-At the hauptbahnhof i saw J.
-Ah so!
-Ja! And she screamed Allahım Yarabbim!
-Weren't you going to zentrum zum essen.
-Ja aber we were waiting for the flug.
-Ah so!
-Dann we went to zentrum zum essen.
-And J?
-Nee, she went to mensa.
Dilim bir çöplüğe dönüştü. Aklım benden izinsiz karman çorman cümleler kuruyor. İngilizce kelimelerin içine Almanca cümleler, Türkçe ünlemler sıkıştırıyor. Ama yalnız değilim! Dün 2 Türk, Bir Rus, Bir İtalyan,Bir Slovak konuşuyoruz ve herkes çöplük gibi konuşuyor. İnanılmaz gibi gelecek biliyorum ama herşeyi anlıyoruz. Herkes herşeyi anlıyor. Komün dili mi yarattık bilmeden naaptık. Beyin çok ilginç birşekilde çalışıyor, iletişim kurmanın her yolunu deniyor. Bilmediğin bir dilde konuşan bir insanı anlaman mümkün mü? Sanırım bir iki ip ucuyla mümkün.
Satırlarıma burada son verirken,
Sevgi anlaşmak değildir nedensiz de sevilir.
Aynı dili konuşup da anlaşamayanlar için sadece üzülünür, diyorum.
Genau!
Friday, November 20, 2009
türkilizisch
Wednesday, November 18, 2009
11.11.11.11
11.ayın 11.günü saat 11.11'de neredeydin?
ben ve ever bir trendeydik.
trene bindiğimizde alt kata geçtik. (iki katlıydı) boş koltuk var mı diye içeri şöyle bir göz attık, o esnada dev bir papatya, birkaç doktor, 2 transeksüel, 3 adet de pembe tavşan gördük. kafamız da güzel değil. bunlar karnavala giden insanlar. koltuklar arasında ilerleyip kendimize bir yer seçtik. az sonra yan tarafımızdaki 4lü koltuğa 3 teyze oturdu. teyzeler sabahın 10:30unda körkütük sarhoştular. delirmiş gibi kahkahalar atıyorlardı ve hepsi de 65 yaş üstüydü. evet, şu akbil basmaktan muaf olan yaş bölümü. hepsi renkli peruklar takmıştı ve çılgınlar gibi giyinmişti, aslında, trene şöyle bir baktığınızda normal giyimli 2 kişi vardı sadece. o da bizdik. teyzeler yanlarında oturan gence bira ikram ettiler. kendileri de küçük şişeler çıkarıp demlenmeye devam ettiler. saat 11:11'de maalesef hala trendeydik, kondüktör biraz gecikme yaşayacağımızı anons ettiğinde gerekli tepkiyi hep beraber verdik. sarhoş teyzelerin bir de sarhoş dede arkadaşları vardı. hep birlikte şarkı söyleyip biraz daha içtiler. sonra ilerideki tavşanlar (tabii ki ileride artık sadece tavşanlar yoktu, bir kaç kedi kız, 70lerden kalma kıyafetler giymiş 2 denyo, seksi olmaya çalışmış bir kaç travesti de onlara katılmıştı) havaya konbfeti atmaya başladılar, ve herkes kendi çapında eğlenmeye başladı. artık köln hauptbahnhof'a geldiğimizde, sarhoş teyzeler ve arkadaşları sarhoş dedenin kalp krizi geçireceklerinden korkmaya başladık. kahkahalar atarak şarkı söylüyor ve birbiri ardına votka götürüyorlardı. yine de tren durduğunda dışarı atlamak için şaşırtıcı bir çeviklik gösterdiler. biz de bu garip trenden aşağı atladığımızda doğru yerde olduğumuzu anladık. kızılderililer, şirinler, hello kittyler, wolverineler, mini etekli hemşireler, playboy tavşanları, köpekler, şeytanlar, melekler, meksikalılar, jameikalılar, tüylü şapkalar takmış almanlar, marslılar, cadılar, polisler, suçlular, bebekler, uncle samler, zombieler, dev sandviçler, ve tabii ki dev bira şişeleri...
köln de karnavalı da güzeldi.
almanlarsa, cidden iyi içiyorlardı...
Monday, November 09, 2009
Die Berliner Mauer ya da The World Is Too Small For Walls
Malumunuz Almanya'da Berlin Duvarının yıkılışının 20. yılı kutlandı. Fakat Almanlar, özellikle de Batı Almanyada yaşayanlar bu durumdan pek de hoşnut değiller. Yapılan araştırmalar her 7 Almandan 1'inin Duvarı özlediğini gösteriyor. Nedeni ise büyük ölçüde ekonomik. Duvar yıkıldıktan sonra batının doğudan gelen her Alman'a 100 Mark vermesiyle başlamış bu "doğuyu kalkındırma" süreci 2009 yılında toplam 1.2 trilyon Euro'yu bulmuş.
Üzerine zamanla dikenli teller, mayınlar döşenen, askerlerin önünde nöbet tuttukları duvar yine de tam anlamıyla amacına ulaşamamış. Resmi kayıtlara göre duvarı aşan kişi sayısı 5000. Tünel kazmak, üstünden atlamak ya da balonla üzerinden uçmak gibi çeşitli yöntemler kullanmışlar.
Şuradan dönemin fotoğraflarına: http://www.videofact.com/cold_war/berlin/berlin5e.htmlŞuradan ntv'nin haberine: http://fotogaleri.ntvmsnbc.com/galeri.aspx?galleryId=2027&position=36
Sunday, November 08, 2009
all that i know is i am breathing
Gecerleri Tarkan çalıyor, çığlık atıyoruz. Gündüzleri makaleler oluyor, sıkılsak da okuyoruz. Geceleri Kenan Doğulu çalıyor, zıplıyoruz. Gündüzleri ders oluyor, eğleniyoruz. Geceleri soğuk oluyor üşüyoruz. Gündüzleri boş oluyor, yalnız kalıyoruz. Gecerleri parti oluyor, içiyoruz. Gündüzleri başımız ağrıyor, uyuyoruz.
Yeşil fırça uçlu stabilom kayboldu!! Her yere baktım, bütün çantalarımı boşalttım (zaten topu topu 3 çantam var) Mavi fırça uçlu stabilom da bitti. Sadece kırmızı, gri ve siyah kaldı. Kendimi çok yalnız ve renksiz hissediyorum. Bu gün bunu çizdim.
Param hala yatmadı. Kiramı ödeyemedim. Her hafta bir sonraki hafta yatıracaklarını söyleyip 1 ayı bu şekilde geçirmiş olmaları canımı sıkıyor. Hala ailemden para istemek canımı sıkıyor.
Posta kutunuzda küçük kağıtlara yazılmış iltifatlar bulmanız sizce de çok şirin değil mi?
Şimdi erkek kıza diyor ki bu problemi bu yoldan giderek çözemezsin, matematikten anlamıyorsan bari bırak yardım edeyim. Kız inatçı. Anlamıyorum da yardım da etmeyeceksin. Erkek diyor ki, bu problemin çözüm yolundan uzaklaşıyorsun, sana çözümünü göstereyim, işte yapman gereken işlemler bunlar. Kız o sırada dalmış camdan dışarıyı seyrediyor. Erkek dikkatini topla diyor. Kız ben bu problemi çözmekle zerre kadar ilgilenmiyorum aslında diyor. Sen olmasan bu problemi asla çözmeye çalışmayacaktım da, çözümü de umrumda değil! Erkek tamam diyor, ben olmıyim, problemi çözme. Ama bu problemin orda olduğu gerçeğini değiştirmeyecek.
Problem çözmek herkesin en sevdiği aktivite değil, erkek bu hikayede bunu anlıyor. Kız problemin üzerini kağıtlarla kapatıp masadan kalkıyor. Giderken erkeğe sen de kalk masadan diye sesleniyor. Problem kağıtların altında masanın üstünde durmaya devam ediyor.
Thursday, October 29, 2009
Hürriyet Gazetesi
Bugün görsel iletişim dersinde oldukça ilginç bir şey denedik.
Hürriyet gazetesinin internet sayfasını açtım ve karşımıza çıkan sayfayı görsel yönleriyle inceledik.
Sınıfta kimse Türkçe bilmediğinden sadece fotoğraflara bakarak haberler hakkında yorum yapmaya çalıştılar. Önce fotoğrafları incelediler, ardından haberin ne olduğunu tahmin etmeye çalıştılar. Hepsi yorumlarını bitirdiklerinde onlara haberlerin gerçekte ne olduğunu söyledim.
