Sunday, October 30, 2011

what am i missing here?

Üniversitede okurken, yurttan çok samimi olduğun arkadaşının, hani şu, bir gece yurt odasında odun erkekler ve onların öküzce davranışları hakkında konuşup birbirinize "hiç evlenmiycez" diye söz verdiğiniz canın arkadaşının, birlikte çılgın gelecek planları kurduğunuz o özgür ve tatlı kızın, araya yıllar ve yollar girdikten sonra, facebookta ilişki durumunu evli yapması gibi birşey..

çift soyadından bahsetmiyorum bile.

Wednesday, October 26, 2011

Saturday, October 22, 2011

Mal Varlığı-2

1- Winnie
İlkokuldayken ben, annem ve babamla almıştık. Bir dönem sürekli birlikte yatıyordum, taşındık büyüdüm derken yukarılara bir yere kaldırıldı ama Winnie'nin yerini hiç-bir-şey tu-ta-maz! Canımdır o benim ^x^


2-Kanguru
Yavruya dikkat! Bunu da Avusturalya'ya giden bir lise arkadaşım getirmişti bana. Yukarıda bir rafta durur.

3- Kütüphane Kedisi
Bu Kütüphane Kedisinden 2 tane daha var, ve onların da biri Haşimo'da diğeri de Cadı'da durur. Kütüphane Kedilerimizi Cadı almıştı, üçümüzü (ve kütüphanelerimizi) birbirine bağlayan bu kediler, Almanya'ya gittiğimde benimle oraya bile geldiler.

4-TOTORO

Aslında şimdiye kadar bundan sana bahsetmemiş olmam bile garip, bir akşam eve döndüğümde, odamda beni Totoro bekliyordu. Evet, bu gerçekten her kızın başına gelmez.Ve fakat o dönem sana bunu hiç anlatmamıştım çünkü feci öfkeliydim ve çok iyi sebeplerim vardı.


Mustafa'nın çılgın hediyesi, benim için çok çok değerli, kuyruğundan dolayı sarılıp yatamadığım, göbeğinden dolayı aşağı indiremediğim ama yatağımda, yastığın yanında ayakta duran (sanki 10 dönüm yatakta yatıyorum, bildiğin tek kişilik yatak la, yine de başımın tacıdır deyip yanıma koyuyorum o ayrı) beni hep koruyacak olan bir tanecik Totorom benim ^x^

5- Azı Dişi
Dişçilerin çocuklara verdikleri hediyelere benzese de, bu müthiş dişi (ki ben kafaya koydum bunu tac olarak kullanıcam muhakkak) Işıl Dirican adlı yetenek kumkuması, sanat yönetmeni, kuklacı, craft ustası, şahane insan yaptı.

