Saturday, September 29, 2007

yayınımıza güzel bir haber vermek için ara veriyoruz

istanbul üniversitesi radyo sinema televizyon bölümünün yüksek lisans programına kabul edildim!

Monday, September 17, 2007

Luciano Pavarottiyi kaybettik.


Cornelius bey demişler ki evden çıkarken yanına aldığın 3 şey nedir,olur da bir eksiğin olur,birşeye ihtiyacın olur, hemen koşup getireyim, yollarda kalmayasın demiş! Normalde ben de herkes gibi cüzdan,telefon, anahtar 3 lüsüyle çıkıp, sorumluluk sahibi normal bir insan gibi görünebilirim. Ama seni kandırmıycam blog,bi kere eğer birşey almayacağıma eminsem yanıma cüzdan almam, en azından para alıp, cebime atarım, cüzdan taşımam . Sonra evde zaten hep birileri olur, anahtar da almam. Büyük ihtimalle benim üçlüm MP3 Player,tripod, kamera ya da fotoğraf makinesi şeklindedir. Bu 3 lü,mp3 player aynı kalmak suretiyle güneş gözlüğü (ah evet paparazzilerden korunmak için, ehm, bir de gözlerimin güneşe alerjisi nedeniyle de olabilir tabii), ve de fırça uçlu stabilolarım ile yer değiştirebilir.



Sinemayı iyice boşladım şu sıralar; dur seyrettiğim iki filmi anlatıyim.


Simpsonlaaaaar.. oldu mu? olmadı tabii .. büyükler için yapılmış bir çizgifilme niye dublaj yapıyosunuz? Ben illa Kanyona gitmek zorunda mıyım? alla allaaa.. Üstelik tek şuursuz dublajcılar da değil. Komikserle ben dışında salonda bi tane büyük adam yok, olan da zaten çocuğunu getirmiş. Koltuklarda çocuklar için boy yükseltme zımbırtısı var felan. Bildiğimiz Simpsons işte sinema versiyonunun tek farkı uzun olması, güldüm gene güzeldi ama ben evde izlemeyi daha çok seviyomuşum onu anladım.







Gene çoluk çocuk salonlara doluştuğumuz bir film, Ratatuy. Bizim tek farkımız, çocuklarını filme getiren anneler yerine, annemizi getiren çocuklar oluşumuzdu. Bunu nasıl düşünemedim bilmiorum ama blog, annem filmden nefret etti! Üstelik dehşete kapıldı, tiksindi, hatta korkudan bir çok kısmını izlemedi. Çığlıklar attı, gözlerini kapattı...
Mutfaktaki fareler fikri ona pek sıcak gelmedi sanırım. Filmin sonunda herşey o ahçı çocuğun rüyası olsaymış, filmi beğenecekmiş gene de , ama olmadı, pixar bunu yapamadı..
Bana sorarsan ben çok eğlendim. Bir kere çizimler, grafikler harika! Yani bazı yerlerde gerçek görüntü mü çizim mi anlayamadım. Hikayesi gerçeküstü evet, ama çok iyi, çok komik. Alttan alta güzel mesajlar var felan, ve yine salonda çocuklar için koltuğun üzerine koyulan boy uzatma oturağı (adını şu an ben uydurdum böyle olmayadabilir) Bu filmle ilgili
söylemek istediğim birşey daha var, o da dublajının hiç rahatsız etmemiş olması, keşke orjinalini izleseydim diye düşünmedim nedense.. Film dediğim gibi güzeldi, yer yer güzel Paris manzaraları insanın interraile var mısın hacım? duygularını körükledi ama yine de filmden sonra yemek yemeye gidemedik :)




Factory Girl; olmamış olmamış olmamış.. Kesinlikle olmamış bir film. Madem kaldıramayacaksınız niye böyle işlerin altına giriyorsunuz.. Filmde ne olmalı düşünelim; sanat olmalı, ama yok; pop art olmalı, yok; bir dönemin sanat anlayışı olmalı, yok;factorynin nasıl bir yer olduğu olmalı, yok (çıplak bisiklete binen adamlar ve memelerini açan kadınlar dışında daha ilginç birşeyler olmalıydı diye düşünüyorum)
Edie nin Paris Hilton gibi bir aptal sarışın olduğu, zenginken parasını onla bunla yediği, sonra kötü yollara düştüğünü görüp bitiriyoruz filmi.. Siz siz olun fazla alkol tüketmeyin, çok sigara içmeyin, uyuşturucu kullanmayın temalı bir film.. oyuncular için iyi birşeyer söylenebilir aslında, hatta söyliyim Edie o kadar gerçek ki, Sienna Millerı tebrik ettim (şahsen arayıp tebrik ettim, you were so real dedim, andy nin numarası bende yok görürsen ona da selamımı söyler misin dedim, kapattı yüzüme)

