Wednesday, December 30, 2009

i wish you a merry christmas and a happy new year

"life is just blah blah blah. you hope for blah and sometimes you find it. but mostly it’s blah. and waiting for blah. and hoping you were right about the blahs you made. and then just when you think you’ve got the whole blah-damn thing figured out, and surrounded by the ones you blah, death shows up. and blah. blah. blah."

Friday, December 25, 2009

united colors of benetton

herşey bir kaç tişört daha fazla satabilmek için, bunu unutmuyoruz,
ve başlıyoruz...
aile içi şiddet
açlık


lezbiyen bir çift, üstelik biri beyaz diğeri zenci, bu da yetmezmiş gibi çocukları da asyalı

ırkçılık








burada da değişik bir ayrım söz konusu, albino olmuş yerli kadın, kabilesinin üyelerince dışlanıyor



bu da bosna savaşı sırasında öldürülmüş bir askerin giysileri



ve amerikalı bir askerin tabutu


kan örnekleri

bu seriye bayılıyorum;
idam mahkumlarının ölmeden önceki son fotoğraflarını çekmişler, söylememe gerek yok herhalde hiçbiri markanın ürünü olan bir şey giymiyor



bu reklam da çok tartışma yaratan bir reklam olmuştu çünkü resimde görülen bir aids hastası ve ailesi, fotoğraf çekildikten kısa süre sonra hasta ölüyor. aile de diğer insanlara örnek olması açısından fotoğrafın kullanılmasına izin veriyor. ama reklam çok fazla tepki alıyor ve aile pişman olup geri çekilmesini istiyor, ama fotoğrafın tüm hakları benetton'ın olduğundan bunu yapamıyorlar.

Tuesday, December 22, 2009

Shocking Advertisement

Shocking advertisement, temel olarak, reklamı yapılan ürünü öyle bir sunalım ki alıcı afallasın ne olduğunu şaşırsın mantığına dayalı bir reklamcılık çeşididir. Temelinde, tüketiciyi şok etmek böylece reklama normalden daha fazla bakmasını sağlamak yatar.




Bu yöntemi özellikle toplumsal sorumluluk projelerinde sıkça görürüz. Bir afiş hazırlarlar, ağzımıza sıçar o afiş. Aşağıda gördüğünüz korkunç rahatsız edici reklam gibi. Bu, İspanyada Çocuk Esirgeme Kurumu gibi, yoksul çocuklara ve ailelerine yardım yapan bir kurumun reklam kampanyası. Kampanya o kadar çok tepki almış ki en sonunda bu afişi kaldırıp yeni bir reklam hazırlamışlar, biz sadece gerçekçi olmaya çalışıyorduk, önceki reklamımızdan rahatsız olanlar bunun gerçek olduğunu da bilmeli şeklinde bıdıbıdı birşeyler yazmışlar. Kuruma yapılan bağışlar mı? Normalin iki katına çıkmış.






Tabii her zaman her yerde seks satar düşüncesiyle, ürünle uzaktan yakından alakası olmamasına rağmen, seksi çağrıştıran ve bu yolla alıcısına ulaşmayı hedefleyen reklamlar:

Bunların babası diyebileceğim, cüret edip bakanın alnını karışlamayı hedeflemiş Benetton Reklamları var, onlar da gelecek postta gelecek. (araya bir reklam alsam hoş olurmuş aslında)

Sunday, December 20, 2009

The Age Of Stupid

Bu film, kısaca bize ne kadar salak olduğumuz anlatıyor. Bundan yıllar yıllar sonra, eğer hayatta kalabilirlerse, torunlarımızın torunları yaşadığımız bu çağı aptalların çağı olarak isimlendirecek. Neden? Çünkü öyleyiz. Filmde anlatılanlara göre; biz evrim geçirmiş canlılar olarak çabuk gelişen tehlikelere cevap veriyoruz, örneğin yaklaşan bir orduya, anlık bir tehlikeye. Uzun süreli bir tehlike için götümüzün rahatını bozmak pek bizlik bir iş değil. Zaten izlerken allah hepimizin cezasını versin de geberip gidelim diyorsunuz. Duyduğuma göre BKM'de ücretsiz gösterimi varmış. Animasyonları da güzel hazırlanmış. Artık gidin izleyin diyorum.

Thursday, December 17, 2009

mmmh

ondan sonra da niye kilo alıyorsun... niye almıyım ki?


bak daha patates kızartmalarını da söylemiyorum, e bunun birası da var...

