Thursday, October 30, 2014

Uncle Boomle Who Can Recall His Past Lives or What The Fuck Did I Just Saw?



Öncelikle şu konuda filmin hakkını vermeliyim; Halloween öncesi daha ürkütücü ve tuhaf bir şey izleyemezdim. 
Ve belki de biraz daha hızlı bir temposu olsa, bu kadar yavaş akmasa, biraz daha izleyiciyi içine çekebileceği bir hikayesi olsa bu filmi gerçekten sevecektim.
Ama bu haliyle mümkün değil.
Bir kere hiç akmıyor film, ve o kadar akmıyor ki bir yerden sonra film olmayı bile bırakmış yola slaytlarla devam ediyor e oha. 
Ama bunun bile çekici bir havası var gerçekten, ama yine de olmamak için çok diretmiş bir filmle karşı karşıyaydım. 
Aslında sanırım bu uzun sahneler filmin tamamen gerçeklikten çıkmaması için, içindeki fantazi unsurlarının ( fantazi mi fantezi mi diyorsun filmde balıkla (alabalık gibi bişi) sevişen bir kadın evet var!) gerçek hayatla dengelenmeye çalışılması için yapılmış. Hani petekten bal toplayalım, işçilerle meyve toplayalım, normal günlük telaşeler, mevsimlik işçilerden ve göçmenlerden nefret etmeler ama öte yandan ölmüş karımla mağaralarda gezeyim, oğlum maymun/yaratık olsun..gibi.. normal yani bunlar hep, olur öyle.. 

Baştaki öküzlü/buzağılı sahnede, e be yönetmen ne diye cutla maymunyaratığa geçersin? Bunu neden yaptığını çok merak ettim. Tempoyu yükseltmiş oldu bir anda, ilgisi dağılan ve sıkılan seyirci hassktir diye toparlandı. Ama film de koptu. Buzağıyla giden adamın arkasında yavaş bir hareketle kameraya doğru dönen maymun hem acayip gererdi hem de olayda bir devamlılık göstergesi olurdu. Cutla geçtiği için bu yaratık ne alaka? Şimdi hangi zaman dilimindeyiz? Gibi sorularla konudan koptuğumuzu hissettik. Hoş yönetmenin böyle olay devamlılığı peşinde olduğunu hiç sanmıyorum. 
Bir şey daha var, adam, ölmüş karısı ve maymun olmuş oğluyla sofrada otururken, ben cidden çok gerildim. Bi de ışıkları kapatacağız dedi, kötü bir ışık oluşturdular sahnede iyice gerildim. Zaten oğlan da "etrafta çok fazla ruh var, aç hayvanlar gibi, hastalığının kokusunu aldılar" dedi. Aha dedim şimdi birşeyler olacak. Ama hayır. O gerginliğe girmeni de istemiyor. Oysa normal bir yönetmenin ellerini ovuştura ovuştura çekeceği bir sürü sahne var. Ona da girmemiş. Çok ilginçti. Sanki seni yalancı çıkarmaya çalışır gibi bir film yapmış adam. 

Film izlerken artık elimden geldiğince yorumlardan sakınmaya çalışıyorum ama altyazı indirirken bu yoruma istemeden de olsa denk geldim. Tim Burton film hakkında: Tuhaf, güzel bir rüya gibi, demiş. Zaten filmi izleme fikri de Tim Burton üzerinden doğdu, o yüzden bu yorumu okumam sorun olmadı. Düşününce, daha iyi ifade edilemezdi, güzel olmasa da tuhaf bir rüya görmek gibiydi. O huzursuzluk ya da en olmayacak durumda bile hissedilen normallik hissi vardı filmde. Yine de sonunu getirebilen insanlara madalya takılmalı. Korkunç uzun. 

Hoşuma giden bir sahne, şu aşağıdaki sarılma anıydı. Karı koca gerçekten çok güzel sarılmışlardı ve çok iyi/rahat görünüyorlardı, yani kadın bir ölü için iyiydi bence ve biraz özendim sanırım. Cenneti çok abartıyolar orada hiçbir şey yok demesi de ayrıca askdjhasj dedirtti. 













Maymun oğlan sözüm sana; yavrum sen ormanlarda bir başına dolaşırken böyle bir yaratığın fotoğrafını çektin, merak ettin peşlerine düştün. Onlarla karşılaşınca, yapabileceğin onlarca şey arasından, hemen bi tanesiyle yatmak mı geldi aklına? Ne yaptın yavrum sen??? Neyse balıkla sevişen kadın var diyorum filmde (ve bunu diyerek nice sapık google searchlerine davetiye çıkarıyorum kim bilir) 

Stay Creepy

vampirler, kurt adamlar, zombiler, hayaletler, cadılar, büyücüler, periler, şeytanlar, melekler, yaratıklar, uzaylılar, süper güçler! 


Wednesday, October 29, 2014

Serserilik Günleri


1955 yılında Behçet Necatigil tarafından çevrilmiş, Varlık Yayınlarının editörlüğünde 1965 yılında ikinci baskısını yapmış, Amerikan'ın buhran yıllarını, yoksulluğu, insan doğasını, acımasız çalışma koşullarını, düzenbazları, aşıkları, dolandırıcıları konu alan kısa hikayelerle dolu, döneminin diliyle yazıldığı için beni mest eden bir kitap oldu Serserilik Günleri. 

