Saturday, January 31, 2015

where'd you go bermadette

harika bir anlatım, son  zamanlarda okuduğum en akıcı kitap. neşeli, samimi, ama lütfen türkçesini (o gerizekalı kapağı çok mu aradınız lan ne alaka?? resmen kitapta eleştrilen tipteki insanlar kitabın türkçesini basmış) okumayın.

The Butler

Film African American History for Beginners tadındaydı. Tüm olayların sonunda gerçek fotoğraf ya da gazete küpürü gibi şeyler paylaşmaları beni bitirdi... Ancak savaşta ölecek asker lazım olunca ve zenciler oy kullanmaya başlayınca birden oylarının önemli olması, haklarının konuşulmaya başlanması hatta Amerika'da durum düzeldikten sonra bile Afrika kıtasında taviz veremeyiz tarzı söylemler, black panther hareketi ve ailesini korumaya çalışan bir baba... Çok etkilenmiştim ve utanç içindeydim. Taaki filmin sonundaki Obama propagandası başlayıncaya kadar. Yes we can'ler havada uçuştu. Ama ona bile kızmadım. Geldikleri noktayı göstermesi açısından mantıklıydı ve güzeldi. Ben filmi çok hayata dair, dokunaklı ve güzel buldum.


Thursday, January 29, 2015

rüya

karanlık ve kapalı bir yerdeyiz ama hiç korkmuyorum.
yüzünü görmüyorum ama bana çok güzel sarılıyor.
çok özlemiş diye düşünüyorum.
kendimi rahat bırakıyorum.
bahçeli iki katlı bir ev var.
galiba birileri dans ediyor. 

güvende hissediyorum.

Wednesday, January 28, 2015

meteor


Bu akşam, Türkiye saatiyle 18:19'da Dünya'ya çok yakın bir meteor geçecekti. (yakın dediğim 1 milyon ışık yılı uzaklık felan). Bir daha böyle büyüklükte bir göktaşı dünyanın yakınından ancak 2027'de geçecekti.
Belki hava yağmurlu olmasaydı ve açık olsaydı, belki şehir ışıklarından uzakta olsaydım, sakin bir yer bulup çıplak gözle bile izleyebilirdim. Oysa ben, saatim 18:19'u gösterirken metrobüste, köprünün tam ortasında trafikteydim.
Belki, diye düşündüm. Küçük bir hesaplama hatası yapıldı (NASA'ya kendimden çok güvenirim o ayrı) belki de bu göktaşı dünyayı teğet geçmeyecek, yıkıp geçecek. Ne kadar görkemli bir sahne :) Bu akşam 18:19'da Dünya gezeni üzerinde hayat bitecek. Tam 18:19'da, köprünün tam ortasında, nefesimi tuttum... Hiçbir şey olmadı.

Biraz hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim.

Monday, January 26, 2015

tehlikesiz

Kadıköy’de Müfitle buluşup bir şeyler içmiştik. Dönüşte yolda Serkan’a rastladım. Serkan yanımda Müfit’i görünce elimi şöyle bir sıkıp uzakta durdu ve gittiği bir oyunculuk kursundan döndüğünü ve orada neler yaptığını anlatmaya başladı. O tuhaf bir şekilde hiç durmadan (öyle ki kafası mı iyi acaba diye düşünüyordum) bu kursu anlatırken Müfit de beni göstererek biz sektörden arkadaşız diye açıklama yapıyordu. Noluyo yea demeye çalışıyordum ama beni dinlemiyorlardı. İkisi de birbirine tehlike teşkil etmediklerini göstermeye çalışıyorlardı. Durumun saçmalığı üzerine (biraz da içmiş olmamın etkisiyle) birden kahkahalarla gülmeye başladım. Durup bana baktılar. O an ikisine de hem sarılmak hem de yumruk atmak istedim. 

Saturday, January 24, 2015

Rush

Rush, rekabet üzerine izlediğim harika bir filmdi. Filmi izledikten sonra Leyla Navaro'nun daha önce okuduğum Hırs ve Rekabet kitabını hatırladım. Ve hayatıma küçük de olsa bir takım challengelar ve rakipler almaya karar verdim. Ufaktan başlayalım :) 
Filme geri dönersek, yarışçılardan Niki'nin Alman ekonlünden geldiği nasıl da belliydi ahh bütün dünya almanların hakikatten umut sarıkaya yani :) Adam planlı, mantıklı, istikrarlı, diğer eleman da her ne kadar İngiliz olsa da Amerikanvari bir süperstarlık ve anı yaşa havalarında. İkilinin arasındaki rekabet gerçekten çok hoşuma gitti. 
Gerçekten iyi bir rekabetin insanı yukarılara taşıyabileceğini bir kez daha anladım. Bu yüzden rakiplerimizi (dişimize göre tabii) başarılı kişilerden seçmeliyiz. Makul bir yarışsa, sonunda hüsrana uğramayız. Kim bilir, belki filmdeki gibi hayata tutunmamızı bile sağlar :)  
Filmde muhteşem sahneler vardı ve müzikler enfesti, Bir şey daha var ki aşağıdaki fotoğraflardan da görülebilir, castı çok başarılı seçmişler.   


Bir tek şeyi düşünmeden edemedim.. Aynı yarışçılar benim güzel ve yalnız ülkemde yarışıyor olsalardı, sportmenlikten haberi olmayan yarışçılar ve takımlarını nasıl bir hayat beklerdi acaba diye... Ne üzücü...

Arrugas


Özellikle büyükleriyle (annane ve babanne) yaşayan biri olarak ve onların hayatı nasıl algıladıklarını ve hatıralarıyla nasıl bir çizgi değil de döngü içinde yaşadıklarını bilen biri olarak, film beni hem hüzünlendirdi hem de hafiften (o günleri görürsem, kendi yaşlılığımdan) korkuttu.

Frances Ha


kendi hayatımı bu kadar yansıtan bir film izlemek beni sarstı... bilemiyorum. bittiğinde gözlerim dolu dolu gülümsüyordum.

Thursday, January 22, 2015

Waltz





Bugünlerde vals dinliyorum.
Bana söylenenleri yapıyorum, eve gider gitmez yatağa girip uyuyorum, arada
camdan dışarıyı seyrediyorum, sabahları sütle mısır gevreği yiyorum ve hiç durmadan
vals dinliyorum. Metrobüste işe giderken, ofiste çalışırken, akşam eve yürürken
sürekli vals dinliyorum. Neden daha önce dinlememişim bilmiyorum ama fonda bir
vals çalarken her şeyin daha heybetli ve harkulade göründüğü kesin. 

Saturday, January 10, 2015

runaway mind


İnsanlar neden kitap okur? Bilgi edinmek için mi? Bakış açılarını değiştirmek için mi? Biraz hoş vakit geçirmek için mi? Neden film ya da dizi seyrederler?
Sizi bilmem ama benim tek bir nedenim var aslında. Gerçeklikten kaçmak için. Günlük hayatımda çözemediğim problemlerimden kaçmak için başımı bir kitabın sayfalarının arasına gömüyorum. Evet. Nedeni bu. Boşver bunları düşünme, sen kitabına odaklan diyorum kendime. Büyük bir iştahla izlenecek filmler/diziler listesi yapıyorum. Bu listeler asla kısalmaz ve asla tamamlanmaz bilirsin.. Bir tarzım olduğu için değil. Bir konuya özel bir ilgi duyduğum için değil. Şekillendiremediğim ve kendimi bir tutsak gibi hissettiğim hayatımdan kaçmak için beni etkileyecek bir film açıyorum hemen. Yine aynı mantıkla beni saracak bir diziye başlıyorum. Dizi bittiğinde büyük bir boşluk.. Çünkü oradaki dostluklar ne güzeldi, evler, insanlar, hatta problemler bile.. Belki de bu yüzden, Curb Your Enthusiasm ve The Office gibi herkesin bayıldığı, gerçekliğe ve hayata bu kadar yakın diziler bende nefes alamama etkisi uyandırıyo. Kaçmak istediğim bir şeyi neden izleyeyim ki?
Bence bu da bir çeşit bağımlılık ve çok da sağlıklı bir şey değil. Evet belki alkolik değilim, birine ya da kendime zarar vermiyorum. Ama ben de, tıpkı bir bağımlı gibi hayatımla, sorunlarımla yüzleşemiyorum. Bir kitabı bitirdiğimde hemen bir yenisine uzanıyorum ve okuyacak az kitabım kaldığında hemen yeni bir kitap alışverişine gidiyorum. Belki bu insani bir şeydir. Ama yine de sağlıklı değil.

Friday, January 09, 2015

Attack On Titan / Shingeki No Kyojin

O kadar hastalıklı bir anime ki ancak Japonlar yapabilir zaten böyle bir şeyi. Ben fazla ağlak şeyleri sevmem, ne yazık ki orada benden puan kaybetti. Aslında konusu cidden güzeldi ama aşşşırı dramatikti ve dev çizimleri gerçekten sinir bozucuydu.