Wednesday, December 16, 2009

utanmamız gereken şeylere sahip çıkıp, sahip çıkmamız gerken şeylerden utandığımızda...

karısı soruyor: içince halloluyor mu herşey?
adam diyor ki: yok, hiçbirşey hallolmayınca içiliyor...
Yalnız burdaki Türkler nasıl şaşırdılar filmdeki yoksulluğa; o evi nerden bulmuş diyorlar çekim yapmak için. E İstanbul dolu o evlerle o semtlerle. Kıyafetleri neden o kadar kötü diyorlar. Adamlar fakir? Tamam fakir ama niye öyle bir evde oturuyorlar ki?

ağaç süsleyebilirsiniz ama dedi, çok şey yapmayın dedi

Monday, December 14, 2009

bu da geçsin bakalım

Hakkari, daha ötesi yok gari...
(Yüksekova daha öte sayılıyor mu?)

Tuesday, December 08, 2009

gözüm aydın

*katiller yakalanmış
*lavabom açıldı
*the it crowdu izlemeye başladım

Sunday, December 06, 2009

2012

Söylenecek tek şey var:
Allah muhafaza
Kıyametten de
Kötü filmden de...










p.s.fragmanına kandım da izledim

wanted

Geçen akşam eve dönerken girişteki panoda asılı iki kağıt dikkatimi çekti. Polisten kaçan iki adamın, isimleri, yaşları, ve birer fotoğrafları. Altında bir sürü yazılar bilgiler. Olay şu; burada görülmüşler!
Bir durup düşündüm. Burada görülmüşler. Burada, yakınlarda. Bunlar katil yani. Bir tanesi psikopat gibi gülüyor bir de. Hayatımda hiçbir A4 çıktı beni bu kadar ürkütmemişti. Her gün içinden yürüyüp geçtiğim, huzur dolu bıdıbıdı dediğim o orman şimdi sinsi gibi içinde suçlular barındıran adi, pislik, korkunç bir bataklık.

Bu ilanlar işe yarıyor olabilir ama insanı kötü etkilediği de kesin, sürekli eve girip çıkarken bu manyak herifleri görmek zorunda mıyım?
Benim televizyonum yok, siz haberleri takib edin. Ölürsem tezimi burdaki danışmanım bitirsin, herşeyi ona devrediyorum.
Böhüüü

Wednesday, December 02, 2009

pajel na huy!

*lavobom tıkandı!!!
dünyanın en üzücü şeylerinden biri bu. Efendim sözlükler açıldı internetten, bir kaç türk arkadaşın da yardımıyla lavobo aç'ın ne olabileceğine dair bir fikir edinildi. peki gidip ala ala ne almışım? Lavobo temizleyici! Şu an o kadar üzgünüm ki, içeride dolu bir lavobo var.Uff...

*herşeyi ekmek arası yediğimiz ve karnımızı adam gibi doyurduğumuz o eski güzel günleri özlüyorum...

* hepsi de "siktir git" diyebilen 7 farklı ülkeden arkadaşım var! evet kendimle de gurur duyuyorum. Biraz aksanlı söylüyorlar tabi ama o kadar olacak.

*sinema salonlarının yarısında Alman-Hollywood filmi varsa diğer yarısında Türk filmleri oynuyor ama bir bilet 7 euroyken korsana mecburen evet!

*bugünlerde doğan doğana. Yanlış anlamayın yeni doğan birileri yok, çok yoğun bir doğumgünü trafiği var. Allahtan Türkiyeden gelirken yanımda hediyelik olabilicek nazarboncuğu, anahtarlık gibi ıvır zıvır birşeyler getirmişim. Hem çok otantik oluyor hem çok makbule geçiyor. Maklube geçiyor, sesleniyorum, fakat dönüp bakmıyor. Bu yazıyı hala okumaya devam edenler başlığı yüksek sesle söylüyor.

Sunday, November 29, 2009

hiçbir arkadaşıma tercüme edemeyeceğim şarkılar

akşama doğru azalırsa yağmur
kız kulesi ve adalar...

ah burda olsan çok güzel hala

istanbulda sonbahar...


ah burda olsan diyen kimsemim olmaması mı daha kötü, hala çok güzel mi diye sorabileceğim kimsemin olmaması mı bilemiyorum...
bazen üzülüyorum...

Saturday, November 21, 2009

Pentini gösterme Hadise! Mümkünse kendini de gösterme!