Seppeku/ Harakiri

Harakiri looks like one of the movies that we first focus on the story and storytelling. But i believe there was more than that :) the cinematography was impressive. When the ronin and the servant walks to the house lords room, the scene that they walk and behind some bamboo walls, with the same speed and while one is seen the other one is behind the wall and vice versa, that was a captivating scene, i loved it.


The storytelling was successfuly build ( and the editing) the flashbacks made the movie a masterpiece. It captivates the audience as we learn more and more about what really happened.

So the story was touching. Maybe some of the audience quickly changed their minds from "the fake ronin should pay for it" to "the poverty makes people desperate enough to do anything". If you ask me, i never tought it was the right thing to push the man kill himself in such a horrible way in the first place, but i can guess many did so. And i am glad that they got shocked and sorry after completely understanding what had happened before. Even punishing a freud shouldn't mean to loose humane part in us, but when it comes to the samurais things change i suppose. 


I loved the typical Japanese architecture, the minimalism in interior (always makes me wonder, where do these guys put their belongings?) And also, i really really loved the graveyard and the bamboo forest they they walked through while the two man were going to combat. Both the graveyard and the bamboo forest were so unrealistic and beautiful. 


Anyway, back to the story once again, i felt the stress of bluffing so much. When you bluff about something it is stressful enough but when you bluff on your life it is way too horrible and idiotic! The harakiri part was discusting. I am not that kind of sissy who closes her eyes to evey bloody scene but that one is discusting, maybe because it was realistic. 


The actors were so good i adored them esp. Tatsuya Nakadai. The way he looked like a strong father and friend in his good old days, the way he looked helpless, the way he looked wisdom, the way he looked painful.. all soo good.  


There is one thing that really suprised me. The Japan respects suicide. I mean, you can decide how to live but in our culture and religion, you can absolutely never decide how to die. It is not your thing to decide, it is something that will happen to you. Even thinking about it is not welcomed. Death is a taboo. Talking about it is not considered nice. Planning your own death is terrible. If someone commits a suicide people genrally feels pity for him/her. They tend to think "something must be terribly wrong with him/her." Bu in Japan, they respect that. And considering ones killing himself is not easy, they respect that really a lot that they help him :) 
And also, their confident look makes me respect them too. Think of the first lord who did Harakiri. Before killing himself he asked; "i am going to meet Jinna. Do you have any messages for him?" He asked that like he is going to market place to meet a friend. No hesitation, so confident and normal. Wow..  That was quite intresting. 


Tuesday, October 28, 2014

Sena and Ali's Film Club - Film 1: IKIRU


Last Friday evening we had our first meeting for our film club. The first we had chosen to watch was Ikıru from Akira Kurosawa. As we both have seen other movies of Kurosawa we often referred to some of his other movies as well, during the discussion. Considering that we have found a new member at the end of the night, our club has a huge success and quite popular now :)
So, here are our notes for Ikiru (please excuse my typos);

- Yhe story of Ikiru was inspired by Leo Tolstoy's "The Death of Ivan Ilyich". Altough the plots are not similar beyond the common themen of a buereaucrat struggling with a terminal illnes, we can say that Kurosawa is under the effect of the or at least inspired by the Western classics since Ran was also inspired by the King Lear of Shakespeare. 

- Ali said he actually didn't like the storytelling. He didn't tlike it when the good and the bad are so obvious, he was thinking some mystery in a movie would be good and that he wants to explore some things by himself.  

- The scene where women were going to one room to another and facing a man directing them to another room was so annoying and true. I unfortunately could related to that scene and found it so similar to what could have been lived in Turkey esp. in 60s or 70s. Ali said it wasn't so realistic of women trying so hard for a park and also, after Mr Watanabe dies, their crying at the funeral was unrealistic. He couldn't believe that women could feel so much sorrow for an officers death who worked to build up a children park. 

- The scene where Mr. Watanabe went to doctor made me laugh so much. His reactions to the old man who told him about the symptoms of the stomache cancer was a little bit exaggerated but i found it funny. Ali had the observation for Mr Watanabe's eyes. He opened his eyes so much and tried to have a dramatic look by using the puppy eyes. (thinking about it now, actually Japanese are obsessed with big eyes, so maybe this is important in acting to look with big open eyes, and maybe it means something, don't know. also, i looked at Watanabes scenes he really does opens his eyes all the way wide in a wierd way :s )

- We both observed that in any of the movies of Kurosawa that we have seen, women has an important role. The same thing is accurate with this movie too. There was a time at the film, where it was begining to be the story of an old, sick man who found his joy in life with a young cheerful woman, bu no! The director cut that story and continued with the story of the man fighting with the beurocracy. 

