Sunday, December 16, 2007

daha büyük bir fincana koy aslanım!


yeni gözdem, tschibonun cafe lattesi, kokusu, tadı.. enfes.. umarım düzeyli bir ilişkimiz olur, bokunu çıkarmam..

Wednesday, December 12, 2007

Deli Kadir mode : on!

Bak aslanım! diyip omzundan tutucaksın sertçe oturtucaksın geri! Yeter ulan! diyceksin..

Biz Eskişehirdeyken;
-Birbirimizi her gördüğümüzde (özellikle kız arkadaşlarımızla) sarılır öpüşürdük!
-Sokaklarda yürürken bağıra çağıra şarkı da söylerdik, dans ta ederdik!
-Okula giderken düğüne gidermiş gibi süslenen kızların yanında, eşofman ve at kuyruğuyla oturur, kendimizi kötü hissetmezdik!
-Yağmurun, karın, baharın, gecenin anlamları vardı, bunları bilirdik ve saygı duyardık!
-Kantine gidip çikolatalı süt alırdık, utanmazdık!
-Artislik yapmazdık, bilmiyosak bilmiyoruz derdik, birbirimizi helo melo diye selamlamazdık,türkçesi varken ingilizcesini kullanmazdık ama almancasını rusçasını bile bilirdik!
-Sinirlenirsek küfür de ederdik! Aklı başında cici kız mesajı vermek için kıçımızı yırtmazdık!
-Seviyosak söylerdik, sevmiyosak yine söylerdik, kıvırmazdık!
-Kahkahalarla gülmek için içeri odaya gitmezdik, telefon konuşmalarımızı cia başkanı arıyormuşcasına gizlemezdik, arayana ortamdakilerin selamını iletirdik, büyük ya da küçüklere örnek olmak ya da yaranmak gibi bir derde sahip değildik!
-Yapabilirsek yapardık, yapamazsak yapamam derdik, kimseye yalvaramazdık, kimseyi yalvartmazdık!
-Uzun topuklu çizmeler giymezdik!
-Birbirimizin saçına biz fön çekerdik, makyaj malzemelerimizi, kremleri, yeni bulduğumuz, duyduğumuz bir güzellik sırrını paylaşırdık, kendimize saklamazdık!
-Yöresel kelimelerle, şiveyle dalga geçmezdik!
-Hiçbirimiz hanımefendi olmak zorunda değildik, istersek yemek yerken ağzımızın içindekilerini karşımızdakine gösterirdik, istersek bacakları bitiştirip otururduk ama bu hiçbirimizi daha iyi ya da daha kötü yapmazdı!
- Bir ödev, ya da öne/geriye alından bir sınav tarihini birbirimize duyururduk, fotokopileri kendimize saklamazdık, not isteyene verirdik, vermeyenden hiç hoşlanmazdık!
-Bir yerde yemek yedikten sonra çayları bedavaya içeceğimizi bilirdik!
-Kimseden korkmazdık! İstediğimiz saatte istediğimiz yoldan geçme hakkımızın olduğunu bilirdik!
-Yanımıza gelip birşey soran, ya da konuşmaya başlayan bir insana dilenci, sapık muamelesi yapmazdık! Tanımadığımız birine gülümseyebilirdik!Günaydın , iyi akşamlar diyebilir, çocuklara el sallayabilirdik! Birşey ister belki diye insanlardan tırıs tırıs kaçmazdık!
-İnanırdık, inanmazdık, ama dalga geçmezdik, aşağlamazdık!
-Hepimizin cebinde üç kuruş ta olsa, paranın lafını, hesabını kesinlikle yapmazdık!
-Toplu taşıma araçlarında, yollarda insanları ezerek ilerlemeye çalışmazdık! Yaşlıları oturturduk, güzel otobüs sohbetleri yapabilirdik! İstemezsek kulaklıkla camdan dışarıyı da izleyebilirdik ama uyur numarası yapmazdık!
-Birbirimizi görmeyince gerçekten özlerdik! Ve bunu da söylerdik!
-Cool görünmeye çalışmazdık, şekile şemale yalan cilalar çekmezdik! Kasım kasım kasılmazdık!
-Cümlelerimizin sonunda tamam mı? derdik, bir şeye inanamayınca gerçektende mi? derdik, ohaaa bi küfür değil şaşırma biçimiydi, kimse de bu laflarla dalga geçmezdi. Çünkü biz birbirimizin "hacı"sıydık!!

şimdi, dağılın ulaann!!!

bunu söyledikten sonra, herkes korkuyla kaçarken, o hüzünle kameraya döner, beyaz atkısını şöyle bir düzeltir ve "ne biliyim olum, çocuklardık, parlak yıldızlardık o zaman.." der

-fade out-

Monday, December 10, 2007

she fuckin hates me!! trust!

-seni seviyorum (ahh hep böyle mi başlar ya)
birkaç gün sonra..
-böyle dememi istediğin için böyle dedim..

bir akrabamızın ölüm haberini aldıktan sona..
- herkes ölür, başın sağolsun felan demiycem

+seni özledim
- ben bu günlerde biaz yoğunum...

-seni çok özledim haftasonu görüşelim mi?
+benim çalışmam gerek haftasonu.

ertesi gün..
-seni çok özledim haftasonu görüşek ya?
+benim çalışmam gerek demiştim ya dün
- haa ..

ertesi gün..
-seni çok özledim ya haftasonu bişeyler yapıyo musun?
+çalışıyorum!
-anladım tamam, triplerini çekemiycem hiç!
+ ???

+nasıl yani sen bir zamanlar benimle birlikteyken aynı zamanda başka biri de mi vardı??
- tartışmak istemiyorum, lütfen tartışma çıkarma!

beni ağlarken gördüğünde..
- şimdi ne oldu diye sorardım ama kavga felan ederiz boşver en iyisi hiç sormıyim di mi?

bir kaç gün telefonlarına başka işlerimden dolayı cevap veremedikten sonra arar..
-hayatında biri olduğunu düşünüyorum, biliyorum, ben sana karışamam ama böyle biri olursa yine de ilk benim bilmeye hakkım var!
+öyle biri yok, blabla oldu o yüzden açamadım
-bak böyle birşey olursa bana mutlaka söylemelisin
+ sen bana zamanında söylememişin??
-yine kavga çıkarmak mı istiyosun??!!!


acilen dışarı çıkıp, bir ödev için kitap almam gerektiğinde..
- blablablablablablablabla (yaklaşık 4 saat boyunca farklı konular hakkında hiç susmadan konuşma diyelim)
- beni uzanarak değil de oturarak dinlersen sevinirim, sana birşey anlatıyorum, bana saygı göster!
akabinde düzün oturulur..
- uff yaa 4 saat olmuş, ne çok konuştum çenem ağrıdı! neden beni susturmuyorsun??!

-çok sıkıcısın..

yaklaşık 2 saat boyunca konuştuktan sonra
-seninle konuşmayı özlemişim ya..

fazla parası olmdığını bildiğimden pahalı olduğunu düşündüğüm bir yere giderken
+buraya gitmesek te olur aslında
-bugün sana bu şu kadar para harcadım.. ve ayrıntılı bir hesap raporu çıkarılır


gelecek kaygılarımdan bahsetmek üzereyken birden sözümü kesip
- sen kıçını sağlama almışsın boşver

+sana çok önemli birşey anlatmalıyım!
- valla şu an çok uykusuzum, sonra anlatırsın

+çok kötü bir gün geçirdim konuşalım mı?
-ben çok yorgunum yeeaa

+bugün süper birşey oldu!
- ya onu bırak asıl bana ne oldu.. blablablablalba

-şımarıksın!

-paragözsün!

-sen tuzaksın!

-seni bir daha görmek istemiyorum!
birkaç gün sonra..
-naber?
+naber mi??
-tamam sena anladım, yine kapris yapıcaksın hiç çekemem seni, tamam konuşmayalım!
+ ??
ertesi gün,
- naber?


-beraber birşeyler yapalım yaa, bu yaz tatile felan gidelim..
+olabilir belki..
planlar yapılır.. birkaç gün sonra
+ben gelemiycem sanırım tatile
- ha tamam ya ben zaten nurilerle gidicem, konuştuk ayarladık biz
+ ..

-naber napıyosun?
+şunu yapıyorum, bunu yapıyorum blablabla
-eheheee
+ehehe
-ee napıyosun bakalım?
+ ???????????

- salı günü akşamı x'in göterisine gidiyoruz, herkes orda olucak, sabahlıycaz, beraber gidelim
+aaa süper! ben de gelmeyi çok isterim ama bi izin alayım bakalım
yalvaryakar izin alındıktan sonra salı günü öğlen
+ e hadi gitmiyomuyuz?
- ya ben gitmiycem yaa..

- haftasonu şuraya gidiyouz, süper olucak, sen de gel, çok eğlenicez
+ eh tamam, bi soruyim bizimkilere
haftasonu gelir
+ya ben konuştum geliyorum
- nereye?
+e dedin ya şuraya gidicez diye
- aa unuttum ben onu yaa
+hmm...

-tamam artık bir daha aramıycam seni
+tamam
-bi de tamam diyo!!

- birbirimizi görmesek daha iyi olucak sanırım!
+evet bence de!
2 gün sonra
- naber? napıyosun bakalım?
+ görüşmeyecektik hani? öyle demeiştin?
- ne zaman? yaa ben çok uykuluydum ne söylediğimi hatırlamıyorum ki..


-şöylesin böylesin!
ertesi gün
-ya benim kafam iyiydi, ne söylediğimi hatırlamıyorum..
+...

-şöyle oldu böyle oldu şöyle oldu böyle oldu..
+ bana da böyle oldu
- uff ne kadar problemlisin ya, bıktım artık bu halinden!
+hrrr


-sena, seni seviyorum..
+SİKTİR GİT!

Friday, November 30, 2007

kalinka kalinka kalinka maya

bir insanın adı şehbenderzade filibeli ahmet hilmi efendi olunca, o insan otomatikman eddebiyatla ilgilenir, sanatla ilgilenir.. manav olmaz mesela. ve evet amak-ı hayali okumaya başladım.

hoşlanabileceğim tüm erkeklerin zaten daha önceden kapılmış olduklarını keşfettiğimden beri ben de kimseden hoşlanmıyorum.

eski bir belediye otobüsünün motoru gibiymiş kalbim.

son iki haftada 2 iş teklifi aldım, ikisini de kabul etmedim, biri bi dizide reji asistanlığıydı, tam zamanlıydı, okula gitmem sınavlara girmem gerektiği için kabul etmedim manyak gibi! ikincisi 5 günlük bir işti, plastik boru fuarında ingilizlere çay, kahve kurabiye servis edip günde 100 lira alıcaktım, söyledikleri vakitte, allahın siktirettiği bi yerdeki tüyapa gidemeyeceğim için kabul etmedim.

beni anlayacak ve sorumluluk üstlenebilecek insanlarla tanışabilsem ve çalışabilsem, çok güzel filmler çekebileceğimi düşünüyorum..

düşünüyorum,düşünüyorum, düşünüyorum.. mütemadiyen düşünüyorum...

dağılan şeyleri toparlamakta iyi olmadığımı farkettim ...bu kendi hayatım olsa bile..

miss potterla acıtatlı hayatı izledim.

Change your heart
Look around you
Change your heart
It will astound you
I need your lovin'
Like the sunshine..

Saturday, November 17, 2007

sıkıntı-patlama ve neden bilmem gregor samsa...

sabah kalktı,yatağında doğruldu,sırtını kaşıdı.. etrafına bakındı.. burası onun evi değil, bunu bir kez daha düşündü... canı orada olduğu için yapamayacağı şeyler yapmak istiyordu... ama en çok ta yalnız kalmak istiyordu... öyle özlemişti ki yalnız kalmayı artık bu özlemden dolayı hiçbirşeyin tadına varamıyordu, kendisiyle bir kaç gün başbaşa kalbilse, belki yaşadığı hayatın akışına kapılıp, herkesle beraber kocaman bir yokuştan aşağı yuvarlandığını hissetmezdi... iç sıkıntısı içinde öbürünün yanına gitti, oturdu... bugün evdemisiniz yoksa bi yere gidicek misiniz dedi... yok işimiz bütün ün evdeyiz bi yere gitmiyoruz dedi... kısık sesle gitsenize dedi... öbürü sesini yükselterek çok istiyosan sen git dedi... doğru diye düşündü madem çok istiyorum ben gideyim... tekrar sıkıntıyla ayağa kalktı, sırtını kşıdı... gidecek bir yer düşündü... bulamadı... gidecek başka bir oda düşündü... bulmadı...



hani yaşlı nineler dedeler olur ya, sürekli eskiyi anarlar ve bugünden şikayet ederler. "eskinin üzümleri böyle değildi, bi tanesi böyle erik gibi, nasıl tatlı, sulu olurdu...", " benim genç kızlığımda bir kumaşlar vardı, saf ipek, o ne desenler, o ne renkler..", "bizim zamanımızda komşuluk diye birşey vardı, herkes birbirinin halini hatırını sorardı.." v.s....
ben de böyle ihtiyarlar gibi, tutunmuşum bastonuma, eskişehir de eskişehir.. böyle olmak istemiyorum ben ya, tamam güzel günlerdi ve bitti! bunu kafana sok kızım, üniversite bitti, arkadaşların gitti, kendi küçük güzel dünyan iğne batırılmış balon gibi söndü ve uzalara fırladı... sen şimdi burdasın, bu şehirdesin, bu evdesin, bu okuldasın... bunu kabul et, ve buna alış.. çünkü durumun bu, istesen de istemesen de...

Wednesday, November 14, 2007

aslında sabah hava çok soğuktu, hatta kalınca giyinmiştim
aslında vapurda içeriye oturucaktım
aslında editors dinlemeye karar vermiştim...

fakat hava birden açtı, dışarı çıktım.. karşımda, inanmazsın, uçan kuşlar, martılar; yeşil tatlı bir bahar havası ve de gülen şen sevdalılar vardı...
kulaklığımı çıkardım...


puslu kıtalar atlasını bitirdiğimde yaklaşık yarım saat yerimden kalkamadım... hakkında tüm söylenmiş yazılmış şeyleri ve de niye bu adar popüler olduğunu anlıyor ve de hak veriyorum..bu arada bi kitap daha okudum ama o yalan oldu.. şimdi de kaybetmeye övgüyü okuyorum..

çimen de özler mi insan? bildiğin yeşil halı gibi çimen.. nerde var bu çimenden? gidip bulayım o çimeni, oturayım üzerinde gezineyim, uzanayım, koklayayım hatta.. o derece özledim çimeni..

Monday, November 05, 2007

remember remember, the fifth of november...

gazete okumuyorum...
"... bir kaç camın kırılması, bir kaç evin yıkılması, bir kaç kürtün ölmesi beni üzmez valla.. nedir ben durmadan artan tirajıma bakarım.. ha 20 yıldır nerdeydin, bu terör örgütü dün kurulmadı dersen orası da beni zerre ilgilendirmez, zaten ben bugün hakkında atıp tuttuğum birinin yarın öbür gün kıçını da yalayabilirim ve buna kimse de gıkını çıkaramaz.. e kovarım?! bütün gazeteler benim abicim, yazılı basın değil sadece, medya benim, ben ne istersem onu öğrenir bu halk, zaten ötesine de karışmaz, sormaz, hah getir haberleri, neymiş kaç şehit? gir maşetten, evet manşetten ama sürmanşete konulacak bir kaç meme ve popo resmi için haber uydurman lazım,eskiden arka sayfadakiler yeterdi şimdi o da yetmez oldu.. ama tecavüz haberleri 3. sayfada hadi koç, hadi yazın bakalım.. işimiz bu yazmak.. evet tirajlardan memnunum, renkli gazete seviyo bizim halkımız..renkli büyük resimler olucak.. zaten sadece resimlerine bakıyolar, yazıları pek okumuyolar.. e okusalar halimiz ne olur hafız .. yazı yok ki adam gibi.. hohahohahaa.. "

televizyon izlemiyorum...
"... ölü ve yaralı sayıları benim için loto sayıları gibi mirim.. her gün çıkıyo spikerlerim, bu kadar insan öldü diye anlatıyo, ölenler türkse arkaya dayıyoruz duygusal müziği, ana baba feryatlarıyla, kulağıma mozarttan tatlı geliyor vallahi, haber aralarına reklam almaya başladığımızdan beri, reytinglerimiz hiç bu kadar fırlamamıştı.. dakika dakika ölü haberi.. anında görüntü, anında sevinç, tabi gebersin puştlar!.. ne olmuş, yok talan mı etmişler kürtlerin dükkanlarını, yağmamı olmuş.. vallahi onları da haber yapıyorum, kaykaya binen köpekten sonra.. hoohohohahahahaaaha.. habercilik zaten riskli iş, baktın diğer kanalların ilk haberleri daha iyi çıktı, hemen giriyorum bi manken kavgası, koy ordan deniz akkayayı.. millet rahatlasın biraz.. heeheeee.. yok vallahi zor iş, şimdi eğlence programlarını kesicez, zaten tutmuyodu, iyi oldu bahane oldu... bizim çocuklar işini bilir, her programın başında bi 15 dakka bunu konuşsak.. bak sana diyorum vallahi işlerini biliyor bunlar! siyahlar giyip çıkıyorlar bir de, kadın programlarından memnunum tabii.. yahu hepsinden memnunum, halkımız sağolsun, çok değer veriyorlar.. diziler felan yapıyoruz, pop yarışmaları...her gün izliyorlar... yahu zaten her gün bir şey olur, olmadı biz yaratırız icabında.. şimdi popüler olan neyse, onu yapıcaksın, bu iş böyle gider, bizim çocuklar diyorum bak sormuyosun bile kim onlar, kimse sormadıkça, bizim işler tıkırında gider.. "

eğer bugünleri birşeyleri havaya uçurmak için uygun günler değilse, bilemiyorum hangileri uygundur...

eğer birilerinin toplanıp birilerini öldürmesi gerekiyorsa, bütün şu başkaldıranlar, sokaklarda slogan atanlar, dağlara çıkanlar, gelin hayatımızı kontrol altına alırken purolarını tüttüren şu utanmazları devirin koltuklarından.. biraz rahat nefes alırız hiç olmazsa, hayatımızı yaşarız..

Wednesday, October 24, 2007

elimi tuttu önce, ne yumuşak ne küçük ellerin var dedi, sonra romantik bir şekilde hiçkimsenin, pınarın bile, böyle küçük elleri yoktu dedi.. pınar kim dedim? halasının kızıymış, çok minyonmuş, onun bile elleri böyle değilmiş..hmmm, peki sağol dedim..
*

gurbete kaçacağım diye bir şarkısı var ya yeni türkünün, bir daha dinlememeliyim, sanırım yarın bütün gün dinliycem..
*

önceki hayatında teletubbies olan biri var mıdır acaba? varsa bile önceki hayatında tinki winki ya da lala olan biri şimdi nedirki?
*

dünyanın en kolay bulunacak oyuncusunu arayıp bulamamak da benim kaderim heralde..
*

bugünlerde gül kokusunu sevmeye başladım, ama gülsuyunu değil, orda ince bir çizgi var, çiçeğin kokusunu diyorum ben.
*

bu sefer blog, çok kararlıyım, kendimi göstericem! öyle kenara köşeye çekilmek yok! yumruğumu masaya vuruyorum artık!! gözlerinin içine içine bakıcam, evet, yüzüne dik dik bakıcam, hatta yanlışlıkla olmuş gibi çelme takıcam, omuz atıcam,ayağına basıcam, saçını çekicem, burnunu sıkıcam, gözünü oyucam.. ama bir şekilde beni fark etmesini sağlıycam! en azından bu dünya üzerinde benim de yaşadığımı öğrenicek, güldüğümde çıkan gamzemi görücek, yüzüme sonradan eklenmiş gibi duran burnuma bakıp gülücek, belki de bunları farketmiycek, ama söylediğim bir şey dikkatini çekicek, bir espri yapıcam ona gülücek, bir müzik mırıldanıcam eşlik edicek, çok kararlıyım blog, bu sefer tamamdır..
*

bütün güllerden derin, bir sesi var gözlerinin...

Saturday, October 20, 2007

biraz biraz

bi düşün en son ne zaman biri sana aferim benim çocuğuma dedi?? işte insan küçüklüğünü böyle şeyler yüzünden de özlüyor..

babannemle aynı odada uyumaya o kadar alıştım ki, gece rüya görmesi, konuşması, hadi ordan git diye rüyasındaki hayali kişilere kızması, bağırması,sabah uyanınca hiçbirşey hatırlamaması.. ilgiyle onu dinliyorum geceleri, ona dönüp uyuyorum.. artık tek başıma bir odada uyuyamam sanırım, bu arada birinin uyuması da çok ilginç bişey.. uyku ne lan?..

tereyağını koklayıp şöyle dedi: smells like human...
*

"şimdi sana birşeyler anlatıcam ama ne kadarının gerçek ne kadarının yalan olduğunu sen tahmin edeceksin..." döverim ben bunu!

eğer ana caddeye çıkmayıp ara yoldan geçersen, hemen okulun çaprazındaki apartmanın 2. katında camda oturan bir teyze göreceksin, o teyze felçli, evden hiç dışarı çıkamıyor, çoğunlukla camın önünde oturup sokağı izliyor.. onu her gördüğümde el sallıyorum o da sevinçle bana el sallıyor... bazen göremiyorum camda, içime bir ateş düşüyor, söylemek bile istemiyorum ama, birşey mi oldu diye korkuyorum, ertesi gün gene geçiyorum ordan, görüp rahatlıyorum..

o kadar uzun zamandır film izlemiyorum ki, söylesem inanmazsın..

bazen eskişehirdeki hayatımı düşünüyorum, sonra burdaki hayatımı düşünüyorum ve anlayamıyorum: nasıl indiana jonestan bir saksı çiçeğine dönüştüm??

insanlar bana eskiden beri okulu bitiremezsen/ iş bulamazsan bir pastane açarsın diyolardı, o zamanlar hoşuma giden bu söz şimdi inceden sinirime dokunuyo.. ne demek lan iş bulamazsan, okulu bitiremezsen..

ağzını hayra aç lafını duyunca istemsiz bir şekilde aklıma esneyen bir adam gelir

bazen yetenekli değil sadece taklitçi biri olduğumu düşünüyorum

ben de facebooktan ilkokul arkadaşlarımı buldum, ama bunu hayatımın en önemli olayı haline getirmemeye karar verdim

bi kere mandalina yiyosun, 2 saat ellerin kokuyor...

eğer bir insanı sevmediysem, ve beni sinirlendirirse onu çok pis göt ederim, öyle ki, ağlatırım yani...

benimle birlikte bilimsel hazırlık alan insanları şöyle bir inceleyelim:
-hocayla konuşalım da biz o ödevi yapmayalım
-biz film çekmeyelim daha bişey bilmiyoruz
-ben at yarışı oynamaya gidicem, ders kaçta bitiyo?
-zaten bilimsel hazırlık alıyorum, 1 yılda kalsam, 4 yıl askerlikten yırtmış oluyorum

film kiralamıştım galiba 2 aydır filmler bende duruyor, korkudan geri götüremiyorum filmleri...

so kiss me and smile to me, tell me that you ll wait for me, hold me like you ll never let me go...

bişey diycem ama gülme blog, evde sabahları felan sabahlık giyiyorum, çok ta şahane bişeymiş! erkek olsaydım da kesin robdöşambır giyerdim.

lise 2 deyken yakup diye bir arkadaşım vardı, o zamanlar polisler sık sık akmar pasajına gelip siyah tişöt giymiş ergenleri satanist diye toplarlardı, yakup ta öyle bir çocuktu, ve bu ancak metal müzik gruplarının kasetlerinin kapaklarında görebileceğin şekiller çizer, isimler yazardı.. işte o zaman benim için sena's room yazmıştı ve ben onu kapımın dışına büyük bir gurur ve başkaldırı hissiyle yapıştırmıştım.. evet, hala orda, rengi ruhsarı solmuş kağıda yazılı dandik sena's room yazısı.. yakup şimdi naapıyodur acaba onu merak ediyorum...

bunu uzun süre düşündüm de, hayatım boyunca hiç istediğim gibi bir fotoğraf çekemedim

ve bir şey daha; hiç istediğim gibi bir film de çekemedim...

dolunay! naber?

kıskanç biri değilim ama güzel çekilmiş bir düğün videosu bile görsem anında kıskanırım...

baudolinoyu bitirdikten sonra uzun zaman kitap okuyamamıştım, hem sindiriyim diye biraz beklemiştim, hem de benim dışımda gelişen olaylardan vakit bulamamıştım, şimdi puslu kıtalar atlasını okumaya başladım, popülerliğinin geçmesini uzun süre beklemiştim, baktım epeyi duruldu, zaten bilenler arasında da klasikleşti, artık okuyim dedim..

uzun ve güzel kitap eleştrileri yazdığım, onları tüm sınıfa sunduğum, kendimden ve bildiklerimden emin olduğum zamanları özledim..

bunu kimseye söyleyemiyorum çünkü herkes garipsiyo ama aslında istanbulu o kadar da sevmiyorum ben... daha doğrusu istanbulda yaşamayı, hayat bu kadar zor olmamalı...

ben çok küçük şeylerden bile mutlu olabilirim; örneğin bit gibi, pire gibi...

yorganla yatma zamanı gelince içimi bir sevinç kaplıyor! bayılıyorum yorgana sarılıp uyumaya, ne pike ne battaniye, soğuk havalarda yorganla yatmanın tadını hiçbirşeyde alamadım!

Thursday, October 18, 2007

00:42

she's a fool and don't i know it?
but a fool can have her charms
hepimiz sevecek birini arıyorduk aslında, hepimiz değer verecek, verdiğimiz değere değecek birini arıyorduk.. iyi ya da kötü sadece bizim olacak, güvenilecek, bağlanacak, tutunacak birini arıyorduk..
i'm in love and don't i show it?
like a babe in arms
aşık olmak istiyorduk çünkü ve de korkmadan aşık olmak istiyorduk...
love's the same old sad sensation
lately, i've not slept a wink

acı çekmek, karamsar olmak değildi istediğimiz.
since this silly situation
has me on the blink

gözlerini kaçırmak, konuşurken yanakların kızarması, o karın ağrısıydı beklediğimiz...
i'm wild again, beguiled again
a simpering, whimpering child again
bewitched, bothered, and bewildered am i
kendimizi aşkın kucağına bırakmak istiyorduk..
couldn't sleep, wouldn't sleep
then love came and told me i shouldn't sleep
aşık olmak ve bununla mutlu olmak istiyorduk..
bewitched, bothered, and bewildered am i
mutlu olmak istiyorduk.. bu kadar zormuydu?
lost my heart, but what of it?
she is cold, i agree
she might laugh, but i love it
although the laugh's on me
yalnızlıkla ezilen yüreğimize bir eş arıyorduk, mutlu olmak kadar mutlu etmeyi de düşlüyorduk, bu düşlerin bile dudaklarımıza kondurduğu gülümseme, gerçek sıcaklığıyla kalbimizi ısıtamaz mıydı?
i'll sing to her, bring spring to her
and long for the day when i'll cling to her

güzel düşler gerçeğe dönemez miydi? birine güvenmek, inanmak, gözlerini kapatıp sevmek bu kadar zor muydu? gerçekten imkansız birşey mi istiyorduk?
bewitched, bothered and bewildered am i
hepimiz bir olay ya da süreç sonucunda anladık ki, kalplerimiz hareket edemiyecek kadar yorgun ve çekingendi.. o kıpırtılar sadece birer düşten ibaretti. gerçek hayat yalnız ve soğuktu...
bewitched
hep ileride bir gün diye gizli bir umutla
bothered and bewildered am i
sonunda göçüp gideceğiz bu dünyadan...