Deneysel Bankacılık





çok sevdim, öyle ki artık bu bankayla çalışmak istiyorum. (cüzdanımda 38 lira var zaten)

Thursday, January 08, 2015

zayıfların kahvaltısı

ofiste bir kız var. sanırım 35-40 kilo felan. upuzun bir boyu ve upuzun sarı saçları var. her zaman çok şık giyinir ve biraz özel üniversite stereotype'ı. bu kız kahvaltı olarak sadece roka ve greyfurt dilimleri yiyor. bazen de haşlanmış yumurta. ama yalnızca bazen.

kalabalık sahneler

hep sevmişimdir





























Sunday, January 04, 2015

Silicon Valley

Sözlükte okuduğumda insanların kahkahalar atarak güldükleri gibi yorumlara denk gelmiştim. 
Bu yorumlar doğru değil.
Ama dizinin kara komedi olduğu doğru.
Her Amerikan dizisinde/arkadaş grubunda olan, sorumsuz, işleri bok eden, düşüncesiz, ve saçma bir şekilde bazen de her şeyi yoluna koyabilen bir eleman, dahi mi değil mi anlayamadığımız, stres altında midesini kontrol edemeyen silik bir karakter, tabiiki bir non-USA vatandaşı: Pakistanlı ve koyu bir mizaca sahip diğer yazılımcı ile, Silikon vadisine giriyoruz, yatırımcıların saçma takıntılarını, tuhaf kişiliklerini ve boktan icatlarını görüyoruz. 
Başta, artık Facebook gibi teknoloji firmaları müşterim, belki de bu işleri daha yakından tanımak için izlemem iyi olur gibi saçma düşüncelerle diziye başladım.
Yalnızca 8 bölüm olması da (en azından released ilk seazonun) etkili oldu.
Şu "making the world a better place" tarzındaki tekrarlara epey güldüm.
Harkulade bir dizi değildi ama teknolojik gelişimlerle yakından ilgilenen geek ya da dork gibi birşeyseniz bence seversiniz. 


How i live now


cennetten sahneler gibi başlayan film resmen hard-core post-apokaliptik dünyaya döndü. şaşkınım. çocuk oyuncuların ayrı ayrı hastası oldum ama saoirse ronan tek başına götürüyor zaten. yine de bir sürü mantıksızlık barındırdığı için iyi bir film olmaktan uzakta.  


p.s. buna mı takıldın diyeceksin blog, ama kızın kakülleri o kadar uzadı dip boyasının da gelmesi gerekirdi.

Saturday, January 03, 2015

shitty year


2015 o kadar boktan başladı ki, güzel devam etmesini beklemiyorum zaten... bu blogla da ne yapacağımı bilmiyorum. kendi üzerime sifonu çekesim var. 

Thursday, January 01, 2015

Boyhood

Yeni yılın ilk filmini yeni yılın ilk günü izledim. Ve de gerim gerim gerildim.

Boyhood filmi hakkında genel olarak söylenen her şeye katılıyorum. Evet film durağan, evet zamanın geçişi, çocukların büyümesi büyükleri yaşlanması insanın başını döndürüyor, evet hayat hakkında bol bol düşündürtüyor.


Fakat her zaman olduğu gibi böyle aile filmleri benim çocukluk tramvalarımı ortaya çıkartıyor. Dizlerimin bağı çözülüyor acayip geriliyorum. The Tree of Life'ta da aynı şeyi hissetmiştim. Çocuklarına bağıran baba sahnelerinde koltuk kenarlarını sıktığımı hatırlıyorum. Bu filmde de üvey babanın sahnelerinde aynı şey oldu. Çok fena oluyorum, izleyemiyorum, bakamıyorum.

Bir kez daha çocuk sahibi olamayacağımı anlıyorum. Bir kez daha yarım kalmış şeyler yüzünden hüzünleniyorum.


Mason'ı tanıdığımız ilk sahnede harika bir çocuk olduğunu düşünmüştüm biliyor musun. Gerçekten harika. Gökyüzünü seyredip arılar hakkında düşünüyordu ve derste camdan dışarı baktığı için öğretmeninden azar işitiyordu. Biraz hayalci, gözlem yapmayı seven, (ve sanırım kendime benzettiğim) bir çocuktu. O çocuğun önce geri zekalı anne-babası, korkunç üvey babası, sonra okul hayatı ve sonra da uyması gereken düzen tarafından yavaş yavaş nasıl bir moron haline geldiğini görmek beni çok üzdü. Kapana kısıldı artık. Mason için söylenebilecek hiç birşey yok. Yaratıcılığı, gözlemci ruhu, merakı bitti. Hayat hakkında düşünüyor ama o da kaybolacak. (Benim gibi) Bir gün kendini çocuklarına bağırırken bulmaz umarım.