- As someone who has watched Ran and the 7 Samurai, this movie really suprised me. The movie was in the modern times. The story was very global. His other movies are of a strong Japan Empire with epic stories while this movie was about the bad people of a weak and poor country after the WW2.  There were no heroes, no honourable men and actually as we realised later, there were nothing beautiful in the movie. Not even a single beautiful scene. The athmosphere of the movie was completely depressing. The streets were covered in mud, people were poor, places were in a mess.. Ali interpreted this as a rebellion against the past, questioning the authorities. I interpreted it as the effect of the Western world and questioning the traditional image in peoples head. We both felt that the movie was very impressive in giving the intense effect it wanted to give. 

- About the funeral scene, i was very disturbed by the Japanese drunk talk. That was pure torture! When the officers were talking about how they will be more like Mr Watanabe from now on, silly me, i really believed them. When i watched the part where one officer revolt against the system ant the other kept silence, and then after a short hesitate he also sat down, i was terrified and collapsed. That was so true and so cruel. Ali, on the other hand, would probably hate the movie if he hasn't seen that part. He tought the was finally complete with that scene because no one in the real world would change like that actually. 

- We have also discussed how people change their point of wiev once they have a bad desase like cancer or likewise. Must we feel the breath of death on our face before we hang on to life and fight for what believe is true? The opening scene, for that reason, made me so sad. There was an x-ray of a stomache and an overvoice was saying that this man has stomache cancer and is not going to live long, but actually he never really lived.  

- And lastly, at the final scene we saw Mr. Watanabe watching kids playing at the park. That was also an impressive scene. We had very disturbed feelings for the whole movie and kept the feeling like this until this scene came. Finally the audience could take a deep breathe. And from the camera angle it was obvious that Kurosawa wanted him to look bigger and more important. With the relief feeling for bot audience and the character, the movie ended. But somehow, i couldn't help thinking, what kind of a future is awaiting for this children? And what kind of people will they turn into... 

Sunday, October 26, 2014

Sena ve Ali'nin Film Kulübü - Film1: IKIRU/Yaşamak

Ali ile birlikte Cuma akşamı ilk film kulübü buluşmamızı gerçekleştirdik. İzlemek için seçtiğimiz film Akira Kurosawa'nın IKIRU (Yaşamak) filmiydi. İkimiz de önceden Kurosawa'nın başka filmlerini izlemiştik bu yüzden yorumlarımızda diğer filmlerine de göndermelerde bulunduk. Gecenin sonunda yeni bir üye bile bulduğumuz düşünülürse şimdiden havalı bir kulüp kurduğumuzu söyleyebiliriz :)
İşte Ikiru filminden notlarımız (çevirim kötüyse kusura bakmayın lütfen);

-  Ikiru'nun senaryosu Leo Tolstoy'un "Ivan Ilyich'in Ölümü" adlı eserinden esinlenilmiş. Ölümcül bir hastalığa yakalanan birinin bürokrasiyle olan mücadelesini konu alması dışında aslında başka bir benzerliği yokmuş ama konunun orjinal olmadığını belirtelim. Kurosawa'nın bir diğer filmi Ran'ın da Shakespeare'in Kral Lear adlı oyunundan esinlendiğini düşünürsek Kurosawa'nın batı klasiklerine ilgi duyduğu ya da etkisinde kaldığı sonucuna ulaşabiliriz.


-Ali filmin genel anlatımını beğenmediğini, iyi ile kötünün bu kadar bariz bir şekilde gösterilmesinden hoşlanmadığını söyledi. İzlediğimiz filmlerde biraz gizem olmasının iyi olduğunu düşünüyordu ve bazı şeyleri kendi bulmayı sevdiğini anlattı.


- Filmin başında kadınların oda oda dolaştıkları sahne moral bozucuydu ne ne yazık ki 60'larda ya da 70'li yıllarda Türkiye'de bürokrasinin de aynı şekilde işlediğini düşünerek empati kurabildim. Ali ise, kadınların bir park için bu kadar uğraşmasını gerçekçi bulmadığını söyledi. Ayrıca Bay Watanabe öldükten sonra bu kadar ağlamalarını da anlayamadı. Yalnızca park yaptırmış bir devlet görevlisi için bu kadar ağlanacağına inanmıyordu.


- Bay Watanabe'nin doktora gittiği sahnede ben çok güldüm. Mide kanserinin belirtilerini ve sonunun kesin ölüm olduğunu anlatan kısımda Watanabe'nin oyunculuğunu ikimiz de biraz abartılı bulmuştuk ama ben sahneyi aynı zamanda komik buldum. Ali ise, Bay Watanabe'nin oyunculuğu ile ilgili genel bir abartma gözlemledi. Özellikle gözlerini fazla açması ve bakışlarındaki "puppy eyes" etkisi dikkatini çekti.


- İkimizin de daha önce izlediği hiçbir Kurosawa filminde kadınların önemli bir rolü olmadığını gözlemledik. Bu filmde de aynı şey geçerliydi. Hikaye bir yerde neredeyse "neşeli ve genç bir kadınla hayata yeniden tutunmaya çalışan hasta adam" hikayesine dönecekti ama dönmedi! Yönetmen hemen kızla olan ilişkiyi bitirdi ve filmi yeniden bürokrasