Tuesday, April 30, 2013

Haneke huzursuz seyirler diler: Das Weisse Band


1. Dünya Savaşından 1 yıl önce, Almanya'nın küçük bir kasabasındayız.  Disiplin ve Alman sözcüklerinin hep birarada kullanılmasının bir sebebi var blog. İşte Alman Disiplinin hakim olduğu, katı kurallara ve geleneklere bağlı bu kasabada, üstüste bir takım olaylar olur. Kazalar, yaralanmalar, kaçırılmalar, işkenceler, ölümler, yangınlar. Bu olayların sorumluları elbetteki köy halkından birileridir.


Her Haneke filminde olduğu gibi, gene nasıl boğazımızı sıkacak, ne izletecek de moralimizi bozacak, o yutulamayan koca lokmayı boğaza oturtacak, kafayı karıştırıp canımızı sıkacak diye bekleyerek izlemeye başladık zaten filmi. Çocuk istismarından girmesi doğru bi seçim olmuş.
İtaatkar, ölçülü ve terbiyeli çocuk yetiştirmek için yola çıkıp çocuk istismarına giden o kısa yolu pek güzel, pek temiz anlatmış. Aslında filmin genelinde, sadece çocuklara değil, iktidar ve güç sahibi olan herkesin (bu da erkekler oluyore) altındakileri ezmesi anlatılıyor. Ama psikolojik yıpratma taktikleriyle ama fiziksel şiddete maruz bırakarak... bir şekilde amaca ulaşılıyor. Ve filmde lafı edilmese de çıkarılabilecek ilk sonuç olarak, "bu kadar faşist Alman nasıl yetişti" sorusunun cevabı veriliyor. Çocukken yaşanan tramvalar, son derece katı yetiştirilme şekilleri, şiddet, baskıcı bir ortam derken büyüyünce pırıl pırıl birer Nazi sempatizanı, ya da bizzat birer Nazi olacak bu çocuklar, uygun ve doğru olmayanları cezalandırmaya zaten daha küçüklükten başlıyorlar.
Ayrıca tüm bu anlattıklarım, yine Haneke tarzında, yalın, dümdüz, objektif ve sade bir bakış açısıyla anlatılıyor. Bizim 1 yılına tanık olduğumuz hayatları, bizden sonra da akmaya devam ediyor.


Ha son olarak, çocuk istismarının bana göre tanımı, özgür ve mutlu bir birey olarak büyümeye çalışan çocuğu, fiziken ya da ruhen sakatlamaktır. Bir çocuğu dövmek kadar, ona psikolojik baskı yapmak, önünde sürekli ağlamak, yakınmak, kavga etmek, daha 6 yaşındayken başına başörtüsü takmak da çocuk istismarıdır. Yetişkinlerin sakatlamadıkları çocuk yok gibi. Çocuk yapmayın lütfen.

Monday, April 29, 2013

Argo

Argo'yu izledim, gözlerimi devire devire. Bu film Oscar aldı, "nası koyduk İran'a" temalı bir film yapıp, Beyaz Saray'dan ödülü anons etmeler, ne ucuz numaralar ya.. ben gözlerimi devirmeyeyim de kim devirsin -_-

Thursday, April 25, 2013

Bachelorette


1- Lisede pig face diye çağırdığın kızla sonra niye kanka olursun?
2- Bu kız gruplarında illaki önüne gelenle yatan kokain manyağı bi tip bulunmak zorunda mıdır?
3- Yine aynı kız gruplarında dünyanın en salak kızı, dünyanın en büyük salaklıklarını yaparken, birileri bu itici salaklıklara nasıl tahammül edebilir?
4- Madem bu şişko nasıl evlendi gül gibi çocukla yeaa diyosun, ne diye manyak gibi düğünü organize ediyosun, koştura koştura gidiyosun?
5- Bu Amerikanların lisedeki hayatlarının bu kadar peşlerinden geliyor olması çok mantıksız ve sağlıksız değil mi?
6- Cart diye iki bölüp yırttığın gelinliği nasıl dikiyosun? İlk baştan zaten nasıl yırtıyosun?

öff ne kötü filmdi be

Monday, April 22, 2013

iki vasat üstü animasyon filmi


Evet güzel konuydu, bana göre Oscar'da Brave'i eline de verirdi ama harika mıydı? eehh... Tahmin edilebilir hikayeler, tahmin edilebilir klişeler. Güzel vakit geçirebilirsiniz izlerken ama bitince, bitmiş oluyor hemen. Mesela daha falza oyunun içine girip görsel şölen yaşatabilirlerdi ama daha çocuklara yönelik bir film şeklinde sürdürmeyi tercih etmişler. Büyük aksiyon beklendiği kadar büyük olmuyor, sonunu gerçi iyi bağlamışlar derken Vanellopeyi evlat edinme hisleri arasında film bitiyor. 



