, fakat ben pek tırmanamadım.


20 ekim pazartesi;
Sevgili günlük, Frankfurttan İstanbula 2 saat 10 dakikada; havaalanından eve yarım saatte, ertesi gün evden işe tam 2 saatte gittim. Nerden geldim İstanbula türküsünü söyleyerek biraz Haribo yedim!

Wednesday, October 01, 2008

happy ramadan


ımhh.. bayram ne yaa.. sevinsem sevinemiyorum, sıkılsam sıkılmaya da hakkım yok tatil neticede ama uff.. 19 mayıs olur ya, gene okula gidersin, ders yoktur ama okula gitmek zorundasındır, erken kalkıp formanı giyersin, aynen onun gibi bence bayramlar da sevinemiyosun da sıkılamıyosun da..
p.s. cuma çalışıyoruz

Sunday, September 21, 2008

kendime

"many that life deserve death. and some that die deserve life. can you give it to them? then do not be too eager to deal out in judgement. for even the very wise cannot see all the ends."

GANDALF

Thursday, September 18, 2008

sapık

bugün taksimin göbeğinde otobüse kadar beni takip edip otobüse bindiğimde bile mal bakışlarını benden ayırmayan şerefsiz orospu çocuğu, sadece senin değil ailendeki herkesin ölmesini istiyorum! işkence görmeni ve organlarının kesilmesini istiyorum!! en kısa zamanda acılar içinde geberirsin umarım pislik! hayvan herif!!!

Sunday, September 14, 2008

bu dünyada herşey yalan..



İkna kabiliyeti yüksek birisi babanneme, şimdiye kadar yalınayak yere bastığı için ölen kimsenin olmadığını anlatır mı? çünkü ben bi türlü anlatamadım..

Thursday, September 04, 2008

no one's picking up the phone..guess it's me and me..and this little masochist..she's ready to confess..all the things that i never thought..that she could feel and..hey jupiter,nothing been the same.so are you gay?..are you blue?..thought we both could use a friend to run to...and i thought, i wouldn't have to be with you..something new..sometimes, i breathe you in..and i know, you know,and sometimes you take a swim..found your writing on my wall..if my hearts soaking wet..boy, your boots can leave a mess..hey jupiter,nothing been the same..so are you gay?..are you blue?..thought we both could use a friend to run to...and i thought i wouldn't have to keep..with you...hiding...thought i knew myself so well..all the dolls i had..took my leather off the shelf..your apocalypse was fab...for a girl..who couldn't choose between..the shower or the bath..and i thought i wouldn't have to be with you..a magazine..no on's picking up the phone..guess it's clear he's gone..and this little masochistis lifting up her dress..guess i thought i could never feel the things i feel..hey jupiter,nothing been the same..so are you gay?..are you blue?..thought we both could use a friend to run to...hey jupiter,nothing been the same..so, what do you say?..now we're through..thought we both could use a friend to run to..hey jupiter....

Tuesday, August 26, 2008

hurt

i hurt myself today


to see if i still feel


i focus on the pain


the only thing that's real


what have i become?
my sweetest friend
everyone i know
goes away in the end...

Saturday, August 23, 2008

what the bloody hell is happening?


Şayamalan.. şayamalan, şayamalan...
ben şimdi sana ne diyim..
2 tane filminle kalbimizi kazandın diye sana sonsuz kredi mi verdik sandın?
niye bunu yapıyosun şayamalan?!!!
evet, nedir önce arılar yok oluyor daha sonra parkta herkes duruveriyo gidip kendimi öldüresim var dercesine herkes birşeyler aranıyor, bunu da ağaçlar yapıyomuş..
bu kadar.
ama ben sana kızmıyorum, sana hiiç kızmıyorum.
ben kendime kızıyorum!
herkes çok kötü çok saçma gitmeyin derken, ben "kindin girmidin bilemizsin bidibidi" dedim..
oh olsun bana
bana çok iyi oldu bana!
ulan rüzgardan mı korkcaz, bitkiden mi korkcaz??
özellikle 70 li yıllarda yeşilçamda kullanılan endişeli yüze geniş açılı objektifle zoom yapma sahnelerinden dolayı seni can-ı gönülden kutluyorum.
ha bir de oyuncu seçimin çok yanlış, ben filmin başından beri herşeyi o kadının gözleriyle yaptığını düşünmüştüm, cadı mıdır, özürlü müdür, niye öyle bakıyo manyak mıdır anlayamadan film bitti. zaten sorunlu evlilik hikayesi mi, korku hikayesi mi, ağaçlar rüzgarlan adam öldürüyo hikayesi mi, ne ben bi bok anlamadım..
o sosis sever amca neydi, o ıssız evdeki sapık kadının ne sorunu vardı, sonunda kadının hamile olması eeöö ne alaka??
ayrıca ben bir mikrofon mu gördüm, yoksa bana mı öyle geldi?
ama bana çok iyi oldu bana..
lady in the water bir, bu iki..
üçüncü filmin için bir tek yeni türk liramı harcarsam, işte o hakikaten mistik bir olay olur.

Monday, August 18, 2008

bizim oralardan bir türküdür bu çalan


geceleri uyku girmez gözüme,
zalım yastık diken oldu yüzüme,
uyma dedim uydun eller sözüne.
alnıma yazılmış bu kara yazı,
kader böyle imiş ağlarım bazı.. gönül ey sebebim ey...

Monday, August 11, 2008

çok ciddi birşey sorucam;

HAYAT, SERDAR ORTAÇ'I NEDEN YORUYOSUN???
manyak mısın olum?

oy tombulum tombulum, ve gerçekten yorgunum..