Doğal Yeteneklerimle Bachata Gecesi

Dün gece Hilalchen'la buluşup iki çift lafın belini kırarken, aa dedi, ben dans kursuna gitmeye başladım, bu gece kursun bachata gecesi var Kalamışta, gel birlikte gidelim. Ben dedim, hayatımda dans etmedim, bilmem etmem, bir kenarda oturur keko gibi milleti seyrederim sana bakarım artık, iki biramı içip eve dönerim. Başıma geleceklerden habersiz, hayatımda ilk kez bir bachata gecesine doğru yol alıyordum.
Biz gittik, ben en köşeye oturdum, nasıl olsa izleyeceğim sadece diye. Spor ayakkablılar çıkarıldı, topuklular giyildi, kazaklar çıkarıldı, askılılar giyildi, şortlar, havalarda uçuşan etekler derken pist de yavaştan dolmaya başladı zaten ve başlıyorlar. Vay arkadaş ! Bachata bu muymuş, dans dersi almış olmasam da neyin ne olduğunu bilirim ama bu bachata, tangoya, valse benzemezmiş, ultimate yakınlık ile icra edilen bir dans kolumuzmuş. Hani üniversitede dans kursuna gitmek isteyen kızlar olurdu ve onlara izin vermeyen öküz sevgilileri olurdu ya blog, hah, işte o öküz sevgili öküz değilmiş aslında, kendisine hak verdim bir an. Benim sevgilim böyle bir dans etse bir kadınla hangisini önce yolmaya başlasam diye düşünürken bir yandan kendi tırnaklarımı yolarım. Müthiş güzel, belli ki dansçılar için de çok keyifli, ama bir o kadar da seksi bir dans. Kadın bacağını erkeğin bacaklarının arasına sokuyor :s Önsevişmeyle dans arasında gidip geliyorlar!
Ben de yerimde kurum kurum kurulmuş aa hiç bana göre birşey değil, ben bir kere utanırım, herkesin önünde zaten dans edemem, tanımadığım birisiyle bu kadar yakın hiç dans edemem, ya nasıl yapıyorlar, oha harekete bak kızın, bunu hiç yapamam, hayret mayret diye söylenirken 5 dakika sonra başıma geleceklerden nasıl da haberim yoktu, ve adi kader yine nasıl da laflarımı bana yedirecekti..
Zaten teklifsiz herkes eşini değiştiriyor, arada oturan olursa soluklanmak için, birazdan gene birileri onları da dansa kaldırıyor. Bir çocuk geldi karşıma, elini uzattı, dans etmek istiyor. Ben de güldüm ahah yok ben kurstan değilim, öğrenci değilim diyorum. Anlamadı herhalde hala elini uzatıyor. Ben dans etmiyorum, dışarıdan geldim diye bağırıyorum biraz daha. Müzik o kadar mı yüksek, çocuk laftan mı anlamıyor, ayağa kalkıp endişeyle ben dans etmesini bilmiyorum, yok, bilmiyorum ben yapamam diye can havliyle bağırıyorum. Çocuk, olsun sen gel dedi. Bu kadar.
Ya Hilalchen ne diyor bu?
Hilalchen da git git deyince zaten iki adım ötemde olan piste doğru bir geçtim. Çocuk geçti karşıma, ben hala derdimi anlatmak isteyen iyi niyetli bir izleyiciyim. Ben dans etmesini bilmiyorum. Hayatımda dans etmedim. Tamam, bakarız şimdi deyip ellerimi tuttu. Çekti beni pistin ortasına. Adın ne dedi. Sena dedim. Hadi artık oturayım ben, adımı da söyledim, artık yerime geçeyim ben. Elini veren kolunu kaptırıyor arkadaş!! Bırakmadı. Bak Senacım dedi ve anlatmaya başladı. Önce adımları gösterdi. Yavaş yavaş, küçük küçük, yapıyoruz peki, sorun yok. Sonra bir iki hareket daha gösterdi. Pekiala, o kadar da zor değilmiş. Tabiiki farkındayım yanımızdaki çiftler çılgınlar gibi dans ederken biz ilkokul müsameresi çocukları gibi görünüyoruz muhtemelen ama bu kadarcık yaptım, oldu, ben artık oturayım. Yok.
Sürekli ayaklarımıza bakıyorum, bana bak diyor, yere bakma. Ollldu! Ben araba kullanırken bile neredeyse koltuktan kalkıp cama yapışacağım, görmem lazım benim! Kontrol insanıyım ben. Uçakta bile pilotun yanına gidip herşey yolunda mı kaptan bey? diye sormak isteyen bir insanım ben. Ayaklarım birbirine dolanacak ve ben onlara bakmayacağım.
Sen misin kafasını yerden kaldırmayan, çocuk artık bir anda nasıl bir gaza geldiyse deminki bacaklarla ilgili anlattığım pozisyonda buluverdim kendimi. Ulan ben sevgilime bu kadar sarılmadım la noliy?!! Daha elimi kolumu nereye koyacağım derken suratımızda flaşlar da patladı mı. Ohh. Çocuk beni sürüklüyo adeta ve sürekli ayaklarına basıyorum ve sürekli özür diliyorum. Bas hiç önemli değil diyo ama, ben rahatsızım. Terledim, tanımadığım birine bu kadar yakın olmaktan dolayı rahatsızım ve eminimki iğrenç görünüyorum. Yani o müthiş kızların yanında çocuk kollarının arasında bir odun tutuyormuş gibi hissediyordur muhtemelen. Benim tüm bu ruh halim karşısında çocuktan gelen soru: İlk defa dans ettiğine emin misin? Nası yani? Eminim ve bir daha da hiç dans etmeyeceğime eminim, ben bir otursam ah bir oturabilsem. Ama daha çilem bitmemiş. Şimdi seni döndürücem diyor. N-N-ney? Hayır sakın derken, huaaa, şöyle söyliyim blog, Hilalchen bir hostes ve o bile bu kadar uçmamıştır. Havalandım gidiyorum artık ben de koyverdim, üç günlük dünya, boşver sena diyorum kendi kendime bir ermişlik çöktü üzerime. Çocuk gaz vermeye devam ediyor: Çok iyisin! Harikasın! Madem iyiyim ben artık oturuyim. Yok. Bu sefer, tutuyor beni ve dünya-ay misali, kendi etrafında döndürüyor, ben çığlıklar eşliğinde gözlerimi kapatmış ve çocuğa sımsıkı sarılmış durumdayım çünkü lunaparktaki aletlerde korkunca yaptığım şey bu. Üstelik galiba bu halim hoşuna gidiyor, gülüyor, bir kez daha döndürüyor ve bir kez daha..
Sanırım durumu özetlemişimdir. Yaklaşık 3 dakika, bana göre ise 30 yıl kadar dans ediyoruz. Ve çocuk dansın sonunda beni övgülerle bırakıyor. Anladım diyorum kendi kendime, kursun hocalarından biri herhalde, öğrenci kazanmaya çalışıyor. Yerime geçerken Hilalchen'ın çığlıkları ve inanamayarak açılmış gözleri. Sena harikaydın! Sen de mi onlardansın? Değil, sadece çok iyi dans etmişim. Dans, bachata, doğal yetenek ve ben. Bu kelimelerle anlamlı bir cümle bile kuramıyorum. Ama gece boyunca aldığım övgüler kafamı karıştırıyor. Utana sıkıla etrafıma bakınıyorum, başka biri daha benimle dans etmek ister mi diye. Kendimi bir kez daha denesem. Bu kez öküz gibi durmayacağım, söz. Kimse çıkmıyor. Bachata benim için bir ilk ve son olarak kalmaya devam ediyor.
Bugün ise doğal yeteneklerimden craftingi sergilemeye Sanat Yönetmeni!nin yanına gidiyorum.
Gördüğün gibi blog, insanın doğal yetenekleriyle olan savaşı, peşini hiç bırakmıyor.