Aşırıcıların bilindik konusu, 6-7 santimetrelik boyları olan, evlerin altlarında yaşayan ve ihtiyaçlarını insanlardan aşırarak karşılayan bir aşırıcı ailesi var. 14 yaşlarındaki kızları Arietti, eve yeni gelen, kalp hastası Sho ile istemeden de olsa iletişime geçiyor.  Ghibli Stüdyosunun diğer animasyonlarına göre oldukça zayıf, yine güzel, yine etkileyici ama bittikten sonra büyülenmiyorsunuz.
Arietti'nin şarkısıyla bitirelim: https://soundcloud.com/dan-gyokuei/arrietty-s-song-japanese

Wednesday, April 17, 2013

the tree of life ya da merhaba çocukluk dönemi tramvaları



aklıma gelen düşünceler beni korkutuyor bazen. isteyebileceğim şeylerden korkuyorum. düşünebileceğim insanlardan korkuyorum. aklıma düşmemesi gereken şeyler var. uzak durmayı öğrenmem gereken şeyler var. bazen zor. bazen daha da zor.

Tuesday, April 16, 2013

yıldız tozu





A philosopher once asked, "Are we human because we gaze at the stars, or do we gaze at them because we are human?" Pointless, really... "Do the stars gaze back?" Now, that's a question.

Sunday, April 14, 2013

best mom ever !

Arabada giderken, "Size Harry Potterla ilgili birşey anlatayım" diyen, Yüzüklerin Efendisindeki karakterlerin isimlerini mecburen ezberlemiş, yolda sis çıktığında Misty Mountains Cold'u söylemeye başladığımızda hiç ses çıkarmayan, işi abartıp Amon Amarth dinlettiğim bir annem var.
Sonuncusu onu pek açmadı, "Türkçe bir şarkı" istedi. Mor ve Ötesi'ni açtım, parmaklarıyla direksiyonda ritm tutuyordu ^x^

Friday, April 12, 2013

Sleep Tight


İnsanı gerim gerim geren, muhteşem müziklere sahip bir İspanyol filmi.
Bir binanın apartman görevlisi olan Cesar, mutsuz. Çok mutsuz. Mutsuzluğu o kadar büyük ki başkalarını da içine alıp yutuyor. Ve aynı apartmanda yaşayan Clara, mutlu bir kadın. Ona sürekli gülümsüyor, sanırım Cesar'ın sinirlerini bozacak kadar çok gülümsüyor. (inanın Cesar'ın sinirlerini bozmak istemezsiniz) Cesar'ın artık tek bir amacı var Clara'yı mutsuz etmek.


“Mutluluk. Benim sorunum işte bu. Mutlu olamıyorum. Hiç olmadım. Başıma iyi şeyler geldiğinde bile mutlu olamıyorum. Her sabah gözlerinizi hiç motivasyonunuz olmadan açmanın ne demek olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Tek bir sebep için harcadığım gayret. Sadece bir sebep. Her şeyin yok olmasını engellemek için bir sebep. İnanın bana elimden gelenin en iyisini yapıyorum. En iyisini. Hem de hayatımın her günü.”

Thursday, April 11, 2013

Red Lights


Film müthiş başladı. İzlemeye başlar başlamaz sevdim. Ne yazık ki bir o kadar da kötü bitti. Paranormal olayları araştıran ve aslında herşeyin makul bir açıklaması olduğuna inanan Doktor Margaret ve asistanlığını yapan fizik mezunu Tom, hem üniversitede çalışırlar hem de etraftan gelen paranormal olayları açıklamak için bir yerlere gidip, doğa üstü güçlere sahip olduklarını idda eden şarlatanları ortaya çıkartırlar. Uzun bir aradan sonra yeşil sahalara yeniden döneceğini açıklayan Silver isimli bir medyumla olaylar gelişir..