alışmaya çalışmalar

spiralli defter, saç topuzu, fermuar ucu, not dosyası ve günlük hayatınızın parçası olan, masum görünüşlü pek çok alet....
bugün dostlarım, size bu aksesuvarlarla yaşanmış korkunç bir olayı anlatacağım...
herşey güneşli güzel bir günde başlamıştı..
Kurbanımız başına geleceklerden habersiz, okula gitmek için sabah erkenden yola çıkmıştı.
Eminönündeki kalabalık tramvay durağında sessizce ve sabırla bekliyordu, tramvay gelip kapı açıldığında, içeri hücum eden kalabalığın arasında buldu kendini..
Aslında bu çok dolu bekliyip bir sonrakine bineyim derdi ama derse yeteri kadar geç kalmıştı...
Dostlarım! tek düşüncesi sevgili hocasına ve biricik sınıf arkadaşlarına kavuşmak olan, bu masum, bu saf, bu ülkemizin geleceği, adeta bir güneş gibi parlayan genç kızımız, sonunun bu kadar acıklı olacağını nereden bilebilirdiki...
Sıkışık tramvayda , insanların arasında, tutunacak bir yeri ile olmadan kalakalmıştı!
İşte o anda, tam da o savunmasız anda, sinsi bir dosya tarafından dürtülmeye başladı!Dosyanın sahibi küçük çocuk dosyasını başka tarafa geçiremiyor, özür dilercesine bakıyor, ama genç kızımızı dürtüp duran bu dosya bu hain eyleme son vermiyordu!!
Derken önde saçlarını atkuyruğu yapmaya çalışmış, fakat halk arasında tavuk götü denilen bir şekilde, o az saçı toplanınca havada kalan bir kız beliriyor, o dikilmiş saçlar genç kızımızın burnuna burnuna geliyor,(tabii kendi topuzu da arkadaki birinin suratına boink boink diyerekten vurmakta) hapşurmakla gıdıklamak arasında gidip gelen genç kızımız yaşadığı bu ani duygu değişimine dayanamayıp burnunu kaşımak ihtiyacı duyuyor ve işte o anda olanlar oluyor.. Kızımızın elindeki spiralli defterin spiralleri yanındaki adamın tabiri caizse gözünü oyuyor! Adamın dehşet içindeki çığlıklarıyla kolunu kaldırması ve montunun fermuarının ucunun kendi yanındaki adamın canını yakmasıyla birlikte zincirleme acı çektirme operasyonu başlıyor!
Tabi tüm bu olanlar 3 metrekarelik biryerde yaşanınca ve yaklaşık 30 kişi buraya sığmaya kalkışınca, olanlar üstesinden gelinmez bir karmaşaya neden oluyor.
İşte o sırada bir bayan sesi şöyle bir anons yapıyor : Kapalıçarşı Beyazıt
Kendini zar zor dışarı atan kızımızın dudaklarından tek bir cümle dökülüyor... ...mına koyimm böyle şehrin...

Sunday, October 14, 2007

batabilirsin dünya..

sana bir sır vericem blog, yaklaş biraz, eğil şöyle, sessiz ol kimse de duymasın, önemli bişey : bu dünyadaki en son iyi kalpli insan benim
inanamazsın ama öyleymişim, ben de yeni öğrendim.. biraz kötü oldu evet şu an ağlıyorum.. yok sevinçten değil, evet canım kalbimi fena kırdılar.. ve evet dünyanın en son iyi kalpli insanının kalbini kırdılarsa ne diycez... rod steward'dan, just the way you look tonight ı dinleyerek.. batabilirsin dünya.. batabilirsin artık...

Sunday, October 07, 2007










Dreamgirls, 3 Afro-amerikalı diye tabir edilen zenci kadın şarkıcının kurdukları grupla Amerikadaki ırkçılığa rağmen yükselişlerini, kendi içlerindeki çatışma ve bölünmeleri, özel hayatlarını konu alan bir müzikal. Aman ne güzel. Yani müzikal olarak hakikaten çok güzel, kadınların sesleri zaten mükemmel, şarkılar mükemmel, şovları (maymunluk değil, şarkıyı sunum biçimleri) gerçekten iyi.. Fakat filmde şöyle bir gariplik var, yönetmen senaryoyu aralarda bir iki sayfa atlaya atlaya çekmiş!Aaa siz ne zaman sevgili oldunuz, bunlar ne zaman evlendi, ne ara çocuk doğurdun, öyle mi olmuş , bu nerden çıktı gibi ani hızlı değişimlere ayak uyduramıyabiliyor insan.Bu arada Jenifer Hudson Beyonce'u cebinden çıkaracak bir kişiymiş (bu arada beyonce benden sadece 2 yaş büyükmüş! höh!) zaten yardımcı kadın oyuncu akademi ödülü alarak akademideki arkadaşlarında aynı fikirde olduğunu göstermiş.. film için söylenecek fazla birşey yok bana göre ortalama bir film, güzel müziklerle güzel vakit geçiriyorsunuz o ayrı, benim gibi film dinleme huyu olanlar varsa bir adet edinmeliler..






Clint Eastwood'un yönettiği, flags of our fathers'ın ele aldığı savaşın bir de öbür tarafını gösteren film. Ben foof. ı izlemediğim için karşılaştırmalı bir fikir sahibi olamıyorum ama iwo jimadan mektuplar benim beklentimi tam karşılamadı. Aslında övgüye değer çok kısmı olmasına rağmen bence filmde ruh yoktu, bunu söylemek istemezdim ama sanırım bunun sebebi bir amerikalı tarafından çekilmiş olması. İlk olarak müzik; film bittikten sonra aklımdan çıkmayan o güzel, dingin müzik, sonra renkler, filme hakim o solgun tonlar,sonra filmin japonca olması (ya neolacağıydı) sonra Ken Watanabe (hmm), insancıl japonlara karşılık teslim olan japonu vuran mal amerikalılar.. böyle gider tamam ama filmde tam olarak ne görüyoruz, daha doğruu ne hissediyoruz? bana ne hisettirdi bu film? evet japonlar için üzüldüm, gerizekalı gibi kendilerini öldürmelerine kızdım, ama herşey yüzeysel.. aslında iwo jimada amerikan askerleri bayağı dökülmüşler, film boyunca kaç kişi nerde kaldı, kim nerde öldü, toplam kaç adamınız var 20 tane gibi görünüyo öl öl bitmiyo türünden kafa karışıklıklarıyla karşılaşsam da 2. dünya savaşı esnasında değersiz bi kayalık olan iwo jima, iki saate alırız hacı görüşündeki amerikalıları bayağı zorlamış, bunun nedeni de o kazdıkları tünellermiş, son olarak şunu eklemek istiyorum ki Ken Watanabe.. evet..



en güzelini sona sakladım blog, the history boys, kendini aştı, büyüdü büyüdü, süper bir yer edindi gözümde.. bunun nedenlerinden biri o bayıldığım british english olabilir mi? olabilir . bir diğer neden böyle bir lisede eğitim almak için pek çok şeyi feda edebileceğim gerçeği olabilir mi? olabilir.. oyuncuların doğallığı, klasik bir erkek sınıfını belki garip bir benzetme olucak ama hababam sınıfı kadar rahat oynamış olmaları olabilir mi? kim bilir? günlerin getirdiği, senin yitirdiklerin, insan heep umud eder biliyorsun bunuuu.. tamam, susuyorum, bu filmi cidden sevdim.. ben bunu seviyorum çünkü, iyi derslere girmeyi seviyorum, (derslerde piyano çalıp fransızca da konuşuyolar üstelik!)bu benim kanımda var, kütüphaneleri seviyorum, filozofları ve edebiyatçıları seviyorum sonra bilgili insanları seviyorum. hatta bilgili birine ukala olma hakkı tanıyorum birazcık.. neyse konudan fazla uzaklaşmıyim.. bir kere oldukça zeki cümlelerle , ve çok güzel esprilerle döşenmiş bir film. bu iyi. sonra müzik, bewitched yaa! başka ne söyleyebilirim.. üstelik filmi öyle bir anda izledim ki, o gün yüksek lisansı kazandığımı öğrendim, ve oradaki öğrenciler oxford (ve eşdeğerleri) için yarışıyorlar.. herşeyi biliyorlar ve herşeyi bilmeleri yetmiyor! ve.. ay yaa.. belki saçma gelicek ama benim pek çok yerde gözlerim doldu blog, ki ben filmlere ağlayan biri de değilim ama.. herşey, o kadar benim yaşadıklarıma benziyordu ki, mülakatları geçmek için nasıl da bilgiyi şova dönüştürmeleri gerektiğini öğrenmeleri mesela.. sonra o üniversiteler.. onlardan bir tanesinde bir kaç derse girebilmek için neler yapmazdım ki.. sonra şu bayan tarih hocası; o kadını bir bulsam, onunla biraz konuşsam.. tarih ve kadınlar hakkında söylediklerini tekrar tekrar dinlemek lazım.. yıllardır tarih diye erkeklerin başarısızlıklarını anlatan bir kadın için iyi bir konuşmaydı..
bir de şu eşcinsellik meselesi.. aslında brokeback mountain ı ibne kovboylar olarak çeviren bir ülkenin sinema izleyicilerinin bu filme nasıl bakacaklarını tahmin edebiliyorum.. hatta bu filmi bir türk çekseydi, filmle ilgili herşey tamamen bir yana bırakılacak vay şerefsiz sen bizim liseli çocuklarımızı ibne mi yapmak istiyorsun diye üzerine yürünecekti.. pek çok erkek arkadaşımın la mala education u izlerken nasıl rahatsız olduklarını, nasıl filmi ileri sardıklarını, insanların gaylerden nasıl ölesiye korktuklarını, adamın yatak odasından bana ne diyen bir kaç kişi dışında herkesin bunu cinayetten daha vahim ve korkunç bir suç olarak algıladığını biliyorum.. o yüzden bunun filme gölge düşürmesini bekliyorum, hatta dur önyargılı olmaya çalışıyim diyorum, olmuyor olmuyor.. bu da filmin içindeki diğer unsurlarla harmanlanıp gidiyor, rahat bir biçimde akıyor..kısacası tarih öğrencileri benim pek çok kıstasımı geçiyor, başarılı bir film olarak aklımda yer ediyor.. artık yazmayı kesmem gerekiyor çünkü bilgisayar ışık yayıyor ve babannem uyuyor.. ve hayat hakkında yazılmayı bekleyen şeyler biraz daha bekliyor.. görüşürüz blog!

Friday, October 05, 2007

o da hepimiz gibi yaşamaya çalışıyordu..

internet yavaş ya da hiç yok bugünlerde yazacak şeyim var ama bağlantım yok

Tuesday, October 02, 2007

çok mutluyum lan!

Allahım sen aklıma mukayet ol! blog şu derslerin güzelliğine bak blog, ben bunları yirim yirim blog.. radyo tv de prgram yapımı, senaryo yazma teknikleri, film yönetmenliği felan.. olum deliricem sevinçten, adamların ders diye okuttuğu şeye bak lan! ders değil ki bunlar hepsi ayrı birer mutluluk kaynağı, tanrının biz kullarına bahşettiği büyülü saatler bütünü, ilgili ve bilgili hocalarla tadından yenmeyecek enfes dakikaların toplamı.. ha bi tanesinden bile kalırsan programdan kaydın siliniyor orası çok fecii... hmm.. dur sanki biraz duruldum gibi...

Saturday, September 29, 2007

yayınımıza güzel bir haber vermek için ara veriyoruz

istanbul üniversitesi radyo sinema televizyon bölümünün yüksek lisans programına kabul edildim!

Monday, September 17, 2007

Luciano Pavarottiyi kaybettik.


Cornelius bey demişler ki evden çıkarken yanına aldığın 3 şey nedir,olur da bir eksiğin olur,birşeye ihtiyacın olur, hemen koşup getireyim, yollarda kalmayasın demiş! Normalde ben de herkes gibi cüzdan,telefon, anahtar 3 lüsüyle çıkıp, sorumluluk sahibi normal bir insan gibi görünebilirim. Ama seni kandırmıycam blog,bi kere eğer birşey almayacağıma eminsem yanıma cüzdan almam, en azından para alıp, cebime atarım, cüzdan taşımam . Sonra evde zaten hep birileri olur, anahtar da almam. Büyük ihtimalle benim üçlüm MP3 Player,tripod, kamera ya da fotoğraf makinesi şeklindedir. Bu 3 lü,mp3 player aynı kalmak suretiyle güneş gözlüğü (ah evet paparazzilerden korunmak için, ehm, bir de gözlerimin güneşe alerjisi nedeniyle de olabilir tabii), ve de fırça uçlu stabilolarım ile yer değiştirebilir.



Sinemayı iyice boşladım şu sıralar; dur seyrettiğim iki filmi anlatıyim.


Simpsonlaaaaar.. oldu mu? olmadı tabii .. büyükler için yapılmış bir çizgifilme niye dublaj yapıyosunuz? Ben illa Kanyona gitmek zorunda mıyım? alla allaaa.. Üstelik tek şuursuz dublajcılar da değil. Komikserle ben dışında salonda bi tane büyük adam yok, olan da zaten çocuğunu getirmiş. Koltuklarda çocuklar için boy yükseltme zımbırtısı var felan. Bildiğimiz Simpsons işte sinema versiyonunun tek farkı uzun olması, güldüm gene güzeldi ama ben evde izlemeyi daha çok seviyomuşum onu anladım.







Gene çoluk çocuk salonlara doluştuğumuz bir film, Ratatuy. Bizim tek farkımız, çocuklarını filme getiren anneler yerine, annemizi getiren çocuklar oluşumuzdu. Bunu nasıl düşünemedim bilmiorum ama blog, annem filmden nefret etti! Üstelik dehşete kapıldı, tiksindi, hatta korkudan bir çok kısmını izlemedi. Çığlıklar attı, gözlerini kapattı...
Mutfaktaki fareler fikri ona pek sıcak gelmedi sanırım. Filmin sonunda herşey o ahçı çocuğun rüyası olsaymış, filmi beğenecekmiş gene de , ama olmadı, pixar bunu yapamadı..
Bana sorarsan ben çok eğlendim. Bir kere çizimler, grafikler harika! Yani bazı yerlerde gerçek görüntü mü çizim mi anlayamadım. Hikayesi gerçeküstü evet, ama çok iyi, çok komik. Alttan alta güzel mesajlar var felan, ve yine salonda çocuklar için koltuğun üzerine koyulan boy uzatma oturağı (adını şu an ben uydurdum böyle olmayadabilir) Bu filmle ilgili
söylemek istediğim birşey daha var, o da dublajının hiç rahatsız etmemiş olması, keşke orjinalini izleseydim diye düşünmedim nedense.. Film dediğim gibi güzeldi, yer yer güzel Paris manzaraları insanın interraile var mısın hacım? duygularını körükledi ama yine de filmden sonra yemek yemeye gidemedik :)




Factory Girl; olmamış olmamış olmamış.. Kesinlikle olmamış bir film. Madem kaldıramayacaksınız niye böyle işlerin altına giriyorsunuz.. Filmde ne olmalı düşünelim; sanat olmalı, ama yok; pop art olmalı, yok; bir dönemin sanat anlayışı olmalı, yok;factorynin nasıl bir yer olduğu olmalı, yok (çıplak bisiklete binen adamlar ve memelerini açan kadınlar dışında daha ilginç birşeyler olmalıydı diye düşünüyorum)
Edie nin Paris Hilton gibi bir aptal sarışın olduğu, zenginken parasını onla bunla yediği, sonra kötü yollara düştüğünü görüp bitiriyoruz filmi.. Siz siz olun fazla alkol tüketmeyin, çok sigara içmeyin, uyuşturucu kullanmayın temalı bir film.. oyuncular için iyi birşeyer söylenebilir aslında, hatta söyliyim Edie o kadar gerçek ki, Sienna Millerı tebrik ettim (şahsen arayıp tebrik ettim, you were so real dedim, andy nin numarası bende yok görürsen ona da selamımı söyler misin dedim, kapattı yüzüme)

Bir de vizyona ilk girdiğinde Cadıyla izlediğim Pan'ın Labirentlerini, geçenlerde Ecoşla izledim yeniden. Şimdi bir iki cümleyle geçiştiremeyeceğim kadar güzel çekilmiş bir film. Ama şunu söylemeyi bir vatandaşlık görevi olarak görüyorum, bu film bir çocuk filmi değil! şiddet içeriyor, hem de ağır şiddet içeriyor, çocuğunuzu götürmeyin!
Ama kendiniz gidin

Friday, September 14, 2007

Monday, September 10, 2007

Çocuk çok yakışıklı sayılmazdı ama havalıydı, kendinden emindi, rahattı, oturuşundan belliydi, o armut pufların üzerine serbestçe yayılmıştı, ilgi odağıydı, mantıklıydı, neşeliydi, bilgiliydi.. kadınlar üzerine konuşuyor üstelik kadınları ezici sözler söylüyor ve sözlerine kimse karşı çıkamıyordu, karşı çıkanı belli ki ağır bir mağlubiyet bekliyordu..
-işte bu hatun milleti böyledir abi, ben anlamıyorum yeaa, dedi.
kız işaret parmağıyla kafasını dürterek
- o minik beyninle anlamanı beklemiyoruz, dedi.

böyledir

başarı, hayatta sevilip sevilmemen için önüne çıkacak en büyük engeldir nokta.
hiç kimse itiraz etmez değil mi blog, ilkokulda 5 aldığında seni öpüp seven ailen 3 aldığında yüzüne bakmaz; hayatında ilk ve son kez fizik dersinden 0 (23) aldığını öğrenip bunu aileme nasıl söylerim diye düşünürken neredeyse bir arabanın altında kalıyor olmak yine de eve gidince bunu değil de fizik sınavını anlatmak, sıfır aldığını söyleyememek 4 aldım demek, hadi itiraf edelim hepimiz üniversiteyi başarılı olmanın yanında takdir görmek için de kazandık,yoksa çok ta farkında değildik akademik bir eğitim almanın ne demek olduğunun, kazanamayanların nasıl da aile meclislerinde hunharca çekiştirildiklerini gördük, onlardan adam olmayacaktı ama biz başarılı mükemmel ailelerinin biricik çocuklarıydık, çünkü o içine tükürdüğüm sınavı kazanmıştık (ama stresten vücudumuzda kırmızı noktalar çıkmıştı,kaşıntı başlamıştı, iğneler yemiştik, en yakın arkadaşlarımızla kavga edip sevdiğimiz ilgilendiğimiz hiçbirşeyi yapamamıştık, o ayrı, o kadar olur.) tatil olup eve geldiğimizde ilk sorulan sorunun alttan dersimin kalıp kalmadığı olması final dönemindeki uykusuz gecelerimin ayrı bir sebebidir, yalan mı? kaç dil bildiğini söyle der ailen, sen anlatırken göğüsleri kabarır, okulu uzatmamışsan söylerken gözleri parlar.
okul bitti, ne yapacaksın sorusunu hayatımın en büyük sorunu haline getiren şey gerçekten ne yapacağımı, nasıl para kazanıp nasıl yaşayacağımı düşünmem değil, nokta.
çünkü başarısız olmak istemiyorum, çünkü kimseyi hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum, çünkü aman o da gitti bi yerde okudu işte şimdi de girmiş bilmemnerde çalışıyo cümlelerinin öznesi olmak istemiyorum, çünkü babamın 6 yaşımdan beri hayatın zorlukları üzerine çektiği konferansların örnek cümlesi olmak istemiyorum, çünkü ilk zamanlarda etraftaki herkesten duyduğum sen akıllı kızsın, yaparsın ne var dert edicek cümlelerinin, bir başarısızlık ve bir şanssızlık sonrası, iğneleyici ses tonlarıyla önündeki son sınavı da geçemezsen (birden bire o akıllı kıza olan inanç kaybolmuş, o son sınavı da geçemeyeceğine hükmedilmiştir) neler yapabileceğin, nerde çalışmayı düşündüğün, niye böyle yetersiz planlarının olduğu sorularıyla yer değiştirmesini istemiyorum.
sizleri seviyorum, ama sizin bu şartlı sevginizi istemiyorum, elimden bir gelse, kaçıp gitmek istiyorum, noktalar...

Thursday, September 06, 2007

mülakatlar serisi 2: yüksek yüksek lisanslara ev kurmasınlar

sena: ya aslında okul bana çok uzak, her gün nasıl gidip gelirim pek bilemiyorum
hoca1: ya o hiç sorun değil gelirsin merak etme, bak ben de geliyorum her gün taa nereden
hoca2: o kadar çok var ki istanbuldan gelen, dert etme sen onu
sena: bilmem ki, yani sabah derslerini kaçırabilirim, ya da gece çok geçe kalabilirim
hoca1:ya yok öyle bişey, servisler var, atlar gelirsin hemen
hoca2: sorun olmaz merak etme
sena: peki madem.. (eskişehiri hatırla, evden 20 dakka önce çıkıp kantinde bir çay içmeye vakit bulabildiğin o günleri hatırla) ... yine de çok uzak!!

- - - -
-fade in-
hoca1: neden bu bölüm, neden bizi seçtin, ne yapmak istiyosun, nasıl olucak blablabla
hoca2: bu nedir, şu nedir, onu kim çekmiş, bunu kim yazmış, sen de düşünüyosun, niye böyle, bunu nasıl çekerdin, onu ne kadar biliyosun,blablabla
hoca3: blablablabalbalba
sena: şimdii.. blablablablablabalbalbalbalbalbalbalbalablablaba efendime söyliyim blablablabalbalbalablabalablabalbalabalbala biraz heyecanlıyım afedersiniz blablabla
hoca1: evet genel olarak iyi, akıllı bir kız.
sena: senin akıllı diyen dillerini yerim! oldu bu iş hafız!
-fade out-

- - - - - - -

aday: yüksek lisans sınavları için mi geldiniz siz de?
sena:evet
aday: benim de karnım çok ağrıyor.
sena: heyecandan mı?
aday: yok 1 kilo incir yedim, üzerine de su içtim, ondan
sena: .....?!!!... (sebep???)
aday: normalde beni hiç etkilemez, geçen kilolarca incir yedim ve üzerine su içtim 1 hafta bekledim hiçbirşey olmadı
sena: ..ee... evet, hayret doğrusu.. (kardeşim manyak mısın)
aday: ama şimdi çok fenayım, sürekli tuvalete gidiyorum , der ve gider
sena:(allahım sana geliyorum!!)
adayın yakini: aman kızım aklında olsun incir bir, kavun iki, ceviz üç, bunları yiyip üzerine su içme..
sena: evet doğru söylüyorsunuz tabii
adayın yakini: o ilk giren kız çıkmadı hala di mi
sena: yok biri çıkmadan diğerini almazlar zaten
adayın yakini: yok o içerde hala, çıkmadı
sena: (şaka mısınız siz ya sabah sabah) yok çıktı ben gördüm, hatta konuştum nasıl geçti diye sordum.
adayın yakini: hmm, iyi o zaman.. tuvalete doğru yüksek sesle bir seslenir ve adayın nasıl olduğunu sorar, sonra tekrar bana döner; aman kızım, bak aklında olsun böyle önemli günlerde incir felan sakın yeme
sena: amca bi daha incir yiyeni s.ksinler!

Tuesday, September 04, 2007

mülakatlar serisi 1: 3 saniye süren marmara divanı

hoca1: selaamınaleyküm!
sena: ha? eeöö.. aleykümselam
h1: osmanlıca biliyormuşsun,hadi bize divan edebiyatından bir beyit patlat!
s:üühüüüüüüü
h1: sizin sormak istediğiniz başka bir soru var mı?
h2: hayır hocam
s: bari bi mendil verin lan allahsızlar!!

Monday, September 03, 2007

bazı geceler uykuya dalamadığım zamanlarda Elvis'in başucumda gitarıyla Love Me Tender ı çaldığı, ona Frank Sinatra'nın da kendi şarkılarıyla eşlik ettiği, ve sık sık Edith Piaf'ın da katıldığı, uyuduğuma emin olduğu zaman Elvisin çok cool bir haraketle dumanlar içinde kaybolduğu, Frank Sinatranın saçımdan öpüp sakince kapıdan çıktığı ve Edith Piafın üzerimi iyice örtüp bir kelebeğe dönüşüp camdan uçtuğu doğrudur..

Wednesday, August 29, 2007

it aint over till its over! 70s by the way..


let me tell you something you already know.the world ain't all sunshines and rainbows.it's a very mean and nasty place..and i don't care how tough you are, it'll beat you to your knees and keep it there permanently if you let it.
you, me and nobody is gonna hit as hard as life,but it ain't about how hard you hit.it's about how hard you can get hit and keep moving forward . how much you can take and keep moving forward..that's how winning is done.
now if you know what you worth, go out and get what you worth.but you gotta be willing to take the hits and not pointing fingers saying you ain't what you wanna be because of him, or her, or anybody.cowards do that and that ain't you.you're better than that!

İtalyan Aygırı Rocky Balboa

Saturday, August 04, 2007

hadi bana eyvallah..

yaparım sanmıştım ama yapamıyorum..
sen beni yargılamazsın biliyorum.. yanlış anlamazsın, dönmezsem meraklanmazsın, dönersem de hep burdasın..
ben yiterken pek sevgili blog sayfam.. sen kendine iyi bak..
bir müddet yokum.nokta.

Sunday, July 22, 2007

dünyanın en tuhaf seçmeni..

akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
bir değil, beş değil, yüz milyonlarlasın maalesef.
koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende.
ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
Nazım Hikmet
1947

Wednesday, July 18, 2007

mutasyon geçiriyorum!

1- mutasyon nedir?
2-mutasyon geçiren canlılar filmlerdeki gibi süperkahramana dönüşür mü?

3-bütün bunlar bir şaka mı????

sana senin anlayacağın şekilde söyleyeyim tatlım! koltukla bir oldum! çeçikli etekler giyip kuaföre giderim ben artık, ve masamın üzerindeki kitap yığınını anlamsız bulup haftalardır bir sayfa okumadığımı fark ederim!! çünkü halamın kaynının söyledikleriyle eniştemin cevapları günün konusu olmuştur ve memlekette olan bitenler, kimin evlenip kimin nasıl oturma grubu aldığı gibi mühim hadiselerden başka birşey düşünemem! ve her gün bir film izlemek gereksiz birşeydir! ve evlilik her genç kızın başına gelecek birşeydir!!!! ve dergilerde çalışmak sıkıcı olur, setlerde çalışmak yorucu!! ve bir gün yere düşürdüğüm birşeyi ararken birden bir kameram olduğunu görürüm!!!!!!!ve bir gün kendimi bir magazin programını boş gözlerle izlerken yakalarım!!! ve televizyona yansıyan aptal suratıma bakarım!!! ve ancak kanal değiştirebilirim!!! ve ev gezmelerine giderim!ve misafir ağırlarım!ve tarif alıp yeni kurabieler yaparım!!ve onun için çok hanım kız, öbürü için efendi çocuk derim! ve artık altın küpelerim var ve etekle oturmasını biliyorum!dizlerini kapa!!! ve çocuk değilim artık! ve ülkerin iş ilanlarına başvururum çünkü iyi derecede ingilizce biliyorum!ve ürün sorumlusu gibi işler kulağıma korkunç gelmiyo!!!!
ve başka insanlar benim hayallerimi elde ederler.. ben yalandan gülümseyip tebrik ederim... ve sırtına atlayıp boynuna sarılıp çığlıklar kahkahalar atmam.. çünkü nedir yani aramızdaki ilişki ciddi miyiz, değil miyiz önce bi anlayalım.. ve ... herşey uzaklaşır... uzaklaşır... uzaklaşır...
ve karanlıkların içinde kaybolur gider..

