Saturday, December 27, 2014

Begin Again

Beni yargılama. Bu bir romantik komedi sayılmaz. Eğer kadınla adam birbirine mıçmıç aşık olmamışlarsa (aşık olsalardı filmden nefret edecektim, neyse ki son dakkada böyle bir şey yapıp filmi batırmadılar) bu tam olarak bir romantik komedi sayılmaz. Sonunda gülümseyen güçlü ve yalnız bir kadın görüyorsak bu hiç bir şekilde romantik komedi sayılmaz.


Film bir baş yapıt değildi elbette ama gerçekten güzel müzikleri vardı. Maroon 5'taki elemanı yakından görmüş ve o miymiy sesini bi kez daha duymuş olduk. Mark Ruffalo'nun harika bir oyuncu olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Gel gelelim o ortam sesiyle nasıl albüm yaptılar bütün film boyunca bunu merak ettim. Bir kadın çorabıyla çözülecek mevzu mu New York'un kaotik gürültüsü? Yapma etme annem boomu alıp kafana göre sallıyorsun. Empire State'in tepesine çıktılar, kızla aynı anda RÜZGAR dedik, o derece. O rüzgar adama kayıt yaptırır mı lan azıcık gerçekçi olun. Sokaktan bulduğu çocuğa vokal yaptırıyo felan iyice peri masalına döndü. Neyseki bi metroda polis kovaladı da ayaklarımız azıcık yere bastı. 

 Greta'nın Violet'e şöyle giyin böyle yap diye akıl verdiği kısımlardan pek hoşlanmadım. Bir de bu "dışarıda albüm kaydı yapma" fikri bana çok yaratıcı gelmedi sanki milyon tane insan bunu daha önce düşünmüştür gibi geldi. Sonra daha gerçekçi bir yaklaşım sergilemek isteseydi film, grup içinde orkestra üyeleri arasında anlaşmazlıktan tutun da sanatçının albüm kontratına itirazından başlayacak korkunç bir süreç izlememiz gerekirdi. Neyse Hollywood'dur bozmadılar moralimizi. 

Eğer bir grup insanın bir araya gelip başarısız bir müzik prodüktörüne ve kalbi kırık bir kıza inanıp dışarıda albüm yapma fikrinin hikayesini izlediysek, bunun yanına bir de rock starla sevgili/eş olunur mu sorunsalını irdelediysek, film vasatın biraz üstünde bir filmdi. Fakat şu "müzik listemi paylaşmaya utanıyorum, kendimi çıplak hissediyorum" ruh hali kesinlikle katıldığım ve yaşadığım bir şey. Müzik her sahneyi daha anlamlı yapıyor. Bunda da haklılar. Ayrıca müzik listemizdeki guilty pleasureları paylaşsak bir rahatlama yaşarız gibi :) 

söylemek istediğim son şey: iyi ki müzik var  

Friday, December 26, 2014

von Reşat

"Uykuların en sorumsuzu, ne olacağı hiç belli değildi. Doğada herhangi bir canlının düzenli olarak asla koşamayacağı bir hızla; taş, toprak, zift, karanlık üzerinde; dünya gibi sürekli dönen tekerlekleriyle kocaman bir kibrit kutusunun içerisindeki işkence koltuklarına bağlanmış deliler gibi alınan bir uykudan uyanabileceğimiz ne kadar akla yakın. Zaten böyle bir serüvene kalkışmamız başlı başına sorumsuzluk. İşte tam da bu yüzden, otobüs uykusu kadar derin ve huzurlu uykular bilmiyordum ben."

Tuesday, December 23, 2014

Saturday, December 13, 2014

Get The Gringo


Ara ara mantıksız kısımları ve boşlukları olsa da Get The Gringo'yu severek izledim. 
Bu ironiye ihtiyacım vardı. (Hayatım boyunca bu ironiye ihtiyacım olacak sanırım) 
Mel Gibson'ın bu hallerini de özlemişim ayrıca, gözüme girdi. 
Ne bir eksik ne bir fazla, aksiyonun dramın şakaların vs.nin dozu çok yerindeydi. Bazı kısımları çok tahmin edilebilirdi falan ama bir başyapıt beklemiyordum. Gerçekten güzel film. 
Meksika hapishanesini ilk gördüğümde ağzımdaki çayı püskürtüyordum.
Velede de hasta oldum ^x^ 


Friday, December 12, 2014

Poyo Poyo Kansatsu Nikki


Tam kendime göre bir anime buldum, online izleyebildiğim tüm bölümleri de iki günde bitirdim. Hakkında ancak yazabiliyorum ama ben bu yuvarlak kediyi pek çok pek çok sevdim ^x^


Yusyuvarlak bir kedi ile ailesinin ve komşularını anlatan 2 buçuk dakikalık mini minnacık bir anime serisi. Japonların günlük yaşayışları hakkında da insana güzel bir fikir veriyor. Henüz doğadan bağlarını bizim kadar koparmamış olmaları örneğin hoşuma gitti bayaa.