Geçen gün hasbel kader, nasıl denk geldi diye sormayın, Hadise'nin Penti reklamını izledim.
"Bi free ol" gibi nadide sözlerle dolu şarkıyı neyimi gösteriyim neyimi gösteriyim? diyerek sözlerini tam anlayamadan dinledim. Pentini göster diyormuş. Şimdi Hadisecim. Şurda bizbizeyiz, gerçekleri konuşalım, biz Türk kadınları olarak İsveçli uzun bacaklara benzemeyiz. Seni de Örövizyonda gördük. Haa Trt'de kot pantolonla çıkıp yaptığın ilk şovunu da çok beğenmiştim ama sonra gerçekten de baydın be güzelim. En nihayetinde o kırmızı elbisenin içinde senin de bir bastı bacak olduğun ortaya çıktı. Üstüne üstlük "bi free ol, rahat ol, kalk ayağa, pentini göster" gibi garip sözlerle kendi tüyünü bir nevi kendin dikmişsin.
Oysa ben çok güzel bir penti reklamı hatırlıyorum. Gerçekten güzel bacaklar. Gerçekten güzel sözler. Ve bir kadın olarak Hadisecim, (ve Penti'nin reklam ve halkla ilişkiler grubu!!!) o reklamı izledikten sonra gidip iki çift çorap (biri desenli!) alasım gelir de seni izledikten sonra pentimi gösteresim gelmedi pek. Bu da hedef kitle ve reklam araştırmalarınıza benden bir küçük bir katkı olsun.
Sizin için de Nil'den gelsin:http://www.youtube.com/watch?v=QtfllSH9qZg&feature=related

Friday, November 20, 2009

türkilizisch

-At the hauptbahnhof i saw J.
-Ah so!
-Ja! And she screamed Allahım Yarabbim!
-Weren't you going to zentrum zum essen.
-Ja aber we were waiting for the flug.
-Ah so!
-Dann we went to zentrum zum essen.
-And J?
-Nee, she went to mensa.


Dilim bir çöplüğe dönüştü. Aklım benden izinsiz karman çorman cümleler kuruyor. İngilizce kelimelerin içine Almanca cümleler, Türkçe ünlemler sıkıştırıyor. Ama yalnız değilim! Dün 2 Türk, Bir Rus, Bir İtalyan,Bir Slovak konuşuyoruz ve herkes çöplük gibi konuşuyor. İnanılmaz gibi gelecek biliyorum ama herşeyi anlıyoruz. Herkes herşeyi anlıyor. Komün dili mi yarattık bilmeden naaptık. Beyin çok ilginç birşekilde çalışıyor, iletişim kurmanın her yolunu deniyor. Bilmediğin bir dilde konuşan bir insanı anlaman mümkün mü? Sanırım bir iki ip ucuyla mümkün.
Satırlarıma burada son verirken,
Sevgi anlaşmak değildir nedensiz de sevilir.
Aynı dili konuşup da anlaşamayanlar için sadece üzülünür, diyorum.
Genau!

Wednesday, November 18, 2009

11.11.11.11

11.ayın 11.günü saat 11.11'de neredeydin?

ben ve ever bir trendeydik.

video

trene bindiğimizde alt kata geçtik. (iki katlıydı) boş koltuk var mı diye içeri şöyle bir göz attık, o esnada dev bir papatya, birkaç doktor, 2 transeksüel, 3 adet de pembe tavşan gördük. kafamız da güzel değil. bunlar karnavala giden insanlar. koltuklar arasında ilerleyip kendimize bir yer seçtik. az sonra yan tarafımızdaki 4lü koltuğa 3 teyze oturdu. teyzeler sabahın 10:30unda körkütük sarhoştular. delirmiş gibi kahkahalar atıyorlardı ve hepsi de 65 yaş üstüydü. evet, şu akbil basmaktan muaf olan yaş bölümü. hepsi renkli peruklar takmıştı ve çılgınlar gibi giyinmişti, aslında, trene şöyle bir baktığınızda normal giyimli 2 kişi vardı sadece. o da bizdik. teyzeler yanlarında oturan gence bira ikram ettiler. kendileri de küçük şişeler çıkarıp demlenmeye devam ettiler. saat 11:11'de maalesef hala trendeydik, kondüktör biraz gecikme yaşayacağımızı anons ettiğinde gerekli tepkiyi hep beraber verdik. sarhoş teyzelerin bir de sarhoş dede arkadaşları vardı. hep birlikte şarkı söyleyip biraz daha içtiler. sonra ilerideki tavşanlar (tabii ki ileride artık sadece tavşanlar yoktu, bir kaç kedi kız, 70lerden kalma kıyafetler giymiş 2 denyo, seksi olmaya çalışmış bir kaç travesti de onlara katılmıştı) havaya konbfeti atmaya başladılar, ve herkes kendi çapında eğlenmeye başladı. artık köln hauptbahnhof'a geldiğimizde, sarhoş teyzeler ve arkadaşları sarhoş dedenin kalp krizi geçireceklerinden korkmaya başladık. kahkahalar atarak şarkı söylüyor ve birbiri ardına votka götürüyorlardı. yine de tren durduğunda dışarı atlamak için şaşırtıcı bir çeviklik gösterdiler. biz de bu garip trenden aşağı atladığımızda doğru yerde olduğumuzu anladık. kızılderililer, şirinler, hello kittyler, wolverineler, mini etekli hemşireler, playboy tavşanları, köpekler, şeytanlar, melekler, meksikalılar, jameikalılar, tüylü şapkalar takmış almanlar, marslılar, cadılar, polisler, suçlular, bebekler, uncle samler, zombieler, dev sandviçler, ve tabii ki dev bira şişeleri...

köln de karnavalı da güzeldi.

almanlarsa, cidden iyi içiyorlardı...

Monday, November 09, 2009

Die Berliner Mauer ya da The World Is Too Small For Walls

Malumunuz Almanya'da Berlin Duvarının yıkılışının 20. yılı kutlandı. Fakat Almanlar, özellikle de Batı Almanyada yaşayanlar bu durumdan pek de hoşnut değiller. Yapılan araştırmalar her 7 Almandan 1'inin Duvarı özlediğini gösteriyor. Nedeni ise büyük ölçüde ekonomik. Duvar yıkıldıktan sonra batının doğudan gelen her Alman'a 100 Mark vermesiyle başlamış bu "doğuyu kalkındırma" süreci 2009 yılında toplam 1.2 trilyon Euro'yu bulmuş.
Üzerine zamanla dikenli teller, mayınlar döşenen, askerlerin önünde nöbet tuttukları duvar yine de tam anlamıyla amacına ulaşamamış. Resmi kayıtlara göre duvarı aşan kişi sayısı 5000. Tünel kazmak, üstünden atlamak ya da balonla üzerinden uçmak gibi çeşitli yöntemler kullanmışlar.

Sunday, November 08, 2009

all that i know is i am breathing

Gecerleri Tarkan çalıyor, çığlık atıyoruz. Gündüzleri makaleler oluyor, sıkılsak da okuyoruz. Geceleri Kenan Doğulu çalıyor, zıplıyoruz. Gündüzleri ders oluyor, eğleniyoruz. Geceleri soğuk oluyor üşüyoruz. Gündüzleri boş oluyor, yalnız kalıyoruz. Gecerleri parti oluyor, içiyoruz. Gündüzleri başımız ağrıyor, uyuyoruz.

Yeşil fırça uçlu stabilom kayboldu!! Her yere baktım, bütün çantalarımı boşalttım (zaten topu topu 3 çantam var) Mavi fırça uçlu stabilom da bitti. Sadece kırmızı, gri ve siyah kaldı. Kendimi çok yalnız ve renksiz hissediyorum. Bu gün bunu çizdim.

Param hala yatmadı. Kiramı ödeyemedim. Her hafta bir sonraki hafta yatıracaklarını söyleyip 1 ayı bu şekilde geçirmiş olmaları canımı sıkıyor. Hala ailemden para istemek canımı sıkıyor.

Posta kutunuzda küçük kağıtlara yazılmış iltifatlar bulmanız sizce de çok şirin değil mi?

Şimdi erkek kıza diyor ki bu problemi bu yoldan giderek çözemezsin, matematikten anlamıyorsan bari bırak yardım edeyim. Kız inatçı. Anlamıyorum da yardım da etmeyeceksin. Erkek diyor ki, bu problemin çözüm yolundan uzaklaşıyorsun, sana çözümünü göstereyim, işte yapman gereken işlemler bunlar. Kız o sırada dalmış camdan dışarıyı seyrediyor. Erkek dikkatini topla diyor. Kız ben bu problemi çözmekle zerre kadar ilgilenmiyorum aslında diyor. Sen olmasan bu problemi asla çözmeye çalışmayacaktım da, çözümü de umrumda değil! Erkek tamam diyor, ben olmıyim, problemi çözme. Ama bu problemin orda olduğu gerçeğini değiştirmeyecek.
Problem çözmek herkesin en sevdiği aktivite değil, erkek bu hikayede bunu anlıyor. Kız problemin üzerini kağıtlarla kapatıp masadan kalkıyor. Giderken erkeğe sen de kalk masadan diye sesleniyor. Problem kağıtların altında masanın üstünde durmaya devam ediyor.