Herşey Gregor'un yüzünden! (yuh!) Tamam belki benim de biraz suçum vardır..
Bu Gıregor kişisi, son bir kaç postunda sürekli olarak, yok tonbalıklı salata yaptım hafif olsun diye, yok yoğurt yedim, yok efendim yürüşten geldim şeklinde kilo verme çabalarını anlatan postlar yazıyor, bir de sena sen eski şişkolardansındır, bize bi iki rejim söyle de yapalım şeklinde ayarı vermiş. Tabii ben de misilleme olarak, "bugünlerde saçlarım çok dökülüyor, yılların keli gıregorum sence ne yapsam, ha keltoşum söyle bakiyiim" şeklinde bir post yazabilirdim. Ama hayır dostlarım, hayır.. Olayı örtbas etmenin bir anlamı yok. Ben ne kadar böyle bir şey yokmuş gibi davransam da, istersen sen salata ye diyen arkadalşarıma ne salatası yeeaaa, dürüm yiyelim dürümmm, gibisinden cevaplar versem de; kabul etmem gereken bir problem var.
Dostlarım, bir problemim olduğunu kabul etmek, onu çözmenin yarısıdır. (tamam bu lafı şimdi ben uydurdum ama böyle birşeyler gerçekten vardı)
Evet ben, şişko domates yarım kilo patates manisindeki domatesim..
Fazla kilolarım var, kabul ediyorum..
Ne kadar fazla olduğu sizi ilgilendirmez!!
Tamam, sinirlenmeyelim, zira sinirlenince yemek yiyorum ben! Aslına bakarsanız önceden de zapsayıf bir kız sayılmazdım, ama okul bitip, eskişehirden ana ocağına döneli beri, tam 8 kilo aldım! 1 yılda 8 kilo!
Abuk subuk yerlerim şişti.Kollarım Bulgar güllecilerine on basar! Memelerim nerdeyse ağzıma girecek. Bir göbek yaptım, gören her gece alemlerde biraları lıkırdatıyorum sanır. Popom, popoyla dağları devirme deyimini gerçek hayatta uygulamaya kararlı. Bacaklarımdan geçen pantolonları özel bir törenle ödüllerini verdikten sonra giyiyorum. Hele bir de bazı fotoğraflarda ben neşeli gülücüklerle poz verirken, sonradan fark ettiğim hain kalleş gıdımsı oluşum yok mu.. (var...)
Tamam dedim, bu işe dur demenin zamanı geldi de geçiyor! En azından plajda bikinimin içine sığamadığımdan utanıp (tabii araya 8 kilo girince yavrucak neremi kapatacağını şaşırmış!) acaba kendimi kuma mı gömdürsem gibi düşüncelere kapıldığımda bunu anladım.
Zayıflamayı ben de istiyorum, ama bunun için aşmam gereken bazı şeyler var.
Birincisi ben bir tembelim. Böyleyim. Tembel bir insanım. Yapacak birşey yok, olsa da yapmam, üşenirim.. Gidip haftanın 4 gününü spor salonlarında geçirsem, sağlıklı ve zinde kalıp zayıflayabilirim, biliyorum. Ama bunu asla yapamam! Bunu da biliyorum.. Üşenirim, sıkılırım..Bir giderim, iki giderim, üçüncüsünde bir işim çıkar, dördüncüsünde sonra giderim derim, beşinci diye bir şey olmaz bile. Çevredeki belediyenin orta yaşlı ev hanımlarının gönlünü çalmak için yerleştirdiği spor aletlerinde çalışamam, utanırım. Yürüyüş yapmayı severim, ona birşey demiyorum. Uzun uzun yürümeyi severim, kulaklıklarımdan başka birşey istemem. Ama bu da her gün mümkün olmuyor, evde bazı sorumluluklarım(!) var.
Yemek yeme olayına gelince, siz normal insanları bilmem, ama ben sadece acıktığımda yemek yemem. Bir şeye canım sıkılmışsa çikolatalı süt içmek isterim. Kötü bir günün ardından ancak bir dondurma yersem herşey düzelecek gibi gelir.Evde oturmaktan canım sıkılmışsa, çareyi bir paket cipsin tuzlu ve baharatlı kollarında ararım. Üstüne üstlük, söylemesi ayıptır çok marifetliyim. Canım sıkıldığı zaman değişik kurabiyeler, börekler yapmayla uğraşırım. Kafamdan birşey uydururum, bir yemek denerim. Enfes olur. Onu da yerim! Ay şimdiden içime fenalık geldi. Tüm bu yemeler, içmeler ve de tembelce oturmaların sonucunda sadece 8 kilo almışım iyi aslında.. ehm, neyse.
Gelelim planıma!
Tabii ki planım sabahları kibrit kutusu kadar beyaz peynirli rejim listeleri değil. Belki çok güzel olurdu ama böyle şeylere uyamayacağımı ve bir ömür kibrit kutusu kadar beyaz peynirle kahvaltı yapamayacağımı biliyorum. (Yumurtanıon sarısına ekmek batırmaktan bahsetmiyorum fakındaysan)Bulduğum çözüm, umarım işe yarar, acıkınca yemek yemek, sadece karnım acıkınca ve doyunca da yemeyi bırakmak. Bu kadar. Aralarda da atıştırmamak, yani bir havuç,salatalık, elma gibi şeyleri atıştırabilirim belki ama bir damak değil mesela!
İlk hedefimse, önce şu aldığım 8 kiloyu vermek ve normal bir insan görünümüne kavuşmak, ondan sonra bir genç kızın minik sevimli ölçülerine inmeyi planlayabilirim.
Hadi bakalım.. Allah utandırmasın.

Monday, July 28, 2008

Hancock - Prince Caspian - Mamma Mia - Batman

*** Aklıma estiği gibi yazacağımdan spoiler da veririm sonunu da söylerim, herşeyi yaparım, aman diyorum ***


Hancock

Afişte de gördüğünüz üzre, Will Smith'in şişmiş dudakları (ve de kasları ile) arz-ı endam ettiği film.
Serseri süper kahramanımız, sokaklarda yatar, karıya kıza laf atar, pis kokar, çok içer, kötüleri yakalarken bile milyon dolarlık zararlar verir şehre, en güzeli de balinayla yelkenli vurur. (o sonra bunu unutur, ama greenpeace unutmaz(: ) bir gün hayatını kurtardığı başarısız bir reklamcı, hancocku bir projeye dönüştürmeye karar verir (düşününce bu çok iğrenç bişi aslında) bi de adamın güzel bi karısı vardır, bunu görünce acayip gerilir ve başta nedenini anlamayız. Sonra saçma bir bağlantı kurulur aralarında, meğer bunlar yüzyıllardır yaşıyolarmış, aşıklarmış hep en başından, yok yakınlaşınca güçsüzleşir felan bişiler bişiler.. Klişelerden kurtulup bağımsız ve eğlenceli bir anti kahraman yaratıp (ki kahramanı onlar yaratmadılar aslında) sonra onu normal kahramana, duygusal aşk meşk olaylarına ancak hollywood döndürür zati.. Filmin ilk yarısı oldukça komik ve keyifliyken, ikinci yarısında tam bir sıçış örneği göstermişler ve baymışlardır, bunun dışında Will Smith iyi kas yapmış, kendisine good job demeden geçemiyoruz. Ve çok ta bi özelliği olmayan bu filmi çabucak geçiyoruz.





The Chronicles Of Narnia: Prince Caspian

Narnia Günlüklerinin ilk filmi olan Aslan Cadı ve Dolap (böylemiydi Türkçesi?) ın yönetmeni olan Andrew Adamson tarafından çekilmiş serinin ikinci filmi.
Bizim Narnialı bızdıkların bir dolabın içinden geçerek Narnia'ya girmeleri ve beyaz cadıyı yenmelerinin üzerinden tam 1 yıl geçmiştir. Narnia'da ise tam 1300 yıl... Afişte bir elinde borazan bir elinde kılıcıylan görülen Caspian, hayatımda gördüğüm en ezik en acıların çocuğu (evet amca olayı gene) en mağrur, boynu bükük prenstir. Neden bilmiyorum ama kuzenim de dahil olmak üzere, salondaki kızlar prensi ahlar vahlar eşliğinde izlediler.. bu yeni nesilde hiç zevk yok! Ha bu arada afişe yazdığınız o "A New Age Has Begun" yazısını çok mu aradınız allah aşkına, her 3 filmden 2 si yeni çağ başlatıyo maşallah.. neyse biz filme dönelim..
Film boyunca Peter ile Caspian arasında bir sürtüşme oluyor ve Susan ay sevdiceğimi mi tutsam ağbeyimi mi tutsam gibi bön kararsızlıklar yaşıyıp yine bön bön bakışlarla devam ediyor.Filmde en beğendiğim eleman, geçen filmde lokumlara tav olan Edmund oldu. Lucy de büyümüş, saflığın ve barışın temsilcisi hala, aynı sevimlilikte.O koca aslana sarılıp yelelerini sevmesi sahnesini kıskandım gibi sanki.. Efektler felan iyiydi de, hikaye ilk yarıda bayık, ikincisinde ayık ve fakat yüzüklerin efendisinden arak, Beyaz Cadıyı yeniden görmek güzel, Peter'la Susan'ın hiçbir neden gösterilmeden büyüyünce anlarsınız diyerek Narnia'dan kovulmaları saçma, kötü adamların Latinlere benzemesi çok ayıp, serinin ilk öpüşme sahnesi yeniyetmeler için heyecanlı, aslanın yeleleri çok parlak ve yumuşak, Prens Caspian çok ezikti!







Mamma Mia!




İtalyanca "Annecim!" Ben sana Türkçesini söyliyim; ha-ri-ka!!!
İşte budur, uzun zamandır bir müzikal izlememiştim ve uzun zamandır Abba dinlememiştim. Sonuç olarak uzun zamandır bu kadar eğlenmemiştim!
Bizim izleme şansımız olmasa da, Mamma Mia bayağı meşhur bir Broadway müzikali.
Annesiyle harika bir Yunan adasında yaşayan 20 yaşındaki kızımız, babasını bulmak umuduyla yakında olacak düğününe 3 baba adayını da davet eder. Tabii annesinden izinsiz, üstelik günlüğünü okuyarak! Babalar gelir, kafalar karışır.