Bu tarz animeleri gerçekten çok seviyorum. Tam benim espri anlayışıma hitap ediyor. Komedi ile şirinlik ve üzerine bir doz da acı gerçekler.. 



Bu postu bugün paylaşma sebebim, ofiste ara sıra laptopla aramda uyumayı seven ve bu hareketiyle kalbimi eriten Pascal da olabilir tabii ^x^



sanırım kediler gerçekten de insanın sivri köşelerini yumuşatıyorlar  


Rocking Like Godzilla



Tuesday, December 02, 2014

what if


I have watched this movie because a friend suggested me, i am not really a romantic comedy girl. And even tough i like Daniel Radcliff and i like Zoe Kazan, and the movie wasn't that bad.. it was STILL a romantic comedy.
So i liked the way the two met, i liked how they ignored each other in front of the theatre, i liked the way their friendship started and continued. Since this is a romantic Hollywood movie the friendship turned into a love affair but i believe, a man and a woman can really be and just be friends. And this is cool. And real. And comforting.
Anyway, so if you love someone with a boy/girlfriend, the situation is helpless. If it were me, i would feel depressed,ture. But i would do anything to forget it and let it go. And i would definitely not fly to Dublin! Who would fly to Dublin??!! Who would even cross the bridge??? What the fuck is this movie talking about? That's why i don't like rom-coms. Even a zombie attack is more real than that. To me, NO MAN would ever do such a big move for love.
Anyway, back to the movie; the worst memories of the two were explained enough. So we understand that the guy is afraid of love because of his parents cheating on each other and divorce and the girl is insecure because her mother died. But, in the end they never get to face with this problems, not even close to solve them.
I agreed with the thing Wallace's friend said, "love is dirty". And it should be. It is "feelings" after all. Who can control them? Feelings are crazy, blind, selfish and not to be trusted. You can fall in love with a married man, and to you this is what love is :) but again, we shouldnt let good things go away easily, if they are not hurting anyone at least .
I was shocked when Ben didn't proposed her in the Asian market, it was soo funny also :)
And if i were her, i would definitely go Taiwan, leave everything behind and be unhappy for the rest of my life.
The things i loved about the movie is the way they chat, it was soo smart and cool and made me soo jealous. I seriosly want a geek friend in my life. The other thing is the girls job, animation.. and of course; The Fool's Gold. Amen.

Monday, December 01, 2014

İSMAİL

Bir arkadaşımın ısrarlı önerisi sonucu aldığım, Daniel Quinn'in yazdığı ve söylendiğine göre tüm dünyayı derinden sarsmış bir kitap, İsmail. Kitabın büyük bir kısmı varoluşsal problemlere açıklama getirmekle geçiyor ve ilk çeyreğinden sonra daha fazla sarıyor. İsmail (ya da gerçek adıyla İshmael)'in anlattıkları zaten düşünmediğim, üzerine kafa yormadığım şeyler değildi. Ben de dünyanın insan için yaratılmadığını, bir tırtılın, bir kirpinin ve bir insanın eşit şekilde yaşama hakkına sahip olduğunu, doğanın dengesini başka hiç bir canlının cüret etmediği şekilde bozmaya ne hakkımız olduğunu, neden dünyanın döngüsünün bir parçası olmak istemediğimizi, neden insan olarak mutlaka daha yüce bir amaç için yaratıldığımızı düşündüğümüzü, neden ölümsüz olmayla kafayı bozduğumuzu, neden fani hayatı olduğu gibi kabul edemediğimizi ve bilinçli bir şekilde yaşamı sabote ettiğimizi, nasıl bu kadar aç gözlü olduğumuzu düşünüp dururdum... Bu anlamda gerçekten çok büyük bir merakla ve de keyifle okudum. Fakat kitapla ilgili hoşuma gitmeyen bazı şeyler de oldu. Örneğin İsmaille yazarın ilişkisi gerçekten çok yüzeyseldi. İsmail'in yazara sorduğu alaycı sorular, yazarın soruları 2 sayfa boyunca cevaplayamaması ve bunun sürekli devam etmesi... gerçekten delirtti beni. Bir örnek vermek gerekirse;
İ: Bu ne anlama geliyor sence?
Y: Bilmem.. blabla mı?
İ: Hayır.
Y: O zaman bilmiyorum
İ: Biliyorsun, sadece biraz daha düşün.
Y: Yo gerçekten bilmiyorum.
İ: Senden beynini kullanmanı istiyorum daha fazlası değil
Y: Tamam, biraz daha düşüneyim
İ: Lütfen....
Y: Hala bulamadım
İ: İstediğin kadar zaman tanı kendine
Y: Bilemiyorum yine de
İ: Ciddi olamazsın
Y: Ciddiyim, cevabı bilmiyorum
İ: Gerçekten bilmiyor musun?
Y: Gerçekten bilmiyorum
BEN: JUST TELL WHAT THE FUCK İT İS!!!!