Thursday, October 29, 2009

Hürriyet Gazetesi

Bugün görsel iletişim dersinde oldukça ilginç bir şey denedik.
Hürriyet gazetesinin internet sayfasını açtım ve karşımıza çıkan sayfayı görsel yönleriyle inceledik.
Sınıfta kimse Türkçe bilmediğinden sadece fotoğraflara bakarak haberler hakkında yorum yapmaya çalıştılar. Önce fotoğrafları incelediler, ardından haberin ne olduğunu tahmin etmeye çalıştılar. Hepsi yorumlarını bitirdiklerinde onlara haberlerin gerçekte ne olduğunu söyledim.
Sayfanın düzenlenişi, genel itibariyle Bild gazetesini çağrıştırdı hepsine. Çok fazla fotoğraf ve çok az yazı olmasına şaşırdılar. Alman gazetelerinde genelde küçük puntolarla sütunlarca yazı olur. Denk gelirseniz bir gün bakın aradaki farkı rahatça görebilirsiniz. İnternet sitesinde bu kadar olmuyor tabii yine de Hürriyet gazetesinin çok daha fazla görsel anlatım üzerine kurulu olduğuna karar verdiler. Bu kadar çok reklam olmasına da şaşırdılar ve dikkatlerinin dağıldığını söylediler.

İlk inceledikleri haber sürmanşetten verilmiş bir haber fotoğrafıydı . Fotoğrafta gayet steril bir laboratuarda maske ve önlüğüyle çalışan bir bilim adamı görülüyordu. Önünde bir mikroskop vardı. Öğrenciler bunun domuz gribiyle ilgili yeni bir gelişme haberi olduğunda karar kıldılar. Bir kaçı formül kelimesinin ne olduğunu tahmin etti böylece yeni bir aşı formülü bulunduğunu düşündüğünü söyledi.
Haberin başlığı: " Ölümsüzlüğün Formülü Bulundu"

Daha sonra yandaki sürmanşet haberine yöneldiler. Haberin fotoğrafında sadece bir adamın yüzü vardı. Angeles adlı antrenörü tanıyan bir İspanyol çıktı ve böylece bunun bir spor haberi olduğunu anladılar. Fakat hangi takımla ilgili olduğunu, nasıl bir gelişme yaşandığını anlayamadılar, bunu yazıyı okuyarak bilebileceklerini söylediler.
Haberin başlığı: "Angeles'e dev talip"

Diğer ve son sürmanşet haberine baktılar. Bir sürü takım elbiseli adam içerisinden ikisi kadraja alınmıştı, yanyana yürüyorlardı ve yüzlerinde oldukça sıkıntılı bir ifade vardı. Adamların politikacı olduklarını ve bir konuda çatışma yaşadıklarını düşündüler.
Haberin başlığı: "Bakanlar Asansörde Kaldı"

Ardından manşet haberine geçtiler. Bir askerle bir sivil el sıkışıyordu. Kamera dik açıyla ve asıl askeri gösteriyordu, sivilin ise neredeyse kameraya arkası dönüktü. Askerin daha "havalı" ya da "özgüvenli" durduğunu söyleyenler oldu.
Haberin Başlığı: "Bu da DTP'nin Cumhuriye Açılımı"

Son olarak çok güzel bir kadının portre fotoğrafıyla sunulan bir habere baktılar. Kadının üzerinde hiçbir kıyafet görünmüyordu (tabii ki birşeyler giydiğini tahmin edebiliyorlardı) ve son derece batılı bir görünümü vardı. bunun bir manken olduğunu, onunla ilgili bir haber olduğunu tahmin ettiklerini söylediler.
Haberin Başlığı: "Defne Samyeli'nin Çığlığı"