Bir de vizyona ilk girdiğinde Cadıyla izlediğim Pan'ın Labirentlerini, geçenlerde Ecoşla izledim yeniden. Şimdi bir iki cümleyle geçiştiremeyeceğim kadar güzel çekilmiş bir film. Ama şunu söylemeyi bir vatandaşlık görevi olarak görüyorum, bu film bir çocuk filmi değil! şiddet içeriyor, hem de ağır şiddet içeriyor, çocuğunuzu götürmeyin!
Ama kendiniz gidin

Friday, September 14, 2007

Monday, September 10, 2007

Çocuk çok yakışıklı sayılmazdı ama havalıydı, kendinden emindi, rahattı, oturuşundan belliydi, o armut pufların üzerine serbestçe yayılmıştı, ilgi odağıydı, mantıklıydı, neşeliydi, bilgiliydi.. kadınlar üzerine konuşuyor üstelik kadınları ezici sözler söylüyor ve sözlerine kimse karşı çıkamıyordu, karşı çıkanı belli ki ağır bir mağlubiyet bekliyordu..
-işte bu hatun milleti böyledir abi, ben anlamıyorum yeaa, dedi.
kız işaret parmağıyla kafasını dürterek
- o minik beyninle anlamanı beklemiyoruz, dedi.

böyledir

başarı, hayatta sevilip sevilmemen için önüne çıkacak en büyük engeldir nokta.
hiç kimse itiraz etmez değil mi blog, ilkokulda 5 aldığında seni öpüp seven ailen 3 aldığında yüzüne bakmaz; hayatında ilk ve son kez fizik dersinden 0 (23) aldığını öğrenip bunu aileme nasıl söylerim diye düşünürken neredeyse bir arabanın altında kalıyor olmak yine de eve gidince bunu değil de fizik sınavını anlatmak, sıfır aldığını söyleyememek 4 aldım demek, hadi itiraf edelim hepimiz üniversiteyi başarılı olmanın yanında takdir görmek için de kazandık,yoksa çok ta farkında değildik akademik bir eğitim almanın ne demek olduğunun, kazanamayanların nasıl da aile meclislerinde hunharca çekiştirildiklerini gördük, onlardan adam olmayacaktı ama biz başarılı mükemmel ailelerinin biricik çocuklarıydık, çünkü o içine tükürdüğüm sınavı kazanmıştık (ama stresten vücudumuzda kırmızı noktalar çıkmıştı,kaşıntı başlamıştı, iğneler yemiştik, en yakın arkadaşlarımızla kavga edip sevdiğimiz ilgilendiğimiz hiçbirşeyi yapamamıştık, o ayrı, o kadar olur.) tatil olup eve geldiğimizde ilk sorulan sorunun alttan dersimin kalıp kalmadığı olması final dönemindeki uykusuz gecelerimin ayrı bir sebebidir, yalan mı? kaç dil bildiğini söyle der ailen, sen anlatırken göğüsleri kabarır, okulu uzatmamışsan söylerken gözleri parlar.
okul bitti, ne yapacaksın sorusunu hayatımın en büyük sorunu haline getiren şey gerçekten ne yapacağımı, nasıl para kazanıp nasıl yaşayacağımı düşünmem değil, nokta.
çünkü başarısız olmak istemiyorum, çünkü kimseyi hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum, çünkü aman o da gitti bi yerde okudu işte şimdi de girmiş bilmemnerde çalışıyo cümlelerinin öznesi olmak istemiyorum, çünkü babamın 6 yaşımdan beri hayatın zorlukları üzerine çektiği konferansların örnek cümlesi olmak istemiyorum, çünkü ilk zamanlarda etraftaki herkesten duyduğum sen akıllı kızsın, yaparsın ne var dert edicek cümlelerinin, bir başarısızlık ve bir şanssızlık sonrası, iğneleyici ses tonlarıyla önündeki son sınavı da geçemezsen (birden bire o akıllı kıza olan inanç kaybolmuş, o son sınavı da geçemeyeceğine hükmedilmiştir) neler yapabileceğin, nerde çalışmayı düşündüğün, niye böyle yetersiz planlarının olduğu sorularıyla yer değiştirmesini istemiyorum.
sizleri seviyorum, ama sizin bu şartlı sevginizi istemiyorum, elimden bir gelse, kaçıp gitmek istiyorum, noktalar...

Thursday, September 06, 2007

mülakatlar serisi 2: yüksek yüksek lisanslara ev kurmasınlar

sena: ya aslında okul bana çok uzak, her gün nasıl gidip gelirim pek bilemiyorum
hoca1: ya o hiç sorun değil gelirsin merak etme, bak ben de geliyorum her gün taa nereden
hoca2: o kadar çok var ki istanbuldan gelen, dert etme sen onu
sena: bilmem ki, yani sabah derslerini kaçırabilirim, ya da gece çok geçe kalabilirim
hoca1:ya yok öyle bişey, servisler var, atlar gelirsin hemen
hoca2: sorun olmaz merak etme
sena: peki madem.. (eskişehiri hatırla, evden 20 dakka önce çıkıp kantinde bir çay içmeye vakit bulabildiğin o günleri hatırla) ... yine de çok uzak!!

- - - -
-fade in-
hoca1: neden bu bölüm, neden bizi seçtin, ne yapmak istiyosun, nasıl olucak blablabla
hoca2: bu nedir, şu nedir, onu kim çekmiş, bunu kim yazmış, sen de düşünüyosun, niye böyle, bunu nasıl çekerdin, onu ne kadar biliyosun,blablabla
hoca3: blablablabalbalba
sena: şimdii.. blablablablablabalbalbalbalbalbalbalbalablablaba efendime söyliyim blablablabalbalbalablabalablabalbalabalbala biraz heyecanlıyım afedersiniz blablabla
hoca1: evet genel olarak iyi, akıllı bir kız.
sena: senin akıllı diyen dillerini yerim! oldu bu iş hafız!
-fade out-

- - - - - - -

aday: yüksek lisans sınavları için mi geldiniz siz de?
sena:evet
aday: benim de karnım çok ağrıyor.
sena: heyecandan mı?
aday: yok 1 kilo incir yedim, üzerine de su içtim, ondan
sena: .....?!!!... (sebep???)
aday: normalde beni hiç etkilemez, geçen kilolarca incir yedim ve üzerine su içtim 1 hafta bekledim hiçbirşey olmadı
sena: ..ee... evet, hayret doğrusu.. (kardeşim manyak mısın)
aday: ama şimdi çok fenayım, sürekli tuvalete gidiyorum , der ve gider
sena:(allahım sana geliyorum!!)
adayın yakini: aman kızım aklında olsun incir bir, kavun iki, ceviz üç, bunları yiyip üzerine su içme..
sena: evet doğru söylüyorsunuz tabii
adayın yakini: o ilk giren kız çıkmadı hala di mi
sena: yok biri çıkmadan diğerini almazlar zaten
adayın yakini: yok o içerde hala, çıkmadı
sena: (şaka mısınız siz ya sabah sabah) yok çıktı ben gördüm, hatta konuştum nasıl geçti diye sordum.
adayın yakini: hmm, iyi o zaman.. tuvalete doğru yüksek sesle bir seslenir ve adayın nasıl olduğunu sorar, sonra tekrar bana döner; aman kızım, bak aklında olsun böyle önemli günlerde incir felan sakın yeme
sena: amca bi daha incir yiyeni s.ksinler!

Tuesday, September 04, 2007

mülakatlar serisi 1: 3 saniye süren marmara divanı

hoca1: selaamınaleyküm!
sena: ha? eeöö.. aleykümselam
h1: osmanlıca biliyormuşsun,hadi bize divan edebiyatından bir beyit patlat!
s:üühüüüüüüü
h1: sizin sormak istediğiniz başka bir soru var mı?
h2: hayır hocam
s: bari bi mendil verin lan allahsızlar!!

Monday, September 03, 2007

bazı geceler uykuya dalamadığım zamanlarda Elvis'in başucumda gitarıyla Love Me Tender ı çaldığı, ona Frank Sinatra'nın da kendi şarkılarıyla eşlik ettiği, ve sık sık Edith Piaf'ın da katıldığı, uyuduğuma emin olduğu zaman Elvisin çok cool bir haraketle dumanlar içinde kaybolduğu, Frank Sinatranın saçımdan öpüp sakince kapıdan çıktığı ve Edith Piafın üzerimi iyice örtüp bir kelebeğe dönüşüp camdan uçtuğu doğrudur..