Ben birşey diycem blog, 60 yaş, boru değil, bi kenara çekilip tespih çekip torunları sevme yaşı di mi? değil! Merly Streep için değilmiş en azından! Kadın film boyunca öyle harikaydı, öyle enerjikti, öyle içtendi ki! İnanılmazdı..
Salonun büyük çoğunluğu kadındı, dancing queende hep birlikte el çırpıyorduk bile! Filmdeki o sokağa dökülen kadınlar oralardan geçse katılacaktık gibi,.İnanılmaz eğlenceli komik, neşeli, insana kendini iyi hissettiren, bazen hüzünlendiren bir filmdi. Jenerikle birlikte salonu terkedenlerse neler kaçırdıklarının farkında değiller!! Öyle güzel hisler bıraktı ki bende, tıpkı ABBA gibi..

Şimdi ABBA demişken de, şuraya iki satır yazmamak olmaz.

agnetha foltskog , bjorn ulvaeus, benny andersson, anni-frid synni-lyngstacd şeklinde mordor lisanına benzeyen isimleri olan isveçli 4 güzel insan. isimlerinin baş harfleri blablabla (bunu herkes biliyo artık) ve de kendileri erovizyonun biz fanilere bahşettiği yegane güzelliktir.



ABBA benim için güzel birşeydir. Mutlu eder, poptur, olsun, bok değildir (ben çoğunlukla ikisini karıştırırım) Eskilere ait güzel birşeydir. Naiftir, ya da bana öyle geliyor bilmiyorum.

Erkek dinleyicileri şimdilerde gay olmakla suçlanıyor, giysileri komik, şarkı sözleri basit, melodileri saçma bulunuyor.. onları dinlemek, bana sadece, yetişemediğim, ve bir daha asla yaşanmayacak olan güzel günleri hatırlatıyor..




BATMAN THE DARK NİGHT


OH YESS!!!




Nerden başlasam, nasıl anlatsam, bodruma tatile gitsem daha kolay anlatırdım. Şahane film olmuş. Bi tek Maggie Gyllenhaal boyutsuz bir karakter olmuş ve zaten ne olup bittiğini tam anlayamadan da aramızdan ayrılmıştır. Dur tamam, aramızdan ayrılmaktan bahsetmişken, çok üzüldüm ben ya. Heath Ledger'ın bu filmi izleyememesine acayip üzüldüm. Bu his bütün film boyunca içimdeydi. Resmen üzgündüm. Bunlardan başka piroblem yok. Batman süfer. imdb öyle diyo! Zaten bu imdb olayını kafasına takanlar var ya, nasıl olur da godfatherdan daha iyi bi film seçilirmiş felan gibi; why so serious?
C:

Monday, July 14, 2008

şişme bebek

şişme bebek
şişme ne olur...
yeter çektiğin
sustuğun yeter
* * *
şişme bebek
şişme artık
. . .
ya da şiş

yiğit özgür

Saturday, July 12, 2008

kuru

ingilizlerin kızıl saçlı olmaları ve bahçelerinde havuç yetiştirmeleri kadar normal birşeydi.ben dedim, sana dedim, bu boş boş baktı.. ben de boş boş baktım.. ne diyecektim?

akıllı kızlar var, cici kızlar, sırtı açık giyinen kızlar, acayip havalı dövmeleri olan kızlar, iyi kızlar bu kızlar. ama ben o kızlardan biri değilim.. konumuz da bu değil zaten.


bütün sınıfça bütünlemeye kaldığımız bi ders var, ama yüksek lisans öğrencileri okul bitsin hocayı dövelim gibi geyikler yapmıyorlar.. ama dur dur, bunu anlatmıycaktım ki

VI. misafir akınını da başarıyla atlattık, haftalar sonra sana bu satırları odamdan yazıyorum, şu an deli gibi çişim geldi ama odamı öyle özlemişim ki çıkmak gelmiyor içimden, ama bunlar mevzumuz değil...

hayatım boyunca aşağladığım, sevmediğim, beğenmediğim heeeerşeyin teek teek başıma gelmesinden sonra ibrahim tatlısesten, teek teek, ağardı bak saçlarımı söylemiyorsam, bu benim büyüklüğümdür..evet, çeviri işine giriyorum yavaştan.. bundan sonra da sırasıyla, kapanıp, 90 kilo olup, kitap okumayan kızıl saçlı kısa boylu zapzayıf bi adamla evlenip dudullu taraflarında yaşıycam ve takribi 7 çocuk doğurduktan sonra, gayet sıradan bir şekilde ölücem.. neler söylüyorum ben.. bunları söylemek için mi açtım ben bu blogu.. çık çık çık ...

benim önemli bi derdim var, kimse bilmez.
merakla oku, sanki sana anlatıcam.. tööbe tööbeee...

"bana bakmayın, fazla akıllı biri sayılmam" işte tam da böyle söyliycem amfinin ortasında durup. göründüğüm kadar cici bir kız değilim, sırtı açık da giyinemem, utanırım, zaten sırtım da lömbür lömbür bişey oldu.havalı kızlardan değilim işte. dövmem yok. piercingim yok. alternatif grupların konserlerinde göremezsin beni. aslında fazla bir yerde göremezsin. hayatımın büyük bir kısmını başka insanlara görünmeden yaşadım ben. özellikle tarafından görülmek istediğim insanlara (hemen gönül işlerini düşünme, annem babam mesela)bir türlü görünemeden.. görünmez olmanın çeşitli avantajlarıyla avunmaya çalışarak.

ve bütün sınıfça bütünlemeye kaldığımız dersten bir tek ben kalıcakmışım gibi bir his var içimde, korkuyla çalışıyorum.

ve aslında bu oda benim odam değil, misafir odası, ve benim de burda kalmam aslında çok manidar. ve aslında ben burayı sevmiyorum da. oh..

bi yayıneviyle de anlaştım, oturup çeviri yapıcam bundan sonra.bana da bu layıkmış.

hah.. oraya geldik.. merak ediyorsun.. bi derdim var. benim için ciddi bir dert, büyük bir dert. canımı sıkıyor. üzüyor.. aylardır, iki satır yazdırmıyor bana, stabilolarımın yerini unutturdu bana. kameramın şarjı dolu, kutusunda duruyor. böyle bir dert. arkadaşlarımla eğlenemiyorum, sevgilimle geçinemiyorum.. hani çoğu kişi eksikliğini hissetmez belki, ama inan ben böyle yaşayamıyorum.. neşem kaçtı, hayattan beklentilerim sıfırlandı. allah kimsenin başına böyle dert vermesin diyorum.. benim derdim.. hayal kuramıyorum

Wednesday, July 02, 2008

gösteri peygamberi

"...insan bu bedenin, bu koca bebeğin esiri olduğuna inanamıyor. onu beslemek, yatağa yatırmak ve tuvalete götürmek zorundasın. daha iyisinin icat edilmemiş olmasına inanmak istemiyor insan. daha az ihtiyaçları olan, daha az vakit kaybettiren bir şey icat edebilirdik..."

"...çarmıha gerilme sırasında izleyici sayısı düşük olsaydı, olayı başka bir zamana ertelerler miydi..."

"...isanın neredeyse çıplak olmadığı hiçbir haç görmedim. hiç şişko bir isa görmedim, ya da vücudu kıllı bir isa. gördüğüm her haçta isa, belinden yukarısı çıplak olarak bir kot markası veya erkek parfümü için modellik yapacak görünümde..."

"...eğer birinin video kaseti yoksa veya daha da önemlisi bütün dünyanın gözleri önünde canlı yayına geçiremiyorsa hayatını, o kişi yaşamıyor demektir. o kişinin, kimenin kıçına takmadığı, ormanda devrilen ağaçtan bir farkı yoktur.birşeyler yapıyor olmanızın hiçbir önemi yok. eğer yaptıklarınızı kime farketmiyorsa, hayatınız koca bir sıfırdan ibarettir. boştur.anlamızdır..."