i love my job

Sunday, October 25, 2009

wrinkles that i don't have

Geçen gün bir parfümeriye girdik, gerçekten şahane bir dükkandı, ışıl ışıl, yumuşak koltuklar, emrine amade çalışanlar... içinde kendimi prensesler gibi hissettim, biraz diğer kokularla takıldıktan sonra kürkçü dükkanıma geri döndüm. İlk başta amacım sadece fiyatlarına şöyle bir göz atmaktı. Sonra bir baktım Burberry Classic'lerin yanında duş jeli. Bunu Türkiyede görmemiştim. 200 ml 9 euro. Biraz düşündükten sonra, arkadaşlarım da duş jelinin çok kalıcı olduğu konusunda beni ikna edince hemen kasada aldım soluğu.
Kasadaki kadın, gayet şık giyimli, 40larında birşey olmalı. Bana iki saniyelik bir bakış fırlattıktan sonra çantanın içine küçük bir eşantiyon attı. O esnada ne olduğunu görmedim ama küçük bir parfüm olsun nooğğluuur düşüncesiyle dükkandan çıktım.
O gerizekalı kadın, artık gözleri kaç numara bilmiyorum ama, bana baktığında kırış buruş birşey gördü herhalde. Çantaya Dior'un göz kırışıklık kremini koymuş!!!!!
Yemin ediyorum gidip kafasına geçiricektim. Göz kırışıklığını önleyici bir krem de değil, wrinkle correction eye creme. Ya salağa bakar mısın, benim gözlerimde kırışıklık mı var?? Daha da korkuncu, erken kırışıcak gibi mi görünüyorum? Buna nasıl iki saniye içinde karar verebilir? Bir insan bu kadar gaddar olabilir mi?
Tabii ki çok bozuldum, arkadaşlarım dikkat etmemiştir boşver felan dediler ama, bir insan eşantiyon olarak kırışıklık giderici krem koyar mı ya? El kremi koyar, vücut spreyi koyar, ne bileyim yani, bu koyulucak şey mi..
Neyse, ben de kadının gözlerinin bozuk olduğuna, kremi de kendi için zulaladığına, karıştırıp çantama attığına karar verdim. Ve tabii ki bu iğrenç kremi kullanmayacağım da, ama elimde kaldı işte, düşünüyorum, burada hiç yaşlı tanıdığım yok ki. Enstitü başkanı var o yaşlı bir kadın ama ona da tutup buyurun size kırışıklık kremi getirdim diyemem. Başka da hiç yaşlı tanıdığım yok, annesi felan olan varsa veriyim, sinirlerim bozuluyor valla.

Friday, October 23, 2009

bu kaçıncı darben hollywood sineması?

"bir erkek seni yeniden görmek istiyorsa, mutlaka görür. bir yolunu bulur ve seni görür."
he's not just that into you filminden

"sskdan belgeler gelmeden iş akdi sözleşmesi imzalanmıyormuş, noter öyle söyledi. o olmadan vize alamıyorum, onun için de en az 3 ay ssklı çalıştığını göstermen gerekiyormuş."
geçen geceki msn konuşmasından

Wednesday, October 21, 2009

istanbul days, like istanbul nights

oh i come from a land
from a faraway place
where the traffic is stuck and cars horn,
where they cut off your ear
if they don't like your face
it's barbaric, but hey-it's home!


*her şey o kadar farklı ki, güzel gibi de, bilemiyorum..

Wednesday, October 14, 2009

mutluluk- devrim arabaları

Burada geceleri, parti varmış ama kurda kuşa yem olmadan nasıl dönerim ki geri diye strese girmeden geçirmenin basit bir yolu var sanırım. Her akşam bir film izlemek...
Ben de daha önce izleyemediğim için üzüldüğüm iki film izledim. Spoiler içerebilir.