1-mutasyon okulu bitip eve dönen genç kızların anneleri ve bilimum aile büyüklerine dönüşmelerine verilen addır. yalnız yaşamanın genç bünyeye getirdiği serbest yaratıcılık duygusunun ölmesi ve günlük hayatın küçük detaylarıyla kafanın üretememe sürecine girmesiyle başlar. özellikle bireyin kalabalık bir aileye dönüp kendine ait bir alana sahip olamaması hatta 10 dakika yalnız kalamamasıyla belirginleşir. depresyon belirtileriyle kendini iyice gösterir. bir gün bir ev gezmesi sırasında bünyeyi tamamen ele geçirir ve beyindeki geçmişe ait tüm istekleri silerek bireyin tüm düşünce ve yaşayış sistemini ele geçirir.

2- mutasyon geçiren canlılar filmlerdeki gibi süperkahramanlara dönmez fakat inanılması güç varlıklar olurlar. bir gün oturup kendini küçültüp bir bite dönüşmeyi bekleyen türleri mevcuttur. bite dönüşenler kendini kurtarmıştır, dönüşemeyenler için yeni bir gün daha başlayacaktır.

3-umarım öyledir..

Sunday, July 15, 2007

sabahları eski dizileri yayınlayan kanallar! eylemlerim sürecek!

aaaaanneeeeem
sinirli anneeeemm
evde hep gülen biri
sanki bizden biri
hem manyak hem de deli
bakırköyden yeni geldi..
tüm anneler sinirli
ama bizimkisi bir deli!

Wednesday, July 11, 2007

Monday, June 04, 2007

Buraya ilk taşındığım sene, yani yıllar önce, boş bir vaktimde odama kimlerin girebileceği ve kimlerin giremeyeceği üzerine uzuun bir liste yapıp odamın kapısına yapıştırmıştım.. Bugün çıkardım o listeyi, okudum, güldüm, sonra buraya yazmaya karar verdim.. Şimdi çocukça saçma felan gelebilir sana ama ben acayip nostalji oldum blog..
1-Elfler girebilir, Orclar giremez, Gandalf'ın başımın üstünde yeri var, Uruk-Hai lardan korkuyorum..
2-Aptallar giremez!!!

3-Edgar Allan Poe girebilir. Elif Şafak girebilir. Geroge Orwell girebilir. Bertolt Brecht girebilir. Gülse Birsel girse çok eğlenceli olur. Dostoyevski girebilir. Gürsel Aytaç girerse yaşına başına bakmadan odunla dövülecektir (kendisi mukayeseli edebiyat kitaplarının yazarıdır, her ders ayrı bir kitabını okumaya çalışıp 8 satırlık cümlelerinden dolayı pek başarılı olamamışızdır). Ferhan Şensoy girmelidir.J.R.R.Tolkien'i bir kahvemi içmeden şurdan şuraya bırakmam.
4-Gerçekler girebilir, hayaller girebilir. Hayaletler giremez!
5-Her türlü filmle gelen (porno diil lan!yuh!) arkadaş girebilir.
6-İbrahim Tatlıses kesinlikle giremez!
7-Gael Garcia Bernal girebilir, hiç çıkmayabilir, birlikte yaşayabiliriz
(sonuna kalpler felan çizmişim)
8-Dinazorlar giremez! Dişçiler asla giremez!
9-Tim Burton girse keşke. Jean Pierre Jeunet'e kapım her zaman açık. Peter Jackson abim olur. Fatih Akın'ı yatıya beklerim.
10-Palyaçolar giremez!
(hala az biraz tırsarım palyaçolardan )
11-Kütüphanemden kitap alıp bir daha görünmeyecek arkadaşlar giremez, girmeyin ulan!
12-Güleryüzlü insanlar belki girebilir.
13-Hayalperestler girebilir. Şairler de girsinler lütfen.
14-Haşimo girebilir :)
(böyle gülücükler yapmışım) Haşimoooooooooooo
15-O gün doğumgünü olanlar girebilir. Hepi börtdey!
16-Shakespeare girebilir. Marlowe'da girebilir.
17-Soğuk giremez
(demişim ama eskişehirde yaşayan biri için mümkün değil tabii)
18-Kahve girebilir, çay girebilir. içki giremez.
19-Ben de girebilirim (benim odam lan!)
(ya ne biçim hep lanlı lunlu yazmışım çık çık çık)
20-Aşıklar girebilir(gerçekten aşıklar ama)
21-Bütün hocalarım girebilir. Aman efendim buyursunlar, hoşgeldiniz (hehehe yalaka)
22-Cadılar girebilir. Superman girebilir. Redkit girebilir. Spiderman girebilir. Mutantlar girebilir.
23- Seri katiller giremez.
24-Saygısızlar, düşüncesizler, fabatikler, ırkçılar,ayrımcılar, budalalar, dadaistler giremez!

Thursday, May 31, 2007

okul bitti lan!

sevgili blog, bugün resmi olarak okulu bitirdim (gerçi kep töreni felan da var demek gayriresmi olarak bitirmişim, tabii benim gayriresmi bitirişime şaşırmamışsındır sen..)

blog okul bitti!!! son sınavıma da bugün girdim.. dersler bitti, sınavlar bitti.. iyiydi öyle di mi, bi düzen tutturmuş gidiyoduk di mi.. şimdi yeni ufuklara yelken açmak ürkütüyo, ama naapalım be blog.. olur, yaparız yani. ben şirketteki elemanları şikayet ederim sana bu sefer de, ya da becerebilirsem, yüksek lisans hocalarımı felan anlatırım.. olur di mi blog? yani iyi birşeyler olur di mi? yitip gitmem di mi blog? ben böyleyim ya, böyle kalırım yani hep, yani neşemden ve hayata bakış açımdan birşeyler yitirmem, ve alışmam di mi blog.. gri yüzlü servislerde uyuyan ceketli kadınlardan olmam di mi? bu bana göre yanlış ama tamam yapın umrumda değil artık demem di mi? şakalar yaparım di mi? kafamdan senaryolar yazarım, blog bugün şahane bişey oldu diye başlıklar girerim.. yeni arkadaşlarım olur, dostlar edinirim belki de di mi.. belki bi sevgilim olur.. sevdiğim birşeyler yapıyor olurum.. ben gene böyle, mutlu mutlu, filmler seyreden, kafası dolu bi kız olurum di mi? bu hayat bizi bozmasın be blog :D
sınavdan çıkıp handeyle kep ve cüppelerimizi almaya gittik, püskül bi de :) üstümüze oldu mu nasıl görünüyoruz derken giyindik ikimizde birden karşımızda birbirimizi kepli cüppeli görünce, bi fena olduk yani.. hande çok ağladı.. şu an anladım okulun bittiğini dedi, dilbilim dersini hiçbirzaman geçmemeye karar verdi.
balomuz da oldu! şahane eğlendik :)
bugün okuldan çıkarken pek duygusaldım, serkan aradı, konuştuk biraz, ona okulun bittiğini, arkadaşlarımdan ayrılacağımı, bir sürü güzel anımı ve zamanın nasıl da çabuk geçtiğini gayet duygusal bir şekilde anlattım.. öyle ki duygusallığım bir miktar gözlerimden aktı.. ona dedim ki; bana eskişhire ilk geldiğimde ne demişlerdi biliyor musun, buraya bir geldiğinde ağlarsın bir de gidersen ağlarsın. haklılarmış dedim gene son derece duygusal olarak. o da bana ben de askere karsa gittiğim de ne demişlerdi biliyor musun, y....ı yedin.. dedi- - - - telefonu kapattım...

Sunday, May 27, 2007

Helal Olsun Fatih Akın


Fatih Akın 60. Cannes Film festivalinde "Yaşamın Kıyısında" adlı filmiyle "en iyi senaryo" dalında ödül aldı..
Helal olsun fatih abim, seni tüm kalbimle tebrik ediyorum, her ne kadar ödül törenini izleyemesem de, kalbim seninle.. sen benim gözümde 1 numarasın, kendime örnek aldığım yegane insansın, iyi ki varsın.. başarılarının devamını diliyorum canım abim.. umarım ki, bir gün beraber çalışabiliriz..

Thursday, May 17, 2007

falan olmak

rüyamda küçük beyaz bir fare görmem, çok küçük olmasına rağmen yinede çok korkmam, sonunda onu kuyruğundan yakalamam..

okula dünyanın en çirkin kızı gibi gitmem, sonra ona rastlamam...

gözümün içine baka baka konuşan bir ukala...

kulaklığımın tekinin bozulması.. hayatımda hiçbir zaman uzun süre ikisi birden çalışan bir kulaklığa sahip olmamam, madem öyle tekli yapsınlar şunu demem, arkadaşımla müzik dinleyemem, walkmanin gençleri yalnızlığa itmesi...

çok uzun zaman sonra beni heyecanlandıran kalp çarpıntıları...

ödev yapmaya arkadaşıma gidip, o konuşurken camdan dışarıyı seyretmem, işi yüzsüzlüğe vurup yatağa yayılmam..

küçük bi sinek/böcek/örümcek/karıncadan feci huylanmam,bitlendiğimi düşündürtücek kadar çok kaşınmam...

hocamın hakkımdaki iyi düşüncelerini öğrenmek, mutlu öğrenci olmak...

rüyada fare görmenin anlamını çok ani bir şekilde beklenmeyen bir yerde görmek, düşman anlamına geldiğini öğrenmek, zaten güzel bişey görsem şaşardım demek..

çeşitli renklerde kalemler ve kağıtlarla bir odaya kapanmayı ve uzunca bir süre çıkmamayı dilemek...

okul bitince ne yapmayı düşünüyorsun diye soranlara gerilip gerilip kafa atmanın suç olmamasını, böyle bir yasa tasarısı hazırlanmasını istemek..

ankaraya gitmek ama ankaraya kamerayla gitmek!!!


uzun metraj romansa kısası hikaye değil şiirdir, öyle canım :)

Thursday, May 03, 2007

...


pazar günü kpds ye giriyorum/2 hafta sonra finaller başlıyor/yaptığım iş görüşmeleri kötü geçti/ yükseklisans hayal oldu/1 hafta içinde bütün okumalarımı bitirip ikinci hafta sunum ve teslimlerini yapmalıyım.. biri bana ne için çalıştığımı söyler mi? teşekkürler..

Wednesday, April 25, 2007

we just don't know what to do with you..-müzikli post :)



bunlardan heryerde karşıma çıkıyor blog.. dış görünüşleri itibariyle "alternatif" olarak adlandırılan ve neyin alternatifi olduklarını pek anlayamadığım kızlar.. çılgın saç stilleri oluyor bunların, kocaman gözlükleri, büzülmüş dudakları ve hiçbirşeyi iplemezmiş gibi görünen rahat tavırları.. modayı takip ediyorlar, ne giyseler kendilerine yakıştırıyorlar, bir sürü şey yiyip incecik kalıyorlar.. eğlenceli hayatlar yaşıyorlar, herkesi tanıyorlar, iyi okullarda okuyorlar, hepsi 88-85 li, ünlüleri tanıyorlar, barlarda şarkı söylüyorlar, sinema/reklam filmlerinde oynuyorlar,dergilere yazı yazıyorlar/fotoğraf çekiyorlar, gazetelere dergilere çıkıyorlar, yurt dışına gidiyorlar, alkışlanıyorlar.. hepsinin canımlı cicimli konuştukları kız arkadaşları, gene "süper cool" erkek arkadaşları var felan..
insan birşeylere geç kaldığını düşünüyor bu kızları gördükçe blog..

*

tamam sen sormadan ben söyleyeyim; les bok gibi geçti blog.. yani biliyorsun işte, sayısal görmedim, şimdi de doğal olarak yapamıyorum.. ve yapamadım sınavda da.. sözel iyiydi ama.. kötü geçti işte.. yüksek lisans yapabilecek kapasite yok yani bende.. böyleymiş ..
*
eskiden üzeri gri yıldızlı beyaz bir kalemim vardı, sınavlara onunla giriyordum, şanslı kalemdi, kurşunkalemdi.. ne o kalemime..
*

lese bizim kampüste, hemen bir alt blokta girdim.. bizim okulu hiç o kadar kalabalık ve karmaşa içinde görmemiştim blog.. şöyle bir düşündüm; her sabah ülkenin hemen hemen her şehrindeki binlerce okula, milyonlarca öğrenci gidiyor.. kimi yürüyerek gidiyor, kimi geç kalmış koşarak gidiyor.. kimi sabah, kimi öğlen, kimi bütün gün..kimini evinin önünden servis alıyor, kimi saatlerce yürüyor.. otobüsler.. otobüslerce öğrenci taşınıyor.. kamyonlarla.. trenlerde, minibüslerde, vapurlarda, motorlarda, bisikletlerde, arabalarda, sokaklarda, yollarda öğrenciler.. kitap defter alan,fotokopi çektiren, simit yiyen, sınava çalışan, not toplayan, ödev yapan öğrenciler.. sınıflara geçip dizilen, numaralandırılan, sınıflandırılan, yoklanılan bir sürü öğrenci.. o kadar çoklar ki.. neler yapabilecekleri hakkında kimsenin hiçbir fikri yok gibi.. ne öğretiliyor bu kadar okulda, bu kadar derste ne işleniyor?.. hayatlarının hepsini okula dershaneye veren bu insanlardan ne isteniyor? ne bekleniyor? ne yapabilirler? ne yapmalılar? mesela üniversite gençliği, ne yapmalı da sıyrılmalı aradan? nasıl başarılı olmalı? artık herkes üniversite bitirmiş di mi? herkes yabancı dil biliyor, herkes prezentıbıl.. ne yapabiliriz söylesin biri.. çünkü sınavlar koyuyorlar, sınavları geçiyoruz.. daha zor sınavlar koyuyorlar, onları da geçiyoruz.. süreyi kısaltıyorlar, saatler önde çözüyoruz soruları, takır takır oynuyor kalemler.. her yıl yeni birşeyler ekliyorlar, gıkımız çıkmıyor, yine yapıyoruz yine yapıyoruz.. 3er 5 er birinciler ikinciler çıkıyor.. herkes full çekiyor, herkes iyi bir eğitim alıyor, herkes aydınlık bir geleceği, iyi bir maaşı hak ediyor, herkes akıllı,herkes çözüm üretiyor, herkes yaratıcı, herkes pratik, herkesin yeni fikirleri var,herkes oraya gitmiş, herkes onu görmüş, herkes onu okumuş, herkes onu biliyor, herkes yazabiliyor, herkes fotoşop kullanıyor, herkes iyi.. şimdi ne yapmalıyız? şimdi ne var? süreyi kısaltın, yanlışlar doğruları götürsün, finale herşey dahil olsun, ortalama yükselsin, iki yabancı dil şart olsun.. hadi itiraf edin.. iyiyiz.. ve bununla ne yapacağınızı bilmiyorsunuz.. akıllıyız, başarılıyız ve sizin bizimle ne yapacağınız konusunda hiçbir fikriniz yok..





