Thursday, November 20, 2014

22

hello
.
bugün denk geldi bir şey okudum; aşık olmanın bağlantı kurmak ihtiyacından doğduğuyla ilgili bir cümle. yani, düşünüyorum da, bağ kuracak bir şeye ihtiyacım varsa, ki olabilir insani bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum özellikle benim gibi duygusal yokluk çeken biri için, bağ kuracağım bir şey bulabilirsem işler iyiye gider. örneğin bir köpekle, ya da bir arkadaşla.. sanırım yaşayan bir şey olması gerekecek (keşke gerekmeseydi, yaşayan bir şey nereden bulacağım hff) bağ kurabilirsem, kendimi daha iyi hissedeceğim sanırım. 
.
bu arada yine denk geldi şu 22 şarkısını dinledim.. sözler aklımda döndü durdu: It's sad but it's true how society says her life is already over
There's nothing to do and there's nothing to say
'Til the man of her dreams comes along
Picks her up and puts her over his shoulder
It seems so unlikely in this day and age
bir an çok sinirlendim ve yalnız olduğum için çok memnun oldum..  kim bir erkeğin gelip onu omzunun üzerine atıp parlak geleceğe götürmesini bekliyo hea??? don't even bother coming.. yalnız olduğum için kendimi daha iyi hissettim. erkek düşmanı olucam bu gidişle ama sorun değil. zaten pek sevilecek birini tanımıyorum hehehe pislikler :) 
.


.

.
eve gelirken gerçekten çok büyük ve simsiyah bir kedi gördüm ve gözleri çok tuhaf parlıyordu. nedense onun shapeshifter felan olacağını düşündüm ve gözlerimi bir müddet ondan ayırmadım. o da gözlerini benden ayırmadı. gergin ya da korkmuş da değildi. bir süre birbirimize baktık. onun şekil değiştirmeyeceğine emin olunca ben yürümeye devam ettim. 
.
bir yiyecek olsam lokum olurdum. ya da marşmelov 
.
sonuç olarak; insanın kendinden kaçamaması ne kötü, özellikle de kendinden bu kadar sıkılmışken. 

Monday, November 17, 2014

Küçük Prens


Küçük Prens'i çok küçükken okumuştum ve aklımda kalan tek şey de çizimleriydi. Bir süredir kitabı yeniden okumayı istiyordum. Ofisten bir arkadaşıma da bahsedince ertesi gün hemen getirmiş sağolsun. Bu pazar oturup okudum. Ve inanamadım. Benim okuduğum zamandan aklımda kalan tek şey, boa yılanın iç ve dış çizimleri, baobab ağaçlarının çizimleri, kutunun içindeki koyunun çizimi, küçük dünyasının üzerinde uçuşan atkısıyla Küçük Prens çizimi. Ne o minik diğer gezegenleri hatırlıyorum ne de bu korkunç sonu... Hem çok hüzünlendim hem çok şaşırdım. Küçük Prens'in gülüyle yaşadığı, muhtemelen ilk gençliğinde yaşadığı ve atlatamadığı bir aşk ilişkisiydi. Diğer her bir gezegen hayatına giren insanları temsil ediyordu. Sonunda bu çocuk ruhlu adam dünyada yaşamaya daha fazla katlanamayıp intihar ediyordu... Küçük Prens'in bir çocuk kitabı için oldukça karanlık ve depresif olduğunu düşünüyorum artık. Kapağındaki çizime bakınca eskisi gibi kendi küçük dünyasında yaşayan, neşeli ve bilge bir çocuk da görmüyorum, yalnızlıktan ve anlaşılmamaktan kendini öldürmeyi seçen bir adamı görüyorum.. içim burkuldu...

Friday, November 14, 2014

Coşkuyla Ölmek

Coşkuyla Ölmek çok şaşırtıcı bir kitaptı, diliyle eski, olaylarıyla yeniydi. Zamanını anlayamıyordum. Metrobüste okurken yüksek sesle güldürüyordu, o kadar ironik ve eğlenceliydi ki Şule Gürbüz'ün çok zeki bir kadın olduğunu düşünüyordum. Sonra uzunca bir süre sıkıntıdan öldürüyordu. Tam, demek ki bu kadarmış, kitabın pek tadı kalmadı derken aniden bir viraj alıyor iyice şaşırtıyordu, elimden düşmüyordu. Bir cümlesiyle kalbimde derin yaralar açıyordu. Sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu ve en en tuhafı da, her öykü pat diye bitiyordu :s Gerçekten şaşkınlık içindeyim blog. 


Thursday, November 13, 2014

Rosetta


  • Dün kalbim küt küt çarparak bekledim inişi. Ofiste fırsat buldukça ara ara açtım izledim. (Avrupa Uzay Ajansının cool gömlekli ve dövmeli başkanı kalp ben) Beni böyle şeyler çok heyecanlandırıyor.  Yani bayaa kalbim çarpıyor, gözlerim doluyor, beynim genişliyor. Hayranım. Kimseye de derdimi anlatamıyorum. Bunun bizim anlık, günlük dertlerimizden daha üstün birşey olduğunu, 100 sene sonra bizim esamemiz okunmayacakken herkesin bu önemli gelişmeyi konuşacağını... Ya çocuksu bir sevince sahip olduğumu düşünüyorlar ya da doğrudan deli olduğumu düşünüyorlar. Üstelik çok da cahilim bu konularda. Benimle equally geek ya da biraz daha üstün bir arkadaş edinip onunla space işlerini takip etsek istiyorum.
  • En sevindiğim kısımlardan biri, robotun comete başarılı bir şekilde iniş yaptığını gören bilim insanlarının sevinciydi ^x^ bir şey için çalışıp, emek harcayıp sonra da sonucunu almak ne güzel ya. Yani onların sevinciyle ben de sevindim, harikasınız!
  • Bu uzay araştırmaları çok kısa sürede çok büyük hız kazandı. Bence önümüzdeki 50-60 yılda büyük devletler bu araştırmalarla hayatın gidişatını değiştirecekler, üstelik büyük devletler derken yalnızca Abd ya da Avrupa ülkelerinden bahsetmiyorum. Çin uzay araştırmalarında çok önde, hatta ve hatta o küçümsediğimiz Hindistan uzaya ilk insansız aracını gönderirken o günlerde bizim ülkemizin gündeminde kızlı erkekli aynı evde kalınır mı kalınmaz mı vardı -_- anyway, bence bu yapılan araştırmalar yalnızca teorik sorulara cevap bulmak ve evreni anlamak için yapılmıyor. Yeni kaynak arayışındayız artık. Dünyamızı çok kötü kullandık, yine bütün dünyada yenilenebilir ve yeşil enerjiye dönüş de bu yüzden. Kaynaklar kısıtlı! İleriyi, yani bi 100 sene sonrasını düşünsene blog, petrolle mi arabamızı çalıştıracağız? Alternatif kaynaklar üretmek zorundayız. Bana göre maden kaynağı olarak diğer gezegenlerden yararlanmak, oradaki ortamın insan yaşamına uygunluk koşullarını incelemek ve koloni kurmak için faaliyetlere başlamak yapılacak en mantıklı şey. Ki Stephen Hawking ben daha lisedeydim galiba, dünyadaki yaşam bize birşey vaad etmeyecek dünya dışı yaşam koşulları araştırılmalı demişti de benim haberi okurken gözlerim büyümüştü :) Yani kısaca, geleceğimiz (ne yazık ki) dünyada yatmıyor, uzayda yatıyor. Dahası, biz teknoloji üretmeyen teknolojiyi satın alan bir ülkeyiz (yine ne yazık ki) Örneğin Cern deneyinde Türkiye gözlemci ülkeydi. Katılımcı olmak istersen belli bir miktar para bağışlaman gerekiyor çalışmalara. Biz ülke olarak bu parayı vermedik. Ne yapıyolarsa gözlemliyoruz, lise öğrencilerine kadar herkes gitti Cern'e. Orada üretilen tüm teknolojiyi de satın aldık haliyle. Oysa biz de üretimin bir parçası olmalıydık. Yani biz dünyadaki hiç bir gelişmenin ve üretimin parçası olamıyoruz. Tarım ürünü yetiştiriyoruz mesela, kiraz ihraç ediyoruz. Son etkinliklerden de öğrendiğime göre otomotiv sanayinde iyiyiz, sanırım ucuz iş gücü olduğumuz için :D Ama teknolojik alanda üretimimiz yok ve bunun sonuçları bence çok korkunç olacak. Çünkü kiraz ihraç ederek kaç tane uzay aracı satın alabilirsin ki?? Bence bizim de mühendislerimiz araştırmacılarımız var ama, ülke politikası bunlara kaynak sağlamadığı için beyin göçü dediğimiz olay meydana geliyor. Sen 100-150 sene sonra iklim değişikliği ya da kıtlık ya da hava kirliliğinden aşağıda boğulurken teknoloji üreten uluslar başka gezegenlerde hayat kurmanın yolunu bulmuş olacaklar. Buna inanıyorum. Yani bunu söylediğim için de ayrıca çok üzgünüm ama, 100 - 150 yıl sonra dünya bizim geleceğimiz değil mezarımız olacak. Bu bizim suçumuz, ama olacak bu. Bu süre de totale bakıldığında çok çok kısa bir süre..

Tuesday, November 11, 2014

Mirror Mirror

Julia Roberts'ı özlemişiz. Pek severim zaten onu.
Filme gelince, ya şu klasik masalları azıcık değiştirin, elinizi korkak alıştırmayın. Ne bileyim bi kere de Kraliçe ne yaptığını bilen, aklı başında olgun kadın olsun. Pamuk da ergenlik triplerindeki salak bi kız olsun? İki kelimeyi değiştirdiniz diye masalı yeniden yazdık sanmayın. Beni şaşırtın.
Sanat yönetimi 10 puan. Kız da pek sevimli. Prens de pek charming. Julia'nın ironic tarzı daha fazla işlenebilirdi. Gülüp geçmelik iyi bi film fakat sonundaki o Bollywood dansı? Neler oluyor kuzum dedirtti.

Saturday, November 08, 2014

INTERSTELLAR

İşte ağzım bir karış açık izlediğim fragman:
https://www.youtube.com/watch?v=3WzHXI5HizQ

Evet, fragmanını ilk izlediğim andan beri bekliyordum, sağlam film geldi, beklediğimden daha sağlam geldi hatta, sonunu sevip sevmediğime hala karar veremedim, fakat filmden çıktığımızda sanırım hepimiz ucuz Hollywood efektleri görmediğimiz için mutlu, astrofizikle bizi döven ve beynimizi kullanmamızı sağlayan Nolan'a da hayran kalmış durumdaydık. 
Evet Nolan...
Eğer kuantum fiziğinden, görecelik ilkesinden, solucan deliğinden, zaman genişlemesinden anlamıyorsan filmimi de izleme! dercesine bir tutum içine girmiş Nolan.
(ve gerçekten de, film sizi alıp bir üst levela bırakıyor gibi, oradan, artık aşağıda kalan gündeme bakıyorsun ve bir filmin böyle hissettirmesi tuhaf ve güzel)

- - - pekiala, yolun bundan sonrası spoiler içeriyor - - -

Öncelikle filmin başladığı dönem oldukça ilginçti, dünyanın mühendisten çok çiftçiye ihtiyacı olduğu bir dönemde, eski bir mühendis ve pilot olan adamımız Cooper da yaptığı bir kazadan sonra mesleği bırakmış, mısır yetiştirmeye başlamıştır. Fakat işler çiftçilikte de iyi gitmez, çünkü önce İrlanda'da patatesi, sonra buğday ve bamyayı bir hastalık vurur. Mısırda şimdilik sorun yok gibi görünüyordur, böylece herkes mısır çiftlikleri kurmuştur. Bilimsel gelişmeler (MR da dahil olmak üzere) bir kenara itilmiştir, olanı sürdürelim, aç kalmayalım, dünyanın kaynaklarına yönelelim anlayışı hakimdir. İlginç kısımlardan biri Murph'ün öğretmeniyle veli toplantısına giden Cooper, öğretmenle Amerika'nın aya gitmesi konusunda tartışır. Öğretmen bunun gerçek olmadığını sadece soğuk savaş döneminde Rusyayla olan rekabetten dolayı yapılmış bir hamle olduğunu, ders kitaplarını yeniden düzenlediklerini söyler :)   Nasa'nın bütçeleri kısılmış, bilimsel gelişmeler önemsiz görülmüş, hani bi de liseleri imam hatipe çevirseler, diyeceğim bu ülke bir yerden tanıdık geliyor :p 


Filmde bir adamın işine olan tutkusundan baba-kız ilişkisine, umudunu yitirmekten asla vazgeçmemeye ve hatta biraz badass olmaya, rasyonel davranmaktan sevdiklerin için sınırları zorlamaya kadar pek çok konunun altı çizilmişti.


Müzikler harkuladeydi ve sessizliği bir efekt olarak kullanmak çok zekiceydi ve sana da bu yakışırdı Nolan! Matthew McConaughey döktürmüştü, oyunculuğunu çok beğendim, Murph'ün hem küçüklüğünü hem büyüklüğünü ayrı beğendim, Anna Hathaway'i hiç sevmem onu da çok beğendim! 


 Solucan deliği ve kara delik sahneleri boyunca nefesim kesildi, görsellik harikaydı. Fakat kara deliğin sonunda kütüphaneye düşmesi ve kızına ulaşmaya çalışması.. dedim ki öldü ve cehenneme gitti. Bu. Ama daha da tuhaf birşey oldu :s yer çekimini 5. boyut olarak kullanıp kızıyla zaman üzerinden  mors alfabesiyle iletişim kurdu. mmm..well,okay. diyecekken Cooper'ın hastanede gözlerini açması.. Ya şu adamı öldürmemek için niye bu kadar uğraştınız ki? Ölebilirdi gayet. Seyirci de hazırdı hatta. Diğer astronotla olan kapışmalarında ölmemesi güzel bir hamleyken karadelikten ve kütüphaneden sonra ölmemesi biraz zorlama geldi bana. 



Son olarak.. Murph'ün kütüphanesindeki kitapları çok merak ediyorum, yakın zamanda bir yerlerde bir liste çıkar umarım.