"...ne kadar iyi görünürsen görün, bedenin oscar ödülünü almak için giyeceğin bir kostümden başka birşey değildir. elin var, çünkü onunla nobeli tutacaksın. dudakların var çünkü onlarla bir talk show sunucusuna öpücük gönderecekin..."

"...biz dünyadaki en zeki insanları hedeflemiyorduk, en fazla insanı hedefliyorduk..."

"... beni düzeltmek için yaptığımız herşeyin bir yan etkisi olduğu için, yan etkileri de düzeltmemiz gerekiyordu. sonra onların da yan etkileri oluyordu ve bu sonsuza kadar böyle sürüp gidiyordu..."

"...intahar etmekle şehit olmak arasındaki terk fark, basında çıkacak haber miktarı..."

"...eski zaman yazıları hazır limonata tozu..."

"...birkaç yeni günahla özgeçmişimin daha iyi görüneceğini düşündüm..."

"...ismin kişiden, işaretlerin işaret edilenden, sembollerin sembolize edilen şeylerden daha uzun yaşaması garip geliyor..."

"... dünyanın kendisi her an gerçekleşebilecek bir felaket gibi..."

"... insanları iğdiş ederek köleleştiremeyen kültürler, onların beyinlerini iğdiş ederler. seksin son derece kirli, kötü ve tehlikeli olduğunu insanların beynine öyle bir kazırlar ki, kişi cinsel ilişkiye girmenin ne kadar zevkli olduğunu bilse bile, yine de yapamaz..."

"... 1960'lardaki kargaşanın sebebi vietnam savaşı değildi, diyor adam. uyuşturucular da değildi, doğum kontrol hapıydı. tarihte ilk kez insanlar istedikleri kadar seks yapabiliyorlardı. herkesin böyle bir gücü vardı..."

"...bütün hayatın size yakın bir kitapçıda satılıyor..."

Monday, June 30, 2008

mahallenin kafanıza bastırması

olayı geçtiğimiz haftalarda fark ettim. sabah dolabın önünde durmuş, ne giyeceğime karar verirken. hava çok sıcak, bunaltıcı. sevgilimle buluşacağım üstelik. güzel bir elbisem var onu giymek istiyorum, ama ne mümkün!! çünkü aynı zamanda sabah okula gideceğim sınavım var, ve okul beyazıtta!! tren ve vapur hadi neyse ama tramvaya da bineceğim!!! beyazıt meydanında yürüyeceğim. kot pantolonumla tişörtümü alıyorum kös kös giyinip, makyaj yapmadan saçlarımı topluyorum. son derece sıradan, dikkat çekmemek için özel çaba sarfeder gibi bir halim var. bir yerde bir erkek yüzüme dik dik bakar ve -allah bilir kafasından neler geçirerek- beni süzerken, ben bakışlarımı hemen yere indiriyorum ki daha fazla yüz bulduğunu düşünmesin.

ve birden anlıyorum olayı. tüm bu kapanma mevzularını felan. kadınlar erkeklerden korktukları ve çekindikleri için örtünüyorlar sadece. daha rahat yürüyebilmek için mesela, sokakta daha az dikkat çekecek şeyler giyiniyorlar. modaya giderken şort giyen kadınlar beyazıttaki öküz bakışlardan ve tacizlerden korunmak için kot pantolonlara yöneliyorlar. rahatsız oldukları için. bu kadar. çok basit. aç, gözü dönmüş, zavallı erkek cinsi yüzünden.

Geçen yaz yurt dışından misafirlerimiz gelicek, türkiyeye ilk gelişleri,bize soruyorlar; "ne giyinelim?" biz saf saf havalar çok sıcak, kalın birşey getirmeyin bu mevsimde yağmur da yağmaz pek diyoruz. onu sormuyorlar ki. uzun kollu şeyler getirelim mi, askılı birşeyler giyebilir miyiz orada, etek veya şort getirelim mi diyorlar. utanıyoruz, kızıyoruz, çokça da afallıyoruz. burayı ne sandılar canım! diyoruz. bize kısaca şunu soruyorlar; erkekleriniz ne kadar insan olabilmiş? mahallenizde ne kadar baskı görücez? geç kalmış bir cevap olarak; burda kimi mahallelerde istediğiniz gibi giyinme özgürlüğüne sahipsiniz, ama bazı mahalleler adamın kafasına kafasına bastırır!

Monday, June 23, 2008

writing builds character

bu sabah uyandım, bir süre yataktan kalkmadım,uzuun uzuun, ciddi ciddi hayatın anlamını düşündüm, pek kaydadeğer bişey bulamadım..
ha bu arada insanlık ölmemiş, hasanpaşa'da yaşıyormuş.

Monday, June 09, 2008

Sen bir atom bombasısın. Varoluşunun amacı dünyanın sonu. Birmilyon volt gerek!


Varoluşumun amacını öğrenmek için, bir ambulansa koşarak yetişebilirdim. Hem artık uzun süre dayanan ömür boyu garantili piller var.

Thursday, May 29, 2008

Godo'yu Beklerken

İşte okulda senaryo dersi için toplamda 4 dakikada yazdığım sinir bozucu senaryom.
Konu :"Beklemek konulu 1 dakikalık bir film senaryosu yazın"
Sonuç:

Sahne 1: İç / Gündüz / Tiyatro Salonu / Ersin, Vildan

Karanlık tiyatro salonunda oyun başlamak üzeredir, salonda Ersin ve Vildan’dan başka kimse yoktur. İkisi de 30’lu yaşlarının başındadır, giyimleri gösterişsizdir. Yan yana, salonun ön taraflarında oturmaktadırlar.

Ersin: Oyunun adı neydi demiştin?
Vildan: Godot’yu Beklerken.
Ersin: Konusu neymiş?
Vildan: Adı üzerinde Godot’yu bekleyen iki kişinin hikayesi anlatılıyor işte.
Ersin: Eee, geliyormuymuş sonunda bu Godot?
Vildan: Bilmiyorum.
Ersin sıkıntıyla söylenmeye başlar.
Ersin: Nasıl bilmiyorsun yaa.. uff, ne anlarsın böyle entel dantel işlerden, hem ne işim var benim tiyatroda bilmem nerede, bir sürü işim gücüm var..
Vildan: Söylenmeyi bırakır mısın? Godot’un gelip gelmemesinin de bir önemi yok, önemli olan onu beklerken olanlar. Ayrıca zorla getirmedik herhalde, istemiyorsan çıkabilirsin.
Ersin: Ya oyun şimdi başlar, nereye çıkıyorsun.
Vildan: Evet birazdan başlar, o yüzden otur oturduğun yerde.
Ersin: Ama yarım saattir bekliyoruz, hala başlamadı.
Vildan: O kadar oldu mu?
Ersin: Olmuştur herhalde, (koluna bakar) saatimi unutmuşum ama salona gireli epey zaman geçti.
Vildan: Acaba yanlış salona mı girdik?
Ersin: Yok canım yer gösterici burayı gösterdi.
Vildan: Ama yanlış da göstermiş olabilir, çünkü yarım saattir burada bekliyoruz ve oyun hala başlamadı.
Ersin: Aslında yarım saat olmamış olabilir, belki de sadece 5 dakika geçti. O kadar sıkıldım ki zaman geçmek bilmiyor.
Vildan: Sıkıldıysan kalkalım.
Ersin: Olmaz oyun başlar şimdi.
Vildan: Ama yarım saat gecikti.
Ersin: Sadece 5 dakika gecikti.
Vildan: Sabahtan beri buradayız.
Ersin: O zaman birazdan başlar.
Vildan Ya hiç başlamazsa?
Ersin: Y a birazdan başlarsa?
Vildan: Gitmek isteyen sendin, ben senin için söylüyorum.
Ersin: Oyun başlarsa gitmem ama, seyrederim. Hem Godot’nun sonunda gelip gelmeyeceğini de merak ediyorum.
Vildan: Evet ama sabahtan beri buradayız ve bir türlü başlamadı.
Ersin: Bu koltuklara oturalı sadece 5 dakika geçti.
Vildan: Belki de bugün ki oyun iptal edildi, yarın oynanacak.
Ersin: Evet belki de bize haber vermeyi unuttular.
Vildan: Belki de geç kaldık, oyun çoktan bitti ve kaçırdık.
Ersin: O zaman hadi kalk, gidelim.
Vildan: Ama oyun her an başlayabilir de.
Ersin: Başlamayabilir de!
Vildan: O zaman ne yapacağız?
Ersin: Bekleyeceğiz.
Vildan başıyla onaylar.Vildan: Bekleyelim o zaman.
İkisi birden sahneye dönüp, bekleyeme başlarlar.