   ---   ---   ---   bundan gerisi spoiler   ---   ---   ---

 Öncelikle ben Sigourney Weaver'a ba-yıl-dım! O ne zaman filmden çıktı, film boka sardı. Kadının çizdiği zeki, araştırmacı, gözlemci hoca profili harikaydı. "Eğer öbür tarafta birşey olduğuna inansam, komadaki oğlumun fişini çekip onu diğer hayatına gönderirdim" repliği müthişti. Ne kadar bilim insanı da olsa, oğlu hakkında yaşadığı kararsızlıkları müthişti. İnsan beyninin kendinin zaten bir mucize olduğunu anlattığı dersi müthişti. Dışarıdaki medyumları sınıflandırması müthişti. Film adeta almış yürüyordu. Peki ama bu kadar müthiş bir kadın nasıl oluyordu da Silver gibi birine tehlikeli o, uzak durmalıyız diyordu. Ölümü bile öyle aceleye getirilmişti ki, daha kadının ölümünü sindiremeden Tom'un başına gelen paranormaller derken, gitgide saçmalamaya mı başlamıştı film ? Peki diyelim medyum olan Tom'du, Silver'da hiç mi bi numara yoktu? İki sihirbazlık yaptı diye Tom niye "kendimi inkar edemem" diye ağlıyordu, yoksa farkında mıydı medyumluğunun onca zaman? O zaman hocam böyle böyle nasıl diyemiyordu? O tuvalette saldıran adam kimdi? Benden başka kimse, bütün bunların altından Silver'ın yanındaki sarışın alaycı abla çıkacak diye düşünmedi mi?
Bu kadar saçma bir son için bu kadar çok bekletilmemeliydik. Yönetmenin, ne şiş yansın ne kebap diye, baştan bilim insanlarının sonunda da paranormalin tarafını tuttuğu, "medyuma inanma medyumsuz kalma" temalı bir film çekmesi canımı sıktı.

Sunday, April 07, 2013

Sinek Isırıklarının Müellifi



"Üzerinde bulunduğumuz enlemdeki herşey Dünya'nın kendi çevresinde dönüşü nedeniyle saniyede yaklaşık 350 metrelik bir hızla hareket ediyor. Dünya, Güneş'in çevresinde saniyede yaklaşık 30 kilometrelik bir hızla, Güneş Sistemi de Samanyolu Galaksisinin merkezi çevresinde saniyede yaklaşık 200 kilometrelik bir hızla dönüyor. Samanyolu galaksisi, bir yandan galaksi merkezi çevresinde saniyede yaklaşık 270  kilometrelik bir hızla dönerken bir yandan da saniyede yaklaşık 600 kilometrelik bir hızla uzayda hareket ediyor.
Yaşamak ilerlemek olamaz, diye düşünüyor Cemil, ama geride bırakmak olabilir."

Wednesday, April 03, 2013

where is waldo ?

pazar günü arkadaşları gelmişti, biz seninle yarın görüşsek olur mu? dedi. olur dedim. pazartesi kalktım, giyindim, saçlarımı yaptım, makyaj yaptım, çantama tarak, parfüm, envai çeşit ruj attım, akşama kadar haber bekledim. haber gelmedi.
eve geldim kös kös üzerimi çıkardım. sonra aradı bir sürü şeyler olmuş, ondan arayamamış. açıklama yaptı. peki dedim.
salı günü onu aradım, çalışıyorum, ben seni sonra arayayım mı? dedi. olur dedim. bekledim, bekledim. telefonu tuvalete giderken bile yanıma aldım. aramadı.
bugün çarşamba. bir yamuk daha yapmasını bekliyorum. ondan sonra sena nerede, where is waldo'ya dönecek.
neyse sonra görüşürüz, yani görüşürüz derken, belki bir gün bir yerde görüşürüz, rastlaşırız, dünya küçük..

you should have killed me when you had the chance



what doesn't kill you, can upset you, can make you very sad, can make you cry.
what doesn't kill you, can hurt you so bad, can make you want to die.
but in the end,
you get up,
because what doesn't kill you, gives you the chance to kill it 
you should have killed me when you had the chance, bitch !

Monday, April 01, 2013

Vücut


Bu filmin böyle sessizce çekilip, gösterime girip, kenara çekilmesine inanamam. Kime sorsam adını bile duymamış. Türk sinemasının "yazık çocuk"u olmuş bu güzel film, Mustafa Nuri tarafından yazılmış ve çekilmiş. Hatice Aslan'ın oynadığı rolü izleyip hayran kalmamak elde değil, o kadar içten, o kadar kırılgan, o kadar naif.. bir abla diye sevinişi var, bir şaşırması var, bir aşık olması var, hepsini gerçekten hissediyor izleyici. Aslında bütün karakterler gayet güzel çizilmiş. Hepsiyle empati kurabiliyoruz. Erdal bakkalı görünce mesela, Erdal bakkal! diye başlıyorsun ama filmin sonunda o da kendi karakterini vermiş oluyor, Erdal bakkal çook uzaklarda kalıyor.
Pek çok insanı pek çok yerden vuracak sahneler barındıran, kesin izleyin dediğim bir film. Ben en çok, yatakta ayakların göründüğü diyaloglu sahneyi sevdim galiba ^x^
ama ne vurdu dersen blog; "ben zaten yanmış yumurta severim"