Sayfanın düzenlenişi, genel itibariyle Bild gazetesini çağrıştırdı hepsine. Çok fazla fotoğraf ve çok az yazı olmasına şaşırdılar. Alman gazetelerinde genelde küçük puntolarla sütunlarca yazı olur. Denk gelirseniz bir gün bakın aradaki farkı rahatça görebilirsiniz. İnternet sitesinde bu kadar olmuyor tabii yine de Hürriyet gazetesinin çok daha fazla görsel anlatım üzerine kurulu olduğuna karar verdiler. Bu kadar çok reklam olmasına da şaşırdılar ve dikkatlerinin dağıldığını söylediler.
İlk inceledikleri haber sürmanşetten verilmiş bir haber fotoğrafıydı . Fotoğrafta gayet steril bir laboratuarda maske ve önlüğüyle çalışan bir bilim adamı görülüyordu. Önünde bir mikroskop vardı. Öğrenciler bunun domuz gribiyle ilgili yeni bir gelişme haberi olduğunda karar kıldılar. Bir kaçı formül kelimesinin ne olduğunu tahmin etti böylece yeni bir aşı formülü bulunduğunu düşündüğünü söyledi.
Haberin başlığı: " Ölümsüzlüğün Formülü Bulundu"
Daha sonra yandaki sürmanşet haberine yöneldiler. Haberin fotoğrafında sadece bir adamın yüzü vardı. Angeles adlı antrenörü tanıyan bir İspanyol çıktı ve böylece bunun bir spor haberi olduğunu anladılar. Fakat hangi takımla ilgili olduğunu, nasıl bir gelişme yaşandığını anlayamadılar, bunu yazıyı okuyarak bilebileceklerini söylediler.
Haberin başlığı: "Angeles'e dev talip"
Diğer ve son sürmanşet haberine baktılar. Bir sürü takım elbiseli adam içerisinden ikisi kadraja alınmıştı, yanyana yürüyorlardı ve yüzlerinde oldukça sıkıntılı bir ifade vardı. Adamların politikacı olduklarını ve bir konuda çatışma yaşadıklarını düşündüler.
Haberin başlığı: "Bakanlar Asansörde Kaldı"
Ardından manşet haberine geçtiler. Bir askerle bir sivil el sıkışıyordu. Kamera dik açıyla ve asıl askeri gösteriyordu, sivilin ise neredeyse kameraya arkası dönüktü. Askerin daha "havalı" ya da "özgüvenli" durduğunu söyleyenler oldu.
Haberin Başlığı: "Bu da DTP'nin Cumhuriye Açılımı"
Son olarak çok güzel bir kadının portre fotoğrafıyla sunulan bir habere baktılar. Kadının üzerinde hiçbir kıyafet görünmüyordu (tabii ki birşeyler giydiğini tahmin edebiliyorlardı) ve son derece batılı bir görünümü vardı. bunun bir manken olduğunu, onunla ilgili bir haber olduğunu tahmin ettiklerini söylediler.
Haberin Başlığı: "Defne Samyeli'nin Çığlığı"
i love my job
Sunday, October 25, 2009
wrinkles that i don't have
Geçen gün bir parfümeriye girdik, gerçekten şahane bir dükkandı, ışıl ışıl, yumuşak koltuklar, emrine amade çalışanlar... içinde kendimi prensesler gibi hissettim, biraz diğer kokularla takıldıktan sonra kürkçü dükkanıma geri döndüm. İlk başta amacım sadece fiyatlarına şöyle bir göz atmaktı. Sonra bir baktım Burberry Classic'lerin yanında duş jeli. Bunu Türkiyede görmemiştim. 200 ml 9 euro. Biraz düşündükten sonra, arkadaşlarım da duş jelinin çok kalıcı olduğu konusunda beni ikna edince hemen kasada aldım soluğu.
Friday, October 23, 2009
bu kaçıncı darben hollywood sineması?
"bir erkek seni yeniden görmek istiyorsa, mutlaka görür. bir yolunu bulur ve seni görür."
he's not just that into you filminden
"sskdan belgeler gelmeden iş akdi sözleşmesi imzalanmıyormuş, noter öyle söyledi. o olmadan vize alamıyorum, onun için de en az 3 ay ssklı çalıştığını göstermen gerekiyormuş."
geçen geceki msn konuşmasından