Mutluluk, kötü bir filmdi diyemem haşa. Görüntü yönetmeni gelir, beni bulur, hesap sorar, mahcup olurum. Şimdi ben tecavüzcünün amca olduğunu başından anladıydım zaten, kesin bu lavuk yaptı niye bu kadar önemsiyor ki kesin bu çıkıcak sonunda diye düşünüyordum.
Özgü Namal iyiydi, akses kızı olduğunda ve reklamlar baydığında gıcık oluyordum, ama şimdi Yeditepe İstanbul günlerine döndü neredeyse benim için.
Cemal'den hoşlanan oldu mu? Ay ne iyi kalpli çocuk, ne yağız delikanlı, anadolu erkeği işte canım diyenler var mı aranızda? Çünkü ben tiksindim Cemal'den. Yani gerçekten, nefret ettim. Babasının insanlık yolunda upgrade edilmiş hali gibi. Bir level atlamış o kadar. Hala evrimini tamamlayamamış. Onu iyi biri yapan şey nedir? İnsan öldüremiyor olması mı? Bravo müthiş bir özellik! Ayrıca askerdeyken gayet te insan öldürebilen biri olduğunu anlıyoruz. Meryem'i öldürmedi, öldüremedi, peki, ama dakka başı kaltak, kirlendi o, bıdıbıdı diyerek tokatlamasına ne diyeceğiz? İfrit oldum Cemal, kıl oldum sana.
Meryeemm, sen bu adamla da mutlu olamazsın, bu orangutan seni yarın öbür gün bakkaldan kıskanır, komşunun oğlundan kıskanır, 3 yaşında bir kardeşi olur, tutamaz kendini ondan kıskanır. Çekilmez bu adam benden söylemesi. Kaslı erkeklerden hoşlanıyorsan, kısa vadeli bir mutluluk olabilir ama bence bir daha düşün.
İrfan hoca, bir lafım da sana; hocam sen deli misin divane misin? İki kişiyi işe aldın teknene. Bir tanesi bildiğin manyak çıktı. Bağrına bastın. Tehditkar oldu, sineye çektin. En son seni tekmelediğini ve iple boğmaya çalıştığını hatırlıyorum, oturdun gene muhabbete devam. Nooluyo ya?
Son olarak Cemal askere yüksek lisanstan sonra mı gitmiş, doktoradan sonra mı? Zira 30'una çoktan gelmiş, diyorumm ve geçiyorum öbür filme.


Bu afişi de güzel di mi? Bu filmi izleyemediğim için cidden üzülüyordum. Evet adilik ettim internetten izledim ama dvdsi çıkmışsa dönüşte alıcam. Bana bir dokundu film, salya sümük, elimde havlu peçete öyle izledim. Nasıl gaza geldim, nasıl nasıl anlatamam. Okula gideyim hemen yarın olsun da, ben burda öyle bir başarılı olacağım kiiii, ülkem benimle gurur duyacak, hemen makalelerimi açıp okuyim, gece gündüz ders çalışıyim bunu istiyorum evet!..
Böyle birşeyler oldu bana. Mühendis olmak istiyorum. O derece etkiledi. Filmin tek falsosu Ankarasıydı. Hakikatten olmamıştı. Ama onu da görmedik inan, çalışmayacağını bile bile, gene de bir umutla izledim. Acayipti. Bu filmde de paşaya tilt oldum! Ya sen ne ayran gönüllü ne tırt bi yöneticisin. İlk okul çocukları bile senden daha sebatkardır. Adama bak yaa..O kadar durum raporu konmuş önüne, bakın bu araba işine girmemiz ekonomik yönden riskli diye. Hadi bunları dinlemedin. Milletin başına araba yapacaksınız işini sardın, bütçelerini ödeneklerini yakından takib etmedin, kesintilerden haberdar olmadın. Hadi bunu da geçtim basında çıkan yalan yanlış haberlere müdahelede bulunmadın. Arabanın benzini bitti diye küstün!! Öbür arabayla paşalar gibi gittin, onu da kaale almadın! Çocuk olsan yemin ediyorum iki tane çakmıştım suratına tööbe tööbeee. Sinir sahibi yaptın ulan beni!! Nasıl kıt bir adammışsın sen... Şımarık!!


Bu arada kalan tek araba hala çalışıyormuş, Eskişehirdeyken bilseydim görmeye giderdim.

Friday, October 09, 2009

grün, grün, grün

Şu blogu okuyorsun bari sadece zaman kaybı olmasın be güzel okur. Almanca kelimeler de öğreniyorsun arada.
Grün= yeşil
Hatta grün, grün, grün sind alle meine kleider diye bir şarkı öğrenmiştik. Yok burda değil, orta okulda. Anadolu liselerine ikinci yabancı dil eğitimini koyanlara sesleniyorum buradan, evet.
Grün!!?
Şu gördüğünüz patikadan hallice yol, benim okul yolum. Güldüğünüzü duyar gibiyim. Medeniyetin beşiğine gitti okul yoluna bak, biz her sabah okula gitmeden önce Nişantaşında frappuçinolarımızı hüpletiyoruz, diyebilirsiniz. Diyin, napıyim. Kader utansın!
Şimdi tabii ki burda da asfalt döşeli normal yollar var, fakat bu yolu takip ederseniz yol uzuyor. Öğrenciler de gide gele ormanın içinde patika yol oluşturmuşlar.

Tabii ben her Türk kızı gibi, bu ormanda tecavüze mi uğrarım, kafamı mı kopartırlar, kurtlara kuşlara yem mi olurum düşünceleriyle ilk başta klasik yolu tercih ettim. Sonradan, buradaki insanlara da ormanlara da güvenim arttı sanırım. Evet, hala güldüğünüzü duyar gibiyim. Bir Türk kızının ormanlara bakışı budur. Üzülerek söylüyorum.