Thursday, October 20, 2011

the person you have called shouldn't answer you back

bugünlerde içimden birilerini arayıp konuşmak geçiyor ama konuşacak kimseyi bulamıyorum.
ya da
bugünlerde sürekli konuşmamam gereken kişileri arayıp konuşmak istiyorum.




Sunday, October 16, 2011

Saçmalıklar Çağı

"... Eğlence dünyasındaysa alışveriş ve seyahat, saf potansiyel faaliyetleri olmaları, tümüyle olasılık ve vaatle dolulukları yüzünden kendi içlerinde amaca dönüşmüşlerdir. Alışveriş, bünyesinde pek çok potansiyel biçimi barındırır. Macera sarhoşluğu, arayış gizemi, kumar tehlikesi, yaratıcı çalışmanın getirdiği beklenmedik şeyler bulma şansı, dinsel inançta aşkınlık ve ön-sevişmenin şehveti, hepsi alışverişte mevcuttur. Herkesin alışveirş sevmesine şaşmamak gerek. Üstelik potansiyel heyecanı satın alma eyleminin sonrasına da uzatılabilir.
Birkaç yıl önce, Nick Bailey adlı on yedi yaşındaki bir delikanlı yeni aldığı Wii oyun sistemine öyle aşk duymuştu ki ambalajını açışını filme çekti ve yaşamı baştan aşağı değiştiren bu tür deneyimlerde yapılması gerektiği gibi, filmi YouTube'a yükledi. Ama kim bir ergenin yeni aldığı zımbırtısının paketini açışını seyretmek isterdi ki? Daha ilk haftasında 71.000 kişi söz konusu filmi izledi. Çok geçmeden sadece paket açma heyecanına adanmış bir çok web sitesi kuruldu. Ve böylece esas malın iki adım ilerisinde yepyeni bir alışveriş deneyimi ortaya çıktı.
Burada bahsettiğim vaka, alışveriş zevkinin malın gerçekliği ve kullanılırlığından kopuş eğilimine dair aşırı uç bir örnekti. Alışveriş artık arzu tatmininden çok arzunun kendi heyecanıyla ilgili ve bu heyecanın sürekli yenilenmesi gerekiyor. Alışverişin verdiği tatmin gittikçe azalıyor. Potansiyel daima sınırsız, ama alınan, seçilen şey daima sınırlıdır. Potansiyel bağımlısı için her orgazm, bir anti-orgazmdır. Sihirli tılsımın dünyeviliği ortaya çıkar ve aşka gelmiş alışverişçi bildik hüsran kaynağı kendisine geri döner. Müthiş şık giysiler çoğu zaman hiç giyilmez, muazzam zımbırtı hiç kullanılmaz, büyüleyici kitap asla okunmaz ve harika CD hiç çalınmaz...
Benim kişisel dürtüm, gizli ezoterik bilgiler edinme ve coşkuyu gizlice taşıma umuduyla kitap ve CD satın almak. Ama raflarım hiç çalmadığım CD'lerle dolu (hiçbiri ambalajında değil çünkü naylonu yırtmak, potansiyelin, önsevişmenin bir parçası). Ayrıca bir kereden fazla çalmadığım bir sürü CD var. Müzik hoparlörlerden yayılmaya başladığı anda CD büyülü haresini yitiriyor ve diğer CDlerden birine dönüşüyor. Kitaplarsa daha ucuz ve okumaları daha uzun olduğundan, elimdeki okunmamış kitap sayısı gittikçe artıyor. Yani kitap potansiyel pırıltısını altı hafta kadar koruyor ve ardından olası bir gizli irfan taşıyıcısından, bir külfete, bir serzenişe, bir utanç ve sıkıntı kaynağına dönüşüyor.
Gereksiz alışverişe getirilen çözümlerden biri, Koleksiyon diyerek meşrulaştırmaktır. Haliyle her türden koleksiyon hiç şaşırtmadan artış göstermektedir. Saplantılı CD ve kitap alıcısı için daha iyisi bile mümkündür: Bu şeyleri satın almak alışveriş değil "bir kütüphane oluşturmaktır".

Yazan: Michael Foley
Çeviren: Sadece çevirmen olarak kalmasını istediğimiz Algan Sezgintüredi
Beğeniyle okuyan ve tavsiye eden: Bendeniz

p.s. copy paste değil alın teri

Thursday, October 13, 2011

-Bora da geliyor mu? 
+ Ne Borası be salak mısın, bizimkilerle gidicez diyoruz işte
-Haa, tamam ben zaten.. öylesine.. 

örneğinde olduğu gibi gitgide küçülen cümleler olur ya blog, onlardan şu sıralar çok kuruyorum galiba.

Monday, October 10, 2011

BEN


Doğdum. Sena oldum. Senoş oldum. Pasin oldum. Senacık oldum. Senacım oldum. Haşimo oldum. Senaaaaaaaaa oldum. Senachen oldum. Senam oldum. Senağ oldum. Frau Pasin oldum. Sena Hanım oldum.
Ama bana sorarsan;
Ben hep Senayım. 
Ne olursam olayım. Hep Sena kalacağım.

Doğumgünüm kutlu olsun

Tuesday, October 04, 2011

biliyorsun, sana iyi haberlerle gelmeyi ben de çok istiyorum

filli çikolatam                                                                                 









hediye küpelerim






bilim kitaplarım






uzuuuun bir aradan sonra aldığım ilk çiçek