Tuesday, April 24, 2007

you can kill the protester, you can't kill the protest!

you can spoon my eyes out
but i can still see through you
slice my ears from my head
but you cannot shut out the sounds of truth
lock off each hand at the wrist
so i can't raise my fist

Venezuela devlet başkanı Hugo Chavez;ülkesinin tüm borçlarını ödeyerek IMF ve Dünya Bankası ile ilişiğini kesti..

you can kill the protester
but you can't kill the protest
you can murder the rebel
you can't murder the rebellion!


Ülkesini Avrupa İnsan Hakları mahkemesine şikayet eden Abdullah Gül, Türkiye cumhurbaşkanlığına aday gösterildi..

lying still now NO!
no way to speak NO!
there's nothing to fear NOTHING TO FEAR!
lying still now NO!
no way to speak NO!
there's nothing to fear NO NOTHING TO FEAR!
cuz bullets can't silence ideas!!


aslında aklımda şahane bir video yapmak vardı bu şarkıyı kullanarak ama ödevim var ve çeviri yapmam gerekiyor blog, ama aklımda..

Wednesday, April 11, 2007

mezarlarınıza tüküreceğim...

"hadi uyan" dedi yavaşça.. onu duyuyordum ama gözlerimi açamıyordum. "uyan hadi" dedi bir kez daha, koluma dokundu hafifçe, bu kez gözlerimi açtım koluma baktım, bu bir insan eli değildi.. yüzümü kaldırıp ona baktım, "gregor samsa?" "artık uyanmalısın" dedi, ve arkasını dönüp o iğrenç görünümlü sırtından utandığından olsa gerek hızlıca yürümeye başladı.. "bekle!" diye bağırdım. beklemedi. yatağımda doğruldum ve gregor samsanın burada ne işi olduğunu düşündüm, birşey anlamıyordum ama gitmesini de istemiyordum, peşinden gitmeliydim, ayaklarımı yataktan sarkıttım.. yerler taştı.. bu taş karoların odamda ne işi vardı? odamda değildim .. hiç bilmediğim bir sokağın ortasındaydım. öylece yatağımda yatıyordum. kendimi çok korunmasız hissettim ve korktum, neler oluyordu anlamıyordum. ve çok üşüyordum. onun gittiği yöne doğru yürümeye başladım. taşlar çıplak ayaklarımı acıtıyordu ve soğuktan çenem titriyordu. arkasında bıratığı iğrenç sıvıyı takib etmeye başladım, sanırım gitgide arayı kapatıyordum, şu köşeyi dönünce onu yakalayacaktım.işte orda! bir evin kapısından içeri giriyor! koşuyorum, fakat kapı çoktan kapandı.. zorlasam da açılmayacak gibi. bağırmaya başlıyorum.. " kapıyı aç!" birden arkamda birşeyler olduğunu hissediyorum.. kımıldayan birşeyler..gitgide yaklaşan birşeyler.. içimi büyük bir korku kaplıyor.. öyle korkuyorum ki arkamı dönüp bakamıyorum bile.. tek yapabildiğim şey daha fazla bağırarak kapıyı yumruklamak oluyor.." kapıyı aç!! lütfen yavlarırım aç şu kapıyı! uyanmamı söyledin işte uyandım! hadi şimdi şu kapıyı aç lütfen lütfen!!!" kapı açılmıyor. işte şimdi tam arkamda.. titremeye başlıyorum.. hareket ederken çıkardığı iğrenç sesleri duyabiliyorum.. bana ne yapacak? tanrım! öyle korkuyorum ki asla arkamı dönüp bakamam! buraya hiç gelmemeliydim.. durdu şimdi, tam arkamda...ne olacaksa olsun! gözyaşları içinde arkamı dönüyorum, hayatımda göreceğim en korkunç şeyi görmeye hazırım.. birşey yok.. hiçbirşey yok! dur, bekle, yerde, bir böcek! sadece bir böcek, iğrenç bir böcek! tüm bu korkunun sebebi, çıkardığı o iğrenç sesler sokağın sessizliğinde yankılanan bir böcek.. ayağımı kaldırıyorum, çıplak ayağımı, üzerine nefretle basıyorum! ezilişini hissediyorum, sert kabuğunun altında patlayan vücudunu ve iç organlarını.. ve kanını.. ve.. birşey daha var.. bu ne.. ayağıma batıyor.. eğilip bakıyorum, bu bir anahtar.. kapının kilidine uyan bir anahtar.. kapıyı çevirip itiyorum, ne ağır bir kapı.. zor açılıyor.. içeri girmeden önce ayağımdaki kanı ve o pis böcekten artakalanları paspasa siliyorum.. işte yine, onun izleri bunlar. evin içinde ilerlemeye başlıyorum.. ilerideki merdivenlerden yukarı çıkmış.. ve diğer tarafta da yanan bir ışık! nihayet.. birileri olmalı orada.. bu güzel kokularda ne.. hmm fırından yeni çıkmış birşeyler.. odaya doğru yaklaşıyorum, kapısı aralık.. yavaşça tıklatıyorum.. "girin.." girmeliyim.. bu bir mutfak ve ah.. mükemmel bir sofra! tüm bu güzel kokular.. bu yumuşak ışık.. ve.. bu yaşlı bir kadın.. ne kadar da zayıf.. ölmek üzere sanırım. ama hayır, kek çırıpıyor! "içeri gel tatlım.." gülümsemesi.. ne kadar çirkin.. bu düşünceleri kendime saklamalıyım.. acıkmışım.. "bana çikolata sosunu uzatır mısın lütfen.." tabii ki uzatırım, bu sos.. öyle güzel ki, biraz yememek için kendimi zor tutuyorum, hayır tutamıyorum, sadece birazcık.. gördü.. beni gördü.. " hadi otur" oturuyorum.. "biraz daha çikolata? " başımı sallıyorum.. biraz daha çikolata getiriyor, ve biraz daha.. çikolata soslu pastadan büyük bir dilim ve biraz daha çikolatalı kurabiye ve yanında çikolatalı süt ve çikolata.. fındıklı, sütlü, fıstıklı, çilek kremalı,sade, bademli,üzümlü, karamelli çikolata.. biraz dur.. "durma" diyor yumuşak bir sesle.. durmalısın, artık yiyemem.. "durma!" hayır...kusmaya başlıyorum.. kadın buna o kadar öfkeleniyor ki o kemikli kollarıyla saçlarını yolmaya başlıyor.. tanrım.. lütfen.. kusmaya devam ediyorum.. tüm o çikolatalar.. içimden akıyor, hayır akmıyor.. orada kalıyor, ne kadar kusarsam kusayım.. kadın deliye dönüyor.. "hayır! hayır!" masadan kalkıp mutfaktan çıkmaya çalışıyorum. "geri dön! bir yere gidemezsin!!" kusmaya devam ederek odadan çıkıyorum.. işte merdivenler orada! işte o iğrenç izler.. ve benim kusmuk izlerim.. bitkin bir haldeyim, hala yaşlı kadının çığlıklarını duyuyorum.. "buraya gel dedim!! hemen buraya gel!" samsa.. neredesin? merdivenlerden yukarı çıkıyorum.. izler bir odaya gidiyor, bense hala kusuyorum.. odanın kapısında duruyorum.. içeriden hiç ses gelmiyor, ve son öğürtülerle birlikte ben de susuyorum.. başımı çevirip geride bıraktığım tüm o iğrenç kahverengi kusmuklara bakıyorum.. tüm bunlar neden benim başıma geliyor.. peki ya bu kapıda kilitliyse? kapının kolunu tutuyorum, gözlerimi kapatıyorum.. kapı açılıyor.. içeri giriyorum, tahta duvarları olan eski bir oda.. tozlu ahşap kokusu genzime doluyor..üzerinde şiltesi olmayan ahşap bir yatak, bir masa ve sandalye, bu kadar.. başka birşey yok,başka kimse yok.. şimdi ne yapacağım.. yatağın üzerine oturuyorum.. şimdi ne yapacağım.. beni neden uyandırdın ki sanki.. ayağa kalkıyorum.. birden.. yatağın altı! neden aklıma gelmedi, orada olmalısın.. yatağın altında bir kitap var.. uzanıp alıyorum.. yıpranmış, eski bir kitap, kapağına bakıyorum üzerinde L'origine du monde yazıyor.. bu ne demek, ben fransızca bilmem ki.. ilk sayfasını açıyorum, büyük harflerle şöyle yazıyor "MEZARLARINIZA TÜKÜRECEĞİM"
yatağın üzerine çıkıp kitabı okumaya başlıyorum.. http://www.loriginedumonde.com/?p=119#comments

Sunday, April 08, 2007

dans et, dans et görsün dünya! dans et, dans et dönsün dünya!


üstüste çok fazla şeyin kötü gittiği bir aksilikler dönemindeyim
canım sıkkın ve kendimi kötü hissediyorum
dün gece bir ara nefes alamadığımı hissettim, camı açtım, gene sobalarda kedi köpek yakıyolar, nefret ediyorum insanlardan, camı geri kapattım, üzerime bişey alıp sokağa çıktım, biraz geç bir saat ya bi kadın olarak asla dışarıda bulunamam, nefret ediyorum insanlardan demişmiydim, eve geri döndüm, evde yalnız kalmak her zaman güzel birşey değil, uyumaya çalışırken acayip birşey istedim, biri bana ninni gibi birşeyler söylesin istedim, kısık bir sesle hafif bir müzik açtım, uyuyup bu iğrenç günü bir an önce bitirmek istedim, uykum gelmedi, nefes alamadım, camı açtım...
garip birşekilde şarap içmek istiyorum, yarın sınavım olmasa bu gece oturup içicem, çevremden kışkışladığım tüm o içkici elemanları özlüyorum
barışı dövmek istiyorum..
yine garip bir şekilde why does it always rain on me yi dinlemem gerekirken hümeyradan dans et'i dinliyorum..
sanırım yaşlanıyorum,
gençlikten bi bok anlamadığımı fark ettim..
serkanı öldürmek istiyorum!
uzlaşmak, boyun eğmek istemiyorum
bir tatile çıkmak ve herşeyden birazcık bile olsa uzak kalmak istiyorum
les e çalışmıyorum,
peki neyse, öyle olsun madem demek istemiyorum
herşeyden kolayca vazgeçmek zorunda bırakılmaktan nefret ediyorum!
esin'in yüzüne içimde kalmış şeyleri haykırmak istiyorum!
iş bulamama korkusu, gelecek kaygıları olmadan bir hafta geçirmek istiyorum (sadece 1 hafta..)
birileri gelip herşey düzelir ben sana yardım ederim desin istiyorum.
boğazımdaki şu kocaman yumruyu ya yutkuniyim ya ağlıyim istiyorum,
kafamı dağıtmak ama öyle böyle değil feci dağıtmak istiyorum
içmek istiyorum
dışarı çıkmak istiyorum
içmek istiyorum
kaçmak istiyorum;
gitmek istiyorum
içmek istiyorum..

dans etmek istiyorum!!!

Sunday, April 01, 2007

1-300-400 (lostun yeni numaraları bunlarmış!)

öncee.. Nisan 1 !
Bugün sabah cadı beni aradı ve artık gramer derslerinin sınavlarında sözlü mülakat yapılacağını cuma günü söylendiğini (cuma günü boş günüm) haber vermek için aradığını söyledi.. 15 dakika sonra ertesi güne kadar bekletmeye kıyamadığını yazan bi mesaj gönderdi.. böylece 1 nisan başladı! ben de aynı şakayı nurdana yapıyim dedim.. yemedi.. hatta ısrar edip cuma günü söylediler dedim, cuma günü okuldaymış meğer.. :P sonra alicana abi ben kaseti kaybettim, görüntüler gitti, bittik, mahvolduk dedim.. hadi canım hadi güzelim diyerek kışkışladı.. enn sonunda biri oltama takıldı ;) cerencim! hem de sözlendiğime inandı :s artık kıyafet ve ayakkabı alışverişine çıkmaktan bahsederken dayanamadım söyleyiverdim.. ama şekerim daha okulun bitmesine 2 ay var ve söz vermeyi bırak işaret verecek biri yok..hahahaha.. nisan biir!!!





300 ve 400 darbe (500 lü bir film varsa onu da izliyim seriyi tamamlıyim)
Bu akşam 2 film eleştirisi yazıyorum.. bunlardan biri ödev için izlediğim bir film ve tahmin edersiniz ki 300 Spartalı değil :)

Bir şeyi hiç anlamadım, neden bu kadar tantana yapıldı? Neydi bu filmle ilgili bu kadar korkunç olan, kabullenilemeyen, ayaklanma gerektiren.. Filme bak 300 tane çıplak adam dolanıyo diye şaşırsalar daha yerinde olurdu.. neymiş, Persleri aşağılıyormuş.. Yoksa Persler Türkler miymiş? Spartalılar Ispartalımıymış? Yasaklanması gerekir miymiş? Propaganda mı yapılıyormuş? İran Türkiyeyi kınamış mı? Filmi yayından kaldırmamız gerekir miymiş? Ve bu filmin youtube’dan nesi eksikmiş falan filan.. saçmalık..

Yani film zaten ayrı bir saçmalık.

.Aslında ne biliyor musun.. Sanırım artık kimse bunları yemiyor.. Bir kere filmi izleyip çok beğenen ağzı açık seyirci topluluğu hiçbirşeyin farkında değil.. Sparta nerededir, Persler kimdir.. Bu savaş ne savaşıdır.. Yakışıklı ve durmadan bağırıp savaşan kahramanlar görmek onları fazlasıyla tatmin etti.. aabi süper film yaaaa.. tarzı yorumlarını yaptıktan sonra bıraktılar filmi gittiler.. peki rahatsız olan kitle? Onlar da bir şeylere sinirlenmişler fakat pek bilemiyorlar neye olduğunu..