Şimdi ise hoşuma gidiyor hatta işim yoksa (ki yok) biraz daha iç taraflara gitmek, dolaşmak.Çok güzel bir his, ağaçlar upuzun bazı yerlerde gökyüzü görünmüyor. Çok sessiz, nemli ve yeşil oluyor her taraf. Loş bir ışık oluyor, sanki büyülü bir yer gibi. Ağaçların üzerlerinde acayip mantarlar oluyor. Görülecek bir sürü şey. Bazen de bu patika yoldan, ormanın derinliklerinden gelen küçük bir çocuk oluyor, mesela en fazla 10 yaşlarında bir kız sırtında çantası sakince yürüyor. Gene bir Türk olarak ilk başta tövbe bismillah in midir cin midir, burda bu çocuğun ne işi var diye düşünürken, zamanla böyle ormanlarda yürüyen, ıssız yerlerde bisiklete binen, sapa bir durakta tek başına otobüs bekleyen çocuklar görmeye alıştım.

Tamam abartmayalım, dağ başında yaşamıyoruz (yalan!) Uni-centre denilen güzide bir merkezimiz var. İşinize yarayabilecek her şey burada var. Burası da uni-centre'ın centerı. Böyle durgun olduğuna bakmayın, fotoğraf sabah saatlerinde çekilmiş yoksa güneşli öğleden sonraları insan kaynıyor buralar. O ilerde havuz var, fıskiyesi var. (fıskiyeyle durumu kurtarmaya çalışıyorum ya, ben bile kendime acıdım)(o diilde fıskiye ne lan, fıs-kiye, fıs-kı-ye, ne biçim)


bu gördüğünüz binanın kültür merkezi olduğunu düşünmeyin sakın, devlet tarım mahsülleri ofisi.


Bu audimax dedikleri yer ise, değil Bochum'un tüm dünyanın sayılı çirkinliklerindendir. Ben olsam yıkılması için imza kampanyası başlatırdım ama sanırım onlar çirkin binalara alışkınlar.
Klasik Avrupa mimarisine ne oldu?? Bütün binalar o kadar çirkin ki bir süre sonra içlerinden en çirkin olanı güzel gelmeye başlıyor.

işte bu bina da benim okulum. Evet, çirkin. Ama çok mu çirkin? Hayır. En azından kabul edilebilir bir çirkinliği var, bu da onu sevimli yapıyor. (oha)
Allah aşkına bak, Almanın yaptığı heykele bak. Bu ne ya? Sen Almansan, heykel yapmayacaksın arkadaş. Yemin ederim gözlerim acrıyor. Sen Almansan otomobil felan üreteceksin, heykele resime girmeyeceksin. Mümkünse İtalyadan İspanyadan adam getirteceksin, binanı felan ona yaptıracaksın. Ha durumun yok, anlarım. O zaman yap kendi binanı, o zaruri ihtiyaç. Ama heykel ne? Heykel yapmak ne oluyor??
Amaan, üç günlük dünyada Almanın binasıyla, heykeliyle uğraşamam. Ne diyordum, grün grün, grün sind alle meine kleider.

Tuesday, October 06, 2009

köpük

bazen kötü başlayan bir gün, ne kadar çabalasanız da, dua etseniz de, evrene sinyaller gönderseniz, tütsüler yaksanız, hatta hepsini birden yapsanız da iyi bitmez.

bazen kötü başlayıp kötü biten bir günü, daha iyi bir gün takip etmez.

bazen çok basit birşeyin olmasını tüm kalbinizle umud etmenize rağmen, o şey olmaz.

sonra, tüm bunların üzerine, biriyle tanışırsınız ve o kişi size o anda çok mantıklı gelecek bir şey söyler.

"why don't you sit and have yourself a beer?"



Günün önerisi:
-Masa tenisi oynamayı bilmiyorsanız, en azından bilardo öğrenin

Friday, September 18, 2009

Sleep Dealer

Şu sıkışık zamanımda izlediğim çok güzel bir filmden bahsetmek istiyorum. 2008 Amerika Meksika ortak yapımı bir film. Yönetmeni, genelde geleceği anlatan bilim-kurgu filmleri hep Amerika'yı anlatır, ben 3. Dünya ülkelerinin halini göstermek istedim demiş. Fırsatınız olursa izleyin, o kadar gerçekti ki, korktum..