Böyle sayfalarca devam eden uyuz diyaloglar gerçekten beni çok sıktı. Yazar-İsmail ilişkisi olmasaydı, makale gibi yazılmış daha kısa bir kitap olsaydı daha başarılı olurdu bence çünkü roman olarak kurgusu çok zayıf oysa mesajı gerçekten güçlü ve etkileyici.


"Yalnızca otuz bin kişiyi doyurabilecek bir bölgede kırk bin kişi varken, bu mevcudu korumak için dışarıdan yiyecek getirmek iyilikseverlik değildir. Bu hamle yalnızca kıtlığın kronik bir hal almasını sağlar." 

"Bu iş çiftçiler için adeta kutsaldır: Yiyemediğin her şeyi öldür. Senin yediğini yiyen her şeyi öldür. Yediğin şeyleri beslemeyen her şeyi öldür."

"Atalarımızın nasıl yaşadığını düşünmeye çalışıyordum ki gözlerimin önünde epeyce canlı bir sahne belirdi. 
Rüyaları andırıyordu biraz. Daha doğrusu kabusları. Bir adam alacakaranlıkta bayıra tırmanıyor. Bu dünyada zaman hep alacakaranlık zamanı. Adam kısa, zayıf, esmer ve çıplak. İki büklüm halde koşarak iz sürüyor. Avlanıyor ve çaresiz. Gece çöküyor ve yiyecek hiçbir şeyi yok. 
Koşuyor koşuyor koşuyor; sanki bir koşu bandında gibi, esasında o bir koşu bandında zaten, çünkü belki ara bile vermeden, ertesi gün de orada alacakaranlıkta koşuşturuyor olacak. Ama onu harekete geçiren yalnızca açlık ve umutsuzluk değil. Aynı zamanda korkuyor da. Ardında, görüş açısının hemen dışında, düşmanı olan aslanlar, kurtlar, kaplanlar onu parçalara ayırmak için bekliyor. İşte bu yüzden sonsuza kadar koşmak zorunda. Her zaman düşmanlarının bir adım önünde, avının bişr adım gerisinde olacak. 
Kısacası avcı-toplayıcılar çok çetin bir hayat sürüyor. 
Bu bir hayatta kalma mücadelesi.
Ama aslında hiç de öyle değil. Zihninin başka bir köşesinde bunu bildiğine eminim. Avcı-toplayıcılar kurtların, aslanların, serçelerin veya tavşanların hayatından daha çetin bir hayat yaşamıyor. İnsanoğlu bu gezegendeki yaşama diğer tüm türler kadar uyum sağladı. Hayatta kalma mücadelesi verdiği, bıçak sırtında yaşadığı fikri biyolojik bir saçmalıktan ibaret. Hem etçil hem otçul olduğundan beslenme olanakları son derece geniş. Ondan önce aç kalacak binlerce tür var. Zekası ve becerileri diğer primatları tamamen bozguna uğratacak koşullarda rahat rahat yaşamasını mümkün kılar.
Yemek peşinde çaresizce ve durmaksızın koşmak şöyle dursun, avcı-toplayıcılar dünyadaki en iyi beslenen insanlardandır. Bunu günde yalnızca "iki-üç" saat çalışarak başarırlar ki böylelikle dünya üzerindeki en çok boş zamana sahip insanlar arasında da gösterilebilirler. Taş devri ekonomisi üzerine yazdığı kitapta Marshall Sahlins onları "ilk zengin toplum" olarak tanımlar. Bu arada insan avı neredeyse yok gibi bir şeydir. İnsan hiçbir yırtıcının yemek listesinin ilk sırasında bulunmaz. Dolayısıyla, atalarının yaşamına dair gözlerinin önünde canlanan o korkunç sahne Kültür Ana'nın bir saçmalığı yalnızca."