Şimdi Spartalılara sinirlenip onların oryantalist bakış açılarını kınayacaklar, fekat düşününce Sparta ve esasında o dönemki tüm Yunan imparatorluğu bize daha yakın.. niye Perslilerin tarafını tutuyorsun ki? Hadi onlar din kardeşimiz, üstelik biz artık itilmiş ve önemsenmeyen bir 3. dünya ülkesiyiz, bu ezikliğimizle tabii ki batıya ait olan tarafı tutacak halimiz yok.. ama bi düşünün bu film gerçekte ne anlatıyor.. yani değer mi onca tantanaya.. Bu olsa olsa saçmalık olur.. Ve çok ta güzel çekilmiş bir saçmalık.. Basbayağı propaganda ama ben sana şimdi 2. dünya savaşı sırasında çocuklara izletilen çizgifilmleri gösteriyim propagandanın allahını gör..

Filmde ne anlatılıyor? Bi kere bu Spartalı denen adamlar, bildiğin manyak! Ama bu sorun değil, zaten Perslilerde manyak. Film tamamen manyaklar üzerine kurulu. Spartalılar doğan çocukları, bu zayıf, bu çirkin, bu yeteri kadar deli değil gibi nedenlerle ayıklayıp ayıklayıp öldürüyolar.. bundan ilerde bi mühendis çıkar mı, tıpçı olur mu, hiiç.. 7 yaşında çocukları alıp bi kampa gönderiyolar.. çocuklar bu kamplarda dövüşmeyi öğreniyor, yaşamak için çalmayı öğreniyor, arkadaşlarını öldürmeyi öğreniyor..
En sonunda bakıyolar çocuk hala hayatta ölmemiş, bunu ormana salıyolar, karda kışta üzerinde bi don var afedersin, bez mi ne bağlamışlar bi de.. kurtları murtları öldürüyo.. geri dönüyo.. naaptıysak öldüremedik diyip kabulleniyolar artık bu çocuğu mu diyim, psikopatı mı diyim ne diyim..

Bu filmin çekilmiş ilk versiyonuna bakın ne kadar efendi adamlar, şimdiki yeni spartalılar dingilin teki! 300 tane taşşş(buradaki ş leri dilediğin kadar uzatabilirsin) askerin işte çeşitli dövüş taktikleriyle bissürü Arapı (evet Araplar, onlar için hepimiz arabız ) öldürmesini konu alıyor.. Bi de bu adamlar niye donla geziyo kardeşim diyenler olabilir.. Şahsen benimle filmle ilgili duyduğum en baba yorum, kral olmuşsun donla geziyosun! Git kıçına bi pantolon al oldu..Buyurun bakın önceden de böylelermiş bunlar..
Perslilere gelince, hepsi abartılı bir şekilde tüm Avrupa dışı ülkelerini simgeliyorlar. Yani o kadar net hissettim ki filmi izlerken, zenciler, çekik gözlü Asyalılar, Ortadoğulular ve Latinler.. karşımızda düşmanlarımız, bizden olmayan herkes!.. O gerzek paranoyanın günümüzde tüm bu ırkların sömürülmesi veya savaşılarak öldürülmesi, kontrol altına alınması şeklindeki yansımaları.. Bi de bir şey var yine herkesin ilgisini çeken.. bu piercing olayı nedir yaa.. Bütün kötü adamlar piercingli.. bir de tanrı-kral, en kötü kötü adamımız piercing yetmezmiş gibi kaşları aldırıp makyaj yaptırmış.. böyle efemine göstererek bizim taşşş gibi erkeklerin yanında küçültülmeye çalışılmış belki.. Zaten normal insani formlar, insani duygular, kahramanlıklar her zaman olduğu gibi batıya ait, mesela doğaüstü yaratıkları öyle gereksiz yere kullanmışlar ki oha felan oluyoruz.. misal bir yaratık var şimdi, başarısız olan komutanları cezalandırıyor, kafalarını keserek.. şimdi bu yaratığın kolları kılıç şeklinde, gövdesi iğrenç ve sadece 1 kere görüyoruz.. öyle gereksiz ki.. Zaten kan revan içinde kalmış zavallı adamlar bir de mistisizmle savaşıyorlar.. Bunlar dışında dikkatimi çeken bir şey daha, ölüm anlarındaki kan efektleri oldu.. zaten evet filme de efekt izleyeceğim beklentisiyle gittim ben.. kanlar genelde kılıç darbesiyle ve anormal bir şekilde fışkırarak ortaya çıkıyor.. yani miktar anormal değil fışkırma anormal.. bana biraz animeleri hatırlattı.. orda da ölenler iki lifte kan fışkırtmadan ölmezler ya.. neyse.. illa sıkıcı olmamak ve güzel bir şeyler söylemek gerekiyorsa.. güzel görüntüler, güzel erkekler.. sonra herşeey tek tek açıklanıyor, zeka seviyesi çok düşük insanlar bile (sen şimdi Amerikalılara laf mı sokuyorsun) filmi rahatlıkla anlayabilir..eeöö.. ne bilyim işte.. greenbox un ne kadar güzel kuulanıldığı.. haa unutuyordum, kostümler.. güzel… böyle yani.. filmden çıkışta akşam olmuşsa thiss isss spaaartaaaaaaaaaa diye bağırarak koşan insanlar görmeniz de cabası!
Fakat bu kadar tantanaya değer mi? En nihayetinden bir çizgifilm uyarlaması, adamlar zaten bilinçaltlarında olanı üste çıkarmışlar.. bundan ibaret…




400 DARBE

Francois Truffaut tarafından çekilmiş, yeni dalganın en önemli filmlerinden biri olan 400 Darbe, Fransızcada, argoda okulu kırmak anlamına geliyor. Ve her şey, Antoine Doinel’in bir arkadaşıyla okulu kırması ile başlıyor. O güne kadar kendi küçük dünyasında mutlu olmaya çalışan fakat içindeki huzursuz ve mutsuz ruhun da farkında olan Antoine’ın hayatı, okulu kırmasıyla birlikte kontrolden çıkıyor ve içinde zaten varolan bir şeyler tetikleniyor.


Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, henüz filmin başından itibaren Antoine karakteri bana J.D. Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar adlı kitabının kahramanını hatırlattı ve filmin sonuna kadar da bu devam etti. Çünkü hoşumuza gitse de, gitmese de çocukların dünyası tahmin ettiğimiz kadar temiz ve saf değil. Bizden daha aptal ya da çaresiz de değiller. Bizdeki Sezerciklerden farklı olmak üzere, çocukların gerçek hayatlarını yalın ve mükemmel bir sinema diliyle anlatmış ve büyüyünce çocukluğunu unutmamış Truffaut. Zaten kendinin de dediği gibi “hafızası zayıf kişiler dışında, ergenlik kimsede hoş anılar bırakmaz.”
Truffaut bu filmi çekerken henüz 27 yaşındaymış ve film kendi çocukluğuyla birebir örtüşüyormuş. Daha önce sinema dergilerinde eleştirmenlik yaparak ve kısa metrajlı filmler çekerek kendini sinema konusunda oldukça iyi yetiştirmiş, ilk uzun metraj denemesi için mükemmel bir yapıt.

Film yeni dalga akımına uygun olarak setlerden uzak, tamamen doğal ortamlarda geçen küçük bütçeli bir film. Filmde hiç prefosyonel oyuncu kullanılmamış. Özellikle okuldaki öğrenciler çok başarılı. Beden dersinden kaçma sahneleri ise filmin insanı güldüren sahnelerinden biri.


Film boyunca çocukluktan yetişkinliğe geçme safhasındaki Antoine’ı sigara sararken, hırsızlık yaparken, yalan söylerken izleyip yetişkin olduğuna; polis arabasının arka camından şehri izlerken ya da psikologla konuşurken çocuk olduğuna karar veren izleyici ikilem içinde kalıyor. Truffaut’un da istediği bu ikilemi oluşturmak, izleyicilerin çocukla empati kurması üzerine filmi yeniden çekse, çocuğu daha antipatik, ailesini de daha sevimli tipler olarak çizeceğini söylemiş.

Filmi izlerken, özellikle Antoine’ın evden kaçma, arkadaşında kalma ve plan yapma sahnelerinde öyle sanıyorum ki herkesin yüzünde yetişkinlere özgü bir küçümseme ifadesi belirmiştir. Küçükken evden kaçmayı hiç düşünmemişiz gibi, bizim de büyüklerimiz tarafından küçümsenen hayallerimiz olmamış gibi..

Antoine ve yaşıtları, onları birey olarak görmeyen aile ve eğitim sistemi içinde sıkışıp kalmışlar. Ve bu, filmin genelinde, çocukları temiz yürekli melekler olarak görmeye alışkın yetişkinler için oldukça rahatsız edici.

Filmin görüntüleri kadar müzikleri de güzel.
Filmin sonu da oldukça çarpıcı. Eğer hapishanelere giden bir yol, ya da dayak yiye yiye hizaya gelen bir çocuk görseydim filmi bu kadar beğenmezdim. Bu açık son daha etkileyici çünkü daha ortada. Tıpkı hikayenin, ya da karakterin kendisi gibi. Ne iyimser, ne kötümser oldukça ortada bir hikaye, gerçekleri olduğu gibi anlatma taraftarı bir akım ve denizine kavuşmuş bir çocuğun soğuk bakışları ile ortada bir son.

Friday, March 30, 2007

son derece kişisel bir post


-prepare for trouble!
-make it double!
-to protect the world from devestation!
-to unite all people within our nation!
-to denounce the evils of truth and love!
-to extend our reach to the stars above!
-Jasse
-james..
*
Bazen böyle olur.. yani demek istediğim şu ki, o mükemmel roket takımını oluşturmuşsunuzdur ve asla ayrılmayacağınızı düşünürsünüz.. ama bazen böyle olur.. çünkü insanlar büyür.. ve büyürken inanılmaz bir şekilde de değişir.. sanırım şunu anlıyorum blog; tıpkı benim değiştiğim gibi diğer insanların da değişmeye hakları var ve bu dönüştükleri yeni şey hoşuma gitmezse onları suçlayamam.. ortak noktalarımızın azalması artık birlikte çok az vakit geçirmemiz ve sanırım birbirimizi eskisi kadar özlemediğimiz de bir gerçek.. ben yine de pisliklerimizi ve kahkahalarımızı yıldızlara sıçrattığımız mükemmel geceleri hatırlayacağım ve onu sevmeye devam edeceğim.. ama artık roket takımı resmi olarak dağıldı.. ve ben onu özliycem ama belli mi olur.. siz yine de belaya hazırlanın! çifte belaya!!!

Thursday, March 29, 2007

senanın adam yerine konulması ve mutlu olması..

Dünya Sineması hocası bana gerçekten saygı duyuyor blog! Bir filmden bahsederken hemen bana dönüp biliyor musun, izledin mi diyor. Sen ne düşünüyorsun sena diye özellikle bana soruyor. Zaten doğru düzgün kimsenin adını da bilmiyor, benimkini biliyor.En son bugün Fransa'da sinemaya çok fazla yatırım yapıldığından bahsederken birden bana dönüp sen orada olsan kimbilir neler yapardın değil mi dedi.. sonra burs olanaklarını araştırıp sinema okumamı öğütledi.. inanamazsın blog.. üstelik bugünki filmi izlememiştim bile.. o kadar utandım ki.. kadın yaptığım hiçbir işi bilmiyor.. fakat bir şekilde biliyor işte.. anlamış gibi.. sanki.. fikrimi soruyor, değer veriyor,bana saygı duyuyor, bunu anlıyorum.. bana inanıyor gibi sanki.. öyle mutluyum ki.. canım hocam:)

Birşey daha, bugün cüneyt geldi ki biz ona cücü deriz, bir fotoğraf serisi hazırlamayı planlıyormuş, gölgeler ve yansımalarla ilgili. geldi benim fikrimi aldı.. kadrajlar hakkında konuştuk biraz, üzerinde düşünmemi istedi, bu işlerden anlayan tanıdığı tek kişinin ben olduğumu söyledi, akşam uzun uzun konuştuk..

blog çok mesudum! :) duygulandım lan!