SON







Ocak,2008
İstanbul

Sunday, May 25, 2008

Yasak Krallık

Bazı insanlar karate filmi sevmez, izlemez. Hele eski karate filmlerini.. O ne öyle havalarda uçmalar, kaçmalar, suyun üstünde yürümeler, tek parmakla adam öldürmeler felan derler. Özellikle kızlar yapar bunu bilirim. Beyni az, vücudu fazla gelişmiş erkekler de en fazla "döğüş filmü gelmüş ona gidek!" şeklinde yorumlar yaparlar. Ben mi? Ben boş zamanlarımda atari salonlarına gidip erkekleri tekkende alteden bir kızım! Evet karate filmlerini seviyorum. Bana sadece dövüş gibi değil güzel de çekilmişse sanat filmi gibi geliyor. Biliyorum hep aynı hikaye, pısırık çocuk ya bi kızdan hoşlanır, ya başka bir şey peşindedir, dalga geçilecek bir olayı vardır, serseriler buna sataşır, paket ederler, bu da gider yaşlı bilge bir ustadan ders alır, hatta mümkünse bu adamın çocuğun yaşlarında bir de güzel torunu olur, neyse bu önce eğitimi gereksiz bulur, burun kıvırır, sonra akıllanır, bir ara pes edicek gibi olur, sonra gaza gelir. İşte sana Karate Kid'den bu yana çoğu karate flimlerinde olacak olayların kronolojik sırası. Yasak Krallık'ta beni şaşırtmadı ve bu sıranın dışına çıkmadı. Bu yönüyle de pek çok eleştirmen kötü bir film felan demiştir herhalde bilmiyorum.

Benim içinse, gayet güzel, eğlenceli bir filmdi Yasak Krallık. Evet belki sinema dünyasında çığır açmaycak ama kesinlikle izlenebilir bir film. Bir kere Jackie Chan var. Bu adamı seviyorum ben. Küçüklüğümden beri filmlerini izlerim. Gülen yüzü ve sempatik tavırlarıyla gönlümü çaldı kerata. Uzun saçlar kendisine çok yakışmış. İngilizcesi hala çok kötü. Sarhoş rolü ona tam oturmuş ve espri anlayışından birşey kaybetmemiş. Yüzüne yapılan yaşlandırma efekti de süper olmuş. Bence kung fu öğreniceksen ceki çen gibi hocan olucak, sırtın yere gelmez. Hem komik, hem bilge. Çalışması zevkli, dövüşmesi zevkli. Yirim seni yirim.







Filmin diğer bombası Jet Li. Bir dövüş ustası olarak ona da saygım vardır ama çok ta sevmem bu uyuz adamı. Bu arada bir spoiler verelim, herkesçe merak konusu olan Jackie Chanle Jet Li kapışsa kim yener konusunu da açıklığa kavuşturamamışlar. İkisini dövüştürmüşler ama ikisinin de birbirine eşit olmasına dikkat etmişler.Bir kez biri uruyorsa, öbüründe diğeri vuruyor felan. Yine de filmin genelinde jackie chan daha baskın, jet li sonradan girip erken çıkıyor.







Beyaz saçlı kamçılı kız iyiydi güzeldi ama bence saçlarının yanında kaşları ve kirpikleri de beyaz olmalıydı. Asıl çocuk ise biraz sıkıcıydı. Ne biliyim yaş itibariyle mi nedir Karate Kidleri çok yakışıklı bulurdum ama bu eleman fazla bön, Saçları uzatınca da çok fena olmuş ayrıca.




Filmin müzikleri de güzeldi, sonu da. Çıkınca üzerinde kung fu numaraları deneyeceğiniz birilerinin olması daha iyi olur. Havaya tekmeler yumruklar sallamak komik oluyor

Wednesday, May 21, 2008

please

can somebody please, hold my hand and take my to somewhere far far away, please,please,please?

Sunday, May 18, 2008



masada oturuyorduk,kamburumu çıkarmış çenemi masaya dayamıştım, uzaklara dalmıştım, bambaşka şeyler düşünüyordum. çok az tanıdığım bir insan, alnımı tutup aklından neler geçiyor dedi.Kocaman gülümsedim.



Şimdi aklımdan geçen şeylerden biri şu;İstanbul'dan gitmek.. cidden yani bildiğin gitmek, başka bir şehirde yaşamak. Ve de bu şehir bu ülkede olmak zorunda da değil.



Kabalcı yayınları %50 indirime girmiş, Fantastik Türk Sineması kitabını 20 YTL'ye aldım.Daha da alıcam birşeyler.



Bir-LEŞ-miş Amerika; bir leşmiş amerika!



Yeni bir kısa film projesinde sanat yönetmenliğine başladım.TRT'den destek gelicek galiba.Sponsor arayışları esnasında birşey dikkatimi çekti, herkes elindeki olanakları kullandırmaya geliyor ama kimse para vermiyor. Nakit yok.




madem herşey biter;yine başlar yeni baştan


Oturmuş tam yarım saattir birini bekliyordum,yine geç kalmıştı. Yan tarafımda iki tane kız oturuyordu. En fazla 19 yaşındaydılar. Gotik gibi giyinmeye çalışmışlardı ama bakınca analarının dizinin dibinden yeni ayrıldıkları anlaşılıyordu. Bir de sineğe benzeyen bir köpekleri vardı. Yakışıklı ve yalnız oturan bir turiste zorla köpeklerini sevdirmeye çalıştılar önce. Turist pek oralı olmayıp önündeki dergiyi okumaya devam etti ama kızlar yılmadı. Bak abiye bak diye köpeği çocuğun burnuna dayadılar. Turist kalkıp gitti, iki tane fenerbahçeli çocuk oturdu. Üzerlerindeki fenerbahçe formaları ve ellerindeki fenerbahçeli dergiden fenerbahçeli olduklarını anlamasaydım bile tek konuştukları şeyin fenerbahçe olması beni aydınlatırdı.Kızlar bu sefer çocuklara laf attılar, bir iki slogan söylediler, çocuklar da pek oralı olmadı kalktılar, gittiler. Bunlar bakındı biraz, sonra, kebap salonu sahibi tipli bir adam geldi. önce sineğe benzeyen köpeklerini severmiş gibi yaptı, sonra konuşmaya başladılar. adam kısık sesle konuşuyordu ve ne dediği anlaşılmıyordu ama kızların mankenlik ajansı mııı?? yaa?? inanmıyoruuaam?? nidalarından neler salladığını anlayabildim. Kızlara birer sigara verdi ve biraz daha konuştu. Sonra biri gülerek ben gelirim dedi. Sineğe benzeyen köpeklerini kucaklarına aldılar. Kebap salonu sahibini de geçtim, ustabaşı tipli adam kızları aldı, önümden geçip gittiler.. yani sözüm sana, beni bir daha bekletme :(



Bir de şunu düşünüyorum, şimdi bizim kutsal kitap Arap yarımadasında inmiş ya, böyle sürekli araplara ve doğu kültürüne has şeyler yazılı içinde, ve bizim de buna bir aşinalığımız var. örneğin çöller bize yabancı değil, deve mübarek hayvandır sanki, entarili adamlar görünce dumur yaşamayız ve arap harfleriyle yazılmış ne görürsek görelim öpüp alnımıza koyuyoruz.Şimdi, düşünsenize kuran tropik bir adaya inmiş!! bundan daha güzel birşey olamazdı, dine katılım artardı ve müminler daha bir bağlı olurlardı sanki dinlerine. o zaman da şifa niyetine ananas dilimlerini lüpletirdik? büyükler kutsal mango mu getirirlerdi hacadan dönüşte? ya da hac nasıl olurdu, kabenin etrafını 7 kere dönmek yerine kumsalda gün batımında yapılacak bir yürüyüş olsaydı ya, şeytan taşlamak yerine de sivrisinek öldürülebilir. boynunuzda çiçekten kolyelerinizle geliceksiniz hac dönüşü, ibadet olarak günde 5 kere hamakta uyuyoruz! hani ramazanda teravih kılınır ya, o zaman da akşamları ateşin başında toplanıp şarkı söylüyoruz, ekstra sevap kazanmak için. kadınlar saçlarını örtmüyorlar, çiçek takıyorlar! iguana kutsallaşıyor, timsahlardan çanta yapıp takmak büyük günah, bence süper fikir.Allah ilglenir mi bilmiyorum..

Wednesday, May 14, 2008

Karamel

Şeker, biraz su ve birkaç damla da limon...
Bildiğiniz ağda aslında, ama ağzınıza bir parça atabileceğiniz doğal ağdalardan.
Karamel diye bir film izledim. Öyle güzeldi ki..
Güzeller güzeli Nadine Labaki, hem yönetmiş hem başrolde oynamış.
Eminim her yaştan kadının filmin bir yerlerinde gözleri doluyordur.
Filmden sonra ise, aklımda hala, o güzel müzikle bileziklerin şıkırtısı vardı.

Monday, May 05, 2008

go johnny go..

film gösterimi/çok beğendik/pek beğendik/vallahide billahide beğendik/kabarık saçlar/ eğlenceli/müzik kullanımı/akılda kalıcı/bir esprisi var/çok net/esprili/mikrofon çalışıyor mu?/espri!!/ çok başarılı/ kadrajlarınız/ amerikan esintisi mi?/ yokcanımhiçolurmuöyleşey/ne düşünüyorsunuz/ diğer işleriniz/mikrofonu açmamışsınız/ ellerini saçından çek sena/alkışlar/sizi çok sevdik/kaset bitti/şimdi o şöyle oluyor/ kabaran koltuklar/ kısa film böyle birşey olmalı/utanınca kızaran yanaklar/ çok sağolun/ayaklara dolanan kablolar/çiçekler/teşekkür belgenizi unuttuk/ olsuncanımneönemivar/ tanışalım/ iletişim bilgileriniz/ yolunuz açık olsun/ her türlü yardıma/ay çok sağolun/ben o kadar da şey yapmadıydım aslında/çok teşekkür ediyoruz/ bir sonraki festivalde görüşmek üzere

hey chuck! sağol (:

mesajınız var

"You are so lovely and tender and beautiful, i can't spend a minute without thinking of you"

Sir Ever Fever

Wednesday, April 30, 2008

the worst pies in London

Vantage Point; kötü film. Konu aynı, iyi kalpli başkan, süper Amerikalılar, pis Amerikalı olmayan diğerleri, Jack te artık others olmuş bu durumda, ama ben zaten Jacki değil Sawyerı seviyordum. Hayır anlamadığım şey, kalkıp elin İspanyasına gidiyosun, İspanyalı polisi tutuklama yetkisini nereden buluyorsun bir de şu kıza çarpmayan ambulanstan sonra gerçekten öeeeh artık dedim. Gene suçlu diğer dünya olmuş "this war will never end" felan dedirtmişler Jack'e, ben olsam şöyle dedirtirdim; "eşşoleşşeğinamerikalısı"

Peki yanında Bertolt Brechtin kitabı olduğu halde Starbucksa gidersek taş olurmuyuz?

not defterimi şöyle bir açıp sayfaları karıştırırsanız; karşınıza boş bir sayfanın en üst kısmına küçücük harflerle yazılmış sanırım cüneyt arkını sevmiyorum yazısı da çıkabilir, her an her şey olabilir.

peki peki tamam, Johnny B Goode Bursada Pembeçarşı Kısafilm Günlerinde gösterilecek ve gösterimin ardından da benimle söyleşi yapılacak, umarım davetiyede "yanınızda domates getirmek yasaktır" notunu unutmamışlardır.

O değil de 2 günlüğüne de olsa Bursaya kaçmak, kızları yeniden görmek, sinema festivaline gitmek felan, neşemi yerine getiren şeyler oldu..

Son olarak hastalara şifa dertlilere deva diliyorum.Öpüyorum.

Saturday, April 26, 2008

Okumak Üzerine

"... Bütün medeni ülkelerde aynı şikayet: Okumuyoruz. Kitaplar çoğaldıkça okuma sevgisi azalıyor. Ama yine de, bir çokları için okuma bir hastalık. Böyleleri, incelemek, düşünmek, dinlenmek, eğlenmek için okumaz; okumak için okur. Ne sanat heyecanı ararlar, ne zekalarını geliştirme emelindedirler. Çok okurlar, ellerine geçeni okurlar. Sabırsızdırlar, sırtlarından bir yük atmak isterler sanki. Okuduklarını reddetmek veya tartışmak ihtiyacı duymazlar. Kitap kapanır kapanmaz içindekiler unutulur. En büyük zevkleri kitap değiştirmektir. Her matbuaya saldırırlar. Kimi yarısını okur kitabın, kimi yalnız sonuna bakar. Kimi de bir baştan bir başa okur (mesela gazete tiryakileri). Okur gibi yapanlar da caba. Hepsi de rüya görür gibi okur.
"Kitapta okudum, gazetede yazıyor" gibi sözler iradenin ve kişiliğin yokluğunu gösterir.
Okuma ile zehirlenenler uykularını kaybederler. Uykusuzluk psikoz başlangıcıdır. Bu hastalık da, afyon ve esrar gibi, rüyalara, hayallere, sanrılara yol açar. İlletin bir başka tezahürü de mektup yazma, daha doğrusu yazı yazma hastalığıdır.
Don Kişot'u çıldırtan kitap mı? Don Kişot çılgın olduğu için mi kitap delisi?..."

Bu Ülke'den

Wednesday, April 23, 2008

sevmekle sevmek istemek arasında bir fark var; ikincisi insanın içini sızlatıyor..

Tuesday, April 22, 2008

bana hayal kırıklığının tanımını yapabilir misin?

" çok komik olduğunu bildiğin ve izlemeyi çok istediğin bir animasyon filminin dvdsini cebindeki son parayla alman, sonra bunu aldığını bir arkadaşına söylemen. beraber izlemek istemeniz, çok eğleneceğinizi bilmeniz ama bir türlü uygun vakit bulamamanız, bir hafta onun işleri, bir hafta senin sınavların derken aradan tam 6 hafta geçmesi. 6 hafta aradan sonra dvdnin kapağını açman ve içinin boş olduğunu görmen."

Monday, April 21, 2008

kedi seven kadın

kedi seven kadın
nedir senin derdin
yaşın gelmiş 40a
nedir senin derdin?

kedi seven kadın
balkonlarda geçti ömrün
sevgilinin sesinden çok
kedi miyavlaması duydun

arada "dostların" geldi
"keyifli" sohbetler ettiğin.
ayrılırken "burulduğun"
bırak allasen bu lafları

darmadağın saçların
ilginç pabuçların
genç kızların aklını aldın
kafalarını karıştırdın

40a geldi yaşın
şu fani ömründe
bir çocuk doğurmadın
bir nohut ıslamadın

kırmızı şarap kadehi
bordo minderler
peki eğilip siliyor musun
tozlanınca yerler?

kedi seven kadın
ilginçtir bir de adın
fatma felan olamazsın
osmanlarla yapamazsın

bianeller, müzeler
şiir dinletileri
ama hala duruyor
pantolonunda ütü izi

kocaman kütüpahenenle
göz boyadın yıllarca
ama dedikodu yaparsın
sen de vakit bulunca

kedi seven kadın
istiklalde dolaşır
artiz artiz cafeler
bunlarla dolup taşar

kedi seven kadın
bırak şu hint işini
aynalı çantalara
sandaletin peşini

kedi seven kadın
arabesk dinlemezsin
öğlenleri salata yer
dolma nedir bilmezsin

kedi seven kadın
yürüyüşte mitingte
çikolata yerken
şapırdatır ağzını bir de

kedi seven kadın
şunu söylesen bir de
hiç münübüse binmez misin
akşam dönerken eve?

genelde izmirlidir
istanbula yerleşmiş
brokoliyi çok sever
tarhana çorbası içmemiş

kedi seven kadın
komşularla takılmaz
kısır yapmayı bilmez
büyükleri aramaz

kedi seven kadın
muhalif ama sakin
mantıcıda görmüşler geçen
çaktırma sakın

kedi seven kadın
meditasyon öğrenmelidir
sanat yönetmenidir
ve egeye yerleşmelidir

aileyle arayı bozmuş
ayrıldı evden diye
peki sana demiyolar mı
yaşın geldi evlen diye

kedi seven kadın
hafif birşeyler içer
ikinci el giyinir
erkeğini kitapçıdan seçer

kedi seven kadın
nedir senin derdin
genç kızların aklını
vallahi sen çeldin


2008-nisan- istanbul

Friday, April 18, 2008

41 buçuktan 42








güzel şeyler oluyor hayatımda.
aman nazar değmesin
41 buçuk kere maşallah deniyor ya,
üstünü ben tamamlıyorum 42 olsun, tam olsun, answer to life, universe and everything olsun.


(biliyorum.uzun uzun yazıcam.en kısa zamanda.söz)

Saturday, April 12, 2008

ölü gelin..

33 yaşındaki Pippa Bacca, 8 martta barış istemiyle bir proje kapsamında, üzerinde bir gelinlikle Milano'dan yola çıktı, amacı Beyrut'a gitmekti. Türkiye'de tecavüze uğrayıp öldürüldü.
İçimdeki nefret ve utancı anlatmam mümkün değil..
Bu ülkede bir kadın tecavüze uğradıktan sonra o erkekle evlendirliyor biliyor musun Bacca, bu ülkede bir kadının barış istemeye hakkı yok ki, düşünmeye, konuşmaya, yaşamaya hakkı olmadığı gibi.. keşke hiç gelmeseydin buraya.. devam etseydin yaşamaya.
Tüm ailenden ve sevenlerinden özür diliyorum, utanıyorum.

Saturday, April 05, 2008

"bak oğlum madem bu kadar çok şey biliyorsun neden kendin bir film çekmiyorsun?"*

yaşça büyük insanların uyuz ve ukala olmaları gerektiği koşulunu bozmuyorum, sınıfımdaki öğrencileri çok saygısız ve terbiyesiz buluyorum. ama mekanik baleyi izleyemedik, sırf gürültüden hoca kapattı filmi.. terbiyesizler. bak gene sinirlendim... çık çık çık çık ...

çok komik birşey oldu, ben hangi dersleri aldığımı bilmiyormuşum iyi mi.. hahahahahahaha.. bak gene gülesim geldi şimdi.. hahahahaha

kendime çok sinirlenip bir karınca olmak istedim.

vazgeçirdiler.

sizi bir karıncaya dönüşmekten vazgeçirecek birilerinin olması gerçekten önemli birşeymiş.

güzel bir çizgiroman dükkanı daha keşfettik, takriben 2 saat içeride kaldıktan sonra calvin and hobbes'un başka bir kitabını aldık, dışarı çıkınca da gerçek dünyaya hemen adapte olamadık.

okulda bi çocuk bana not verdi, ki hayatta bulamayacağım bi not yani, öyle sevindim ki bana not veğdiiiğğğ not veğdiiiğğğ diye bağırıp iletişimin kamburu olmaya bile hazırlandım, sonra baktım buna kızlar sesleniyo, havalı havalı onlara koştu artis, ne kamburu olucam elin bebesi için tabi vericek, dingil! dedim. dik durdum, ki bu önemli bişi.

taksim burger kingin bir buluşma mekanı olduğu turistlerce de biliniyor!

ben gittim buraya tamam mı bizimki yok, ben biraz geç çıktım geç kalıcam sen git bi yere otur dedi, tamam dedim, yürüdüm. yolda bir grup sessiz protestocu ama neyi protesto ettiklerini kimse anlamıyor, dindar gibiler, değil gibiler, bir kız gördüm çarşaf giymiş üstüne poşu takmış, halkın kafası karıştı, üstlerine üstlerine polis gönderiyolar, iyi de niye, onu kimse bilmiyo, sanırım polis te bilmiyo, robocop gibi polisler, herkes durmuş izliyo, gruptan daha kalabalık izleyici kitlesi var, ben izlemedim yürüdüm, daha sonra grup yürümeye başladı, önde ben arkada grup onların arkasında polis, az daha yürüyünce ilerde köşede gizlenmiş epey polis gördüm, çok sinirlendim, çünkü köşeden ce diye çıkıp kafalarına copu indirecekler tamam mı, bu çok yanlış bişey, polis bile olsan köşeye saklanmamalısın, normal git karşısına geç, kız, vur, ama köşeden cop indirmek hiç hoş değil, sonra baktım köşede bekleyen polisler deminkiler kadar robocop gibi giyinmemiş, şakalaşıyolar gülüyolar kendi aralarında, böyle bir anda böyle bir durumda neye gülüyolar merak ettim, ama gidip sormadım tabii ki, neye gülüyosun sen heaa?? demedim, sinirlice yoluma devam ettim..

Cemil Meriç okumalıyım, okuyamıyorum, aklım başka yerde, gözüm başka yerde. dedim bari şu notu okuyayım, çıkardım, en uyuz olduğum şey olmuş, fotokopi çekilirken harflerin başı çıkmaz ya, ilk kelimeler yarımdır, zaten o nasıl bir notsa yazıyı çözene kadar anam ağladı, dedim bundan çalışılmaz oturup temize çekeyim, düzenli ve çalışkan bir öğrenci gibi, çıkardım defterler kalemler masaya yayıldım ohh..

ben sakin sakin kahvemi içiyordum,not geçiriyordum daha sonra arka masadaki adam konuşmaya başladı; "sinemacıları sevmem, sinemayı da sevmem.fazla abartılıyorlar, çok şişiriyorlar.mırmırmır.. 7. sanatmış siktir ordan! mırmırmır.. cemal abi de cila yaparken duyduğu heyecanı hiçbirşeyde bulamıyor. ne var bunda büyütecek. mırmırmır... tabii yurt dışından adam getirtmek pahalı geliyor bunlara"

sonra yürüyüş yapan grup, polis ve haberciler yoldan geçti sırayla, herkes cama toplandı ne olduğunu soruyor, bir kız " birşey olduğu yok sadece insanları terörize ediyorlar" dedi.

arkada oturan adam "ilk defa güzel bir kadın polis gördüm. bunlar ortalama güzellikte olur genellikle"

kuzenime şal örmeye başladım

ve de benim kesin irlandaya gitmem lazım!!

*başlıktaki söz, truffaut'ya kayınpederi tarafından söylenmiş...

Tuesday, April 01, 2008

mutluşaşkınkararsızpanikiçindeaptalaptalsırıtanyazı

Bugünlerde beni mazur görüyor musun blog? yine nerelere daldın a şaşkoloz diyor musun? Yoksa hadi hadi ben seni tutmiyim diye manalı manalı gülüyor musun? aman buna da bir haller oldu bırak yeaa, boşver mi diyorsun? hadi anlatsana yaa neler oluyo, çatlıycam merakımdan mı diyorsun? Aklını başına topla bak çok kaptırma kendini sonra çok üzülürsün çok ağlarsın, benden söylemesi mi diyorsun? Dibine kadar yaşa kızım, bir kere geliyorsun dünyaya, ne bu gereksiz tedbirler hayat senin hayatın, gül, eğlen, sev, coş mu diyorsun?

Beni biliyorsun blog, ben dengesiz ben, dengeyi tutturmaya çalışırken yıpranan ben, ne yapması gerektiğine karar verene kadar olayı kaçıran ben.. Yanlış yapmaktan korkup, herşeyi ellibin kere ölçüp tartan sonra da denememeye karar veren ben. Birini kırmaktan çok korkan, sonra kendi kırık kalbiyle ne yapacağını şaşıran ben... Yanlış anlaşılmaktan çok korkan, sonra en kolay yol olan uzak durmayı seçen ben..


Şaşırıyorum blog, sürekli olarak bir şaşırma halindeyim. İçimdeki bu kıpırtılar, yatarken yüzümdeki o kocaman gülümseme, sürekli kullanmaya başladığım yüz peelingi, ağzımdan çıkan sözler.. hepsi beni ayrı ayrı şaşırtıyor. Ama bunlardan başka, ona da şaşırıyorum. Ne oldu ki, ne yaptım ki, kontrolden çıkıyor herşey, elimden kayıyor, güzel yumuşak bir boşluk, ve beni korkutan bir boşluk, yere düşmekten korkmasam, yere düşer miyim? mutluyum ama panik içindeyim aynı zamanda, herşeyi yaşamış, sakin, son derece aklı başında cool kız görünümüne girmeye çalışırken, sürekli saçmalayan, utanan, elini ayağını nereye koyacağını bilmeyen aptal bir kız oluveriyorum! Hem güzel bir mutluluk sarıyor her tarafımı, hem de ay ay ay ay panik insanı, bir durun bi dakka nooluyor benim kontrolüm dışında??


Ama avucumun içinde atan o kalp, değişik bir güven veriyor bana, her ne kadar üçkağıtçı bir kişilik olsa da (: Mutlu oluyorum, mutlu ediyorum. Ve neeee kadaaaar çooook önemli olduğunu düşündüğüm bazı şeyler, önemsizleşiyor, uffff çoooook büyüüüüük bir sıkıntıııı olan şeyleri unutuyorum bile, last fm deki müzik uyumumuzun "çok düşük" diye gözümüze sokulması rahatsız etmiyor beni, korsan yayınlar yapabiliriz çünkü, zaten işte, olay bu, birbirimizin hayatına korsan yayın yapan deniz ortasındaki radyo istasyonların devlet dairelerinde dinlenmesi gibi girdik. bu nasıl bir tasvir, sorma blog. Anlatamam çünkü şimdi limonata dolu kadehlerimizi Neil Gaiman şerefine kaldırırken, ya da közde pişirilmiş türk kahvesi içerken, saçımdan kurtulup istanbula doğru uçan kurdeleme bakarken, birşeyler koptu benden.. birşeyler aktı içimden. öyle güzeldi ki, öyle küçük, öyle narin bir histi ki, herşeye değecek bir his, bak dedim anlatamıyorum diye, bu da böyle saçma bir yazı olsun (: ama olucaksa madem, mutlu da olsun. mutlu şaşkın kararsız panik içinde aptal aptal sırıtan yazı. yani benim yazım !

Saturday, March 29, 2008

sena'ever forever

-atkı ör bana atkıı
-allallaa?? taaam olur

-ada
-burgazada
-ehe
-ehe


-aha da calvin!
-aha da atkı!
-yihuuu
-oleeeeyyy

-sana erzrumdan bişey getirdim
-dadaş???
-yuh!
-kar?
-yok, kısmen taş
-kısmen toprak??
-hahaha

-üşüdüm ben
-sarılayım ısınırsın?
-yok yok vazgeçtim, üşümedim
-gel sahile inelim o zaman
-hayatta gelmem
-bak sana bişey söyliycem
-söylemeee
-ya bi dur
-uff tamam hadi söyle..



-böyleyken böyle ne diyosun
-ben.. şimdi.. yani.. şöyle ki. aslında.. ama.. pekiala.. yani.. yinede.. de.. ki.. ehm.. kullanmadığım başka edat bağlaç kaldı mı?


-bence olumlu!

-cafe latte içelim
-oleeeyyy!

-gerekli şeylere gidelim
-oleeeeeey!!

-vefa bozacısına gidelim
-oleeeeeey!!!


-adaya gidelim
-oleeeeeeeeey!!

-yağmur yapıyo
-yine


-burası neymiş, bak kütüphane yazıyo
-önüne de kamyon parketmiş
-hadi gel bi girelim,muhtemelen kapalıdır zaten
-evet yaşam belirtisi yok baksana



-böhüüü kimse beni işe almıyo çünkü ben gerizekaaalı bi aptalım!
-hayır değilsin
-taam o zaman the eye of the tigeeer!!


-beni biraz beklemelisin
-ben seni hep beklerim


-elim üşüdü
-kih kih kih (:

-Macgayver!

-sütlü nuriye yiyelim
-dur sana hikayesini anlatıyim


-galata kulesine çıkalım
-vooaaaauuuvvvvv


-bi sigara içeyim
-içme
-bi tane ya
-yok içme
- ama sabahtan beri hiç içmedim
-bana ne içme
- ühüüü nolur yaa
- ı-ıh
- lüüüütfeeeeen
- içmeeeeeee!!!



-personayı izleyelim
-olur
-elizabeth?
-alma?
-hahahaha
-hahahaha
-iyi de ne anlatıyo bu film?
-hahahahahaha


- suşi yiyelim! yosun yiyelim! yengeç yiyelim! balık yumurtası yiyelim!
-eeöö.. peki tamam
-çubuklarla burnumu sıkıştırmaya kalkma sen de herkes gibi
-hehehe tamam


-kiliseye gidelim
-tamam


-persepolise gidelim
-ehe,böhü


-benimkisi sadece dudak tiryakiliği
-hahahahaha



gider...

Monday, March 24, 2008

artık nasıl bir ruh hali içerisindeysem, müşteri portföyünü milföy hamuru olarak okudum..

Thursday, March 20, 2008

yağmuuur yağmuuuur yağmuuuuuuur yağmuuuuuuuuur


adadaki evimin (odamın) penceresinden yağmuru seyretmek istiyorum. çok şey mi istiyorum?ayrıca da ben bugün yağmur yağarken ve seller akarken camdan bakan arap kızını gördüm.






p.s.beni seviyomuş blog! beni çok seviyo :)

Wednesday, March 19, 2008

i think i will never grow up

Ben,
iş görüşmesinden çıkıp istinye sahilinde bir bankta oturup, that's how people grow up'ı dinlerken bir yandan topik yiyip bir yandan not deftrime kocaman harflerle i dont want to grow up yazan bir kızım.
bunu söylemek istedim blog.

Sunday, March 16, 2008

Zamanda Yolculuk Eden Kız

Zamanda Yolculuk Eden Kız


Bir Arkadaşım Senden Hoşlanan Biri Varsa Eğer, Sen de Ondan Hoşlan Dedi ...


Ve Eğer Bir Arkadaşın Sana Önemli Birşeyler Söylemeye Çalışıyorsa Ona Kızkardeşinden Bahsetme


Because Time Waits For No One..



Ve lütfen artık dışarı çıkarken üzerine kalın birşeyler giyin !!