Wednesday, March 28, 2007

2 yıl önce yazmış olduğum bir mail..
sadece oku..


sevgili mustafa,
mailini okudum ve benim için böyle detaylı bir mail yazdığın için teşekkür ederim,Şunu baştan söylemeliyim ki amacım seni kızdırmak ya da yahudileri yüceltmek değildi. olaylara da fox tv izleyen bir amerikalı'dan çok daha farklı bir bakış açısıyla baktığımı bilmelisin. Ben okulda, dünyada tarihin bile başlamadığı (mitolojik dönemlerden) günümüze kadar ki edebiyat, kültürel ve sosyal değişimler, milliyetler, inançlar ve dinler arasındaki ilişkiler hakkında hiç te fena sayılmayacak kadar bilgilendim. İlk sömürgeleşmelerden, oryantalist bakış açılarından, günümüzdeki basit bir amerikan şirkeinde zorunlu olarak çalıştırılması gereken zenci ve asyalı sayısına kadar pek çok şeyden fazlasıyla haberdarım. Tüm bu yıllar boyunca okuyup, dinleyip, izlediğim herşey, beni milliyetçilik, dincilik ve bunun gibi insanları sınıflandıran kavramlardan soğuttu. Düşüncelerime katılmak zorunda değilsin. Fakat bunlar uzun zamandır aklımda ve anlatabileceğim hiçkimsem olmadı. Sanki şimdi içimdekileri dillendirme zamanıymış gibi geldi.. ve anlatmaya başlıyorum.. aslında dediğim gibi ne katılmak ne de dinlemek zorundasın.. ama işte aklımdakiler.. birileriyle konuşmak benim için kolay değil, herkes olaya kendi yanından bakarken beni de o yana çağırdı. HAYIR. Ben gerçeği ararken, herşeye eşit uzaklıkta durmanın daha doğruolacağını düşünüyorum.
Mustafacım,sana bir soru sorayım.. 'Türk kimdir?' Bu soru bazı kafatası meraklıları tarafından küçücük çocuklara okutulan ders kitaplarında cevaplansa da, özellikle bugün bu sorunun net bir cevabı yoktur. Türk nedir, kimdir bilinmez. Şimdi yolda çevirip sorsan, özellikle bıyıklarını aşağıya doğru uzatmış gençler kendilerini türk olarak tanımlar ama ciddi bir araştırmayla, karmakarışık köklere sahip olduğumuzu görürsün ki bu çok normal. Anadolu gibi bir yerde kim kendinin saf bir ırktan geldiğini söyleyebilir ki? zaten söylemenin ne gereği var.. neyse.. biz pasinler mesela arabız. şamdan gelen 3 kardeş yaklaşık 14 kuşak öncesine kadar erzrum pasinlere ordan da erzincan kemaha gelmişler. evdeki bir soyağacından sana gösterebilirim istersen. önce doğan dayım tutmuş sonra babam. Peki bir soru daha 'Türk olduğu için öldürülen kaç kişi var biliyor musun?' hala da doğu ve güneydoğu bölgesinde öldürülen? Peki Kürt olduğu için öldürülen? Bana demişsin ki İsrail Lübnan'ın topraklarını aldı, şimdi Lübnan hakkı olan toprakları istiyor. Bunun için savaşıyor. Hizbullah İsraile göre terörist ama Lübnana göre özgürlük savaşçısı.Doğru. Kendini şimdi bir kürt genci gibi düşün. Şırnakta doğmuşsun, ailen kürt, adın kürt adı, kürtçe konuşuyorsun. Hiçbir kötü niyetin yok. Ama sen de türklerin boyundurluğu altında değil kendi ülkende yaşamak istiyorsun. kendi topraklarında kendi dilinin konuşulduğu, kendi bayrağının dalgalandığı kendi türkülerinin söylendiği topraklarda. Hakkın olan topraklarda! bunun için kendine bir lider bile seçmişsin!Apo! Bizim çocuk katilimiz lanetler yağdırdığımız terörist apo! Onların özgürlük savaşçısı. Peki türk neydi? peki kürt neydi? insanlar neden yıllardır ölüyor? neden türkeyinin doğusuna asker göndericek analar ağlıyor? neden doğu ve güneydoğu bu kadar uzak ve farklı? neden bu kadar işsiz aç cahil kalmışlar?
Mustafacım, milliyetçilik, bana göre, insanları 'biz' ve 'diğerleri' diye ayıran, aralarına tel örgüler çektiren, sınırlar parmaklıklar koyan, asker ve silah diken, sonra sadece o sınırın dışındakiler diye bir diğerleri oluşturan, o diğerlerinden korkan, korktukça içine kapanan, korktukça onlara benzemeye çalışan- korktukça sinen, sesini çıkaramayan insanlar yaratan, ya da korktukça vahşileşen, korktukça üstüne giden, kendinden başkasına tahammülü kalmayan insanlar yaratan, sırf o sınırın dışındalar diye diğerini öldürmeye, aşağlamaya, işkence etmeye, tecavüz etmeye, sömürmeye, köleleştirmeye, sadece ve sadece daha fazla acı çekilmesine neden olan lanetler okunulası bir olgudur. İşte benim milliyetçilik anlayışım.. Bu dünyanın üzerinde herkesin yaşamaya hakkı vardır. Bana göre bir kirpinin, bir kedinin, bir akrebin, bir tırtılın bile yaşamaya hakkı vardır ve buna saygı duymalıyız. kaldı ki dini ya da milliyetinden dolayı birinin olmasın.. sadece arap oldukları için insanları öldüren o vahşi ve gözünü kan bürümüş barbarlar benim tarafımdan da lanetleniyorlar..ama ne benim ne senin lanetlerin bu katliamı bitirmiycek.. herşey daha da kötü olucak.. ortadoğu için herşey yeni başlıyor.. yakında savaşa iran da giricek.. ve o zaman gerçekten çok çok kötü şeyler olucak.. bana göre dünyada olup bitenleri forward mailler ya da gözü patlamış ağlayan çocuk fotoğrafları değiştiremez..insanlar bunlara alıştı bile.. ne yazık .. savaşın artık haber değeri bile yok.. öyle alıştık ki televizyon karşısında savaş izlemeye.. sıkılıp kanalı değiştiriyoruz sonra.. dönüyoruz magazin haberlerine.. peki ne değiştirir dünyada olup biteni? toplumsal önyargılardan kurtulmak sanırım..sana bir film önereceğim crash diye çarpışma türkçesi.. orada dikkatimi çeken bir olay, amerikalıların ne kadar önyargıyla dolu olduğunu gösteriyor, iranlı baba kız silah alacaklar ve aralarında arapça konuşuyorlar çünkü babanın ingilizcesi çok kötü..(çünkü bütün dünya ingilizce konuşmak zorundaa!!) ve amerikalı satıcı bu arapça konuşmanın uzamasında öyle rahatsız oluyorki.. hey usame! savaş planlarını sonra yaparsın alıyor musun almıyor musun?.. işte bu önyargı.. ve bunun nedenleri.. bunları değiştirebilsek dünyada da birşeyler değişir.. ama milliyetçi ve dinci kanatlar bu yaranın üzerine gitmeye,körüklemeye devam ediyor.. hayatımın her döneminde radikallerden nefret ettim.. konu futbol bile olsa fanatikleşmek bana çok ters.. neyse fazla dağıtmıyim konuyu..
Milliyetçilik hakkındaki görüşlerimi öğrendin, ve din anlayışım da bundan daha farklı değil, şimdi diyeceksin sen ne biçim müslümansın.. mustafa.. ben neyim inan artık bilmiyorum.. müslümanlara kötü demiyorum.. kimseye kötü demiyorum.. ama örneğin bir erkeğin bel kemiğinden yaratılma düşüncesi bana pek sıcak gelmiyor. Geçenlerde ne oldu biliyomusun.. kandil günü pazardı ya, ben de oruç tutuyordum ve senaryo toplantısındaydım. Oradakiler genelde anarşist ya da solcu görüşlü ya da sadece inanmak işlerine gelmeyen rahatı seven insanlar ki onlara da birşey demiyorum.. herkesin kafası soru işaretleriyle dolu, bir bilsen.. neyse, oruç tuttuğumu öğrendiklerinde çok şaşırdılar.. bu onlara göre saçma birşeydi.. bu çok önemli değil, yani onların düşündükleri ama onların karşısında tıpkı onlar gibi ben de kendimden ve ne yaptığımdan emin olmak isterdim. bana müslüman mısın dediler. sonuçta oruç tuıtuyorum değil mi? evet dedim.. müslümanım.. işte şimdi başlıyor zaten.. bunu dedikten sonra.. yani gerçekten müslüman mısın.. o zaman niye örtünmüyosun dediler. o zaman niye burdasın? (3 erkekle aynı odada oturuyordum ve tek kız bendim) namaz kılıyor musun? evlenince senin evine gelsek ve kocan istemezse bize kapıyı açmıycak mısın????!!! hatta bir tanesi Allah'tan beklentilerin neler? diye sordu.. işte kuranı okudun mu ne zaman karar verdin müslüman olmaya.. Olay burda tabii ki onların soruları onların fikirleri değil, benim hissettiklerim ,yürekten ne cevap verebildiğim.. La İlahe İllallah ne demek mustafa? Allah'tan başka ilah yoktur demek değil mi? peki ilah ne demek? 'yönlendiren, inanılan, tapınılan, idare eden' benim hayatımı Allah'tan başka hiçbirşey yönlendirmemeli o zaman değil mi? aksi şirk olur. Oysa ben hayata böyle bir bakış açısıyla bakmaya hazır değilim.. Şimdi gene sokaktan tutup çevirsen sorsan herkes müslüman.. ama içki de içiyordur, namaz kılmıyordur, sevgilisiyle yatıyordur, yalan söylüyordur, faiz yiyordur.. bizim ilahımız kim mustafa? bizi ne yönlendiriyo gerçekte? Tamam insan müslüman olmak istemeyedebilir.. hatta islamiyet bence çok zor bir din. Tüm hayatını ona göre şekillendirmen ve çok çok dikkatli olman gereken bir din. İstemeyen seçmesin bu dini diyeblirsin de, ama zaten müslüman olan birinin dinden dönmesinin cezası ne biliyormusun? ölüm..
Artık eskiden inandığım hiçbirşey eskisi gibi değil, ne düşüneceğimi, neye kime inanacağımı bilmiyorum, içim huızursuz.. sıkıntılı.. Ve birşey daha, kendimi bir dine yakın hissetmemem, ya da gerçeği akıl yoluyla aramayı seçmem komünist ya da solcu ya da başka birşey olduğumu göstermez canım. Ben sadece bir arayanım.. doğruyu bulabilecekmiyim bilmiyorum..içim de kötü bir niyet te yok.. sadece çok fazlasıyla arada kalmışım..
Ölüm demişsin. çok ta güzel söylemisin.. öldükten sonra ne olacağını kimse kestiremiyor..ve herkes ayrı ayrı atıp tutuyor. ve herkes te kendine göre çok haklı.. geçenlerde bir hıristiyan ilahisi dinledim sözleri şöyle ' the sun is shining come on get happy
Lord is waiting to take your hand
forget your troubles come on get happy
get ready for the judgement day' nasıl da seviniyorlar hesap günü gelsin diye.. onların dinleri de onlara öyle kurtulacaklarını söylemiş çünkü.. nasıl ki onların piano çalıp dans edip şarkı söyleyerek ibadet etmesi sana saçma geliyorsa, seninde yerlere eğilip secde etmen olnara saçma geliyor.. peki kim haklı? nasıl bir yargılama olucak o gün? demişsin ki benim dinim hak dini öyleyse ben haklıyım.. ne güzel mustafa inanmak güzel birşey.. inanıp gerisini bırakmak.. iman etmek. halamın ebru hocası hikmet barutçugille bir repörtaj yapmıştım zamanında onunla konuşurken ona bir şey sormuştum o da bana iman ediyormusun demişti. evet dedim.. ve tam soruma devam edicektim ki..bitti dedi.. iman ediyorsan daha ne gibi birşey sorabilirsin? kalbiyle iman etmiş birinin ne gibi bir şüphesi olabilir ki? bu bir gönül meselesi.. ne kadar haklıydı.. ama benim sorularım, kuşkularım hala var.. ben iman etmedim o halde.. Aristoteles'i bilirsin.. meşhur bir filozoftur. şöyle demiş:Bir kişi kendisini eğitmek isterse, herşeyden şüphe duysun, kuşku duysun, kuşku duyarak gerçeği bulacaktır' işte ben gerçeği arıyorum mustafa.. gerçek nedir? söyleyebilir misin? inan bunları yazarken ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.. ve söylediklerimi anlamış olmanı diliyorum.. senden bir cevap ta beklemiyorum ama.. sadece tüm bunları düşündükten sonra işin içinden çıkamıyorum.
sana bir kitap önereyim, tübitakın kitaplarından yanlış yönde kuantum sıçramalar. yanlış hatırlamıyorsam 4 milyona bir kitap alıp okumanı tavsiye ederim. kitap şöyle başlıyor. 1997 nisanında 39 kişilik bir grup toplu inthar ediyorlar. ve dünya tarihinde o zamana yapılmış en büyük toplu intaharlardan biri bu. intahar etmelerinin nedeni, uzaylılar tarafından gelecek bir uzay gemisiyle dünyevi kılıflarından kurtulup daha yüksek bir boyuta taşınacaklarına duydukları inanç. Bu insanlar cahil felan da değil. hepsi yüksek eğitim görmüş zengin iyi semtlerde yaşayan kişiler olay da florida da geçiyordu yanlış hatırlamıyorsam.. hepsi siyah bol giysiler giymişler karizmatik bir lidere inanmışlar, birbirlerini sınıf arkadaşı diye çağırıyorlar. Kendilerini uzaya götürecek kuyruklu yıldız dünyaya yaklaştığı sırada bu adamlar gidip bir teleskop alıyorlar.. uzay gemisini ve cennetin kapısını görmek için.. tabiiki öyle birşey görmeiyorlar. ve ne yapıyorlar biliyormusun? hayır inanmaktan vazgeçmiyorlar.. onlar bir kere iman etmiş.. teleskopu bozuk olduğu gerekçesiyle geri veriyorlar!!!! ve kuyruklu yıldız dünyaya yaklaşıp gözle görülecek kadar yakaınlaştığında onlarda toplu olarak kendilerini öldürüyorlar.. komik hikaye dimi? ne aptallar dimi? söylesene onlar şimdi cehennem kazanlarında mı yanıyorlar? söylesene seni onlardan ayıran nedir? senin de giysin, bir liderin, imanla inançla dolu bir kalbin var, seni onlardan farklı kılan nedir? onlara göre de sen yanlıştın.. onlar da senin kadar inanmışlar ki birşeylere canlarından olmuşlar.. peki ne elde ettiler? peki sen ne elde edeceksin?
inanmak güzeldir.. inanıp iman edip, onun rahatlığıyla her söyleneni yapıp, huzurlu bir şekilde yaşayıp, kalabalığa karışmak.. ne güzel bi duygudur.. ben buna inanıyorum öyleyse bu doğrudur demek.. dünyayı kendi etrafına dönüyor sanmak.. kendi gibi düşünen yandaşlarıyla arada toplanmak, ne kadar da haklı olduğunuzu ve inanmakla ne iyi ettiğinizi birbirinize tasdikletmek, bunlar çok hoş şeyler olsa gerek.. ben bunu istemiyorum mustafa.. bu rahatsız ruhum sıkıntılarından abla sohbetlerinde kurtulamaz.. ben sadece ve sadece gerçeği istiyorum ola ki o gerçek vücudumun toprağın altında böcekler tarafından yenip bu beyhude düşüncerlin yanıma kar kalacağı olsun..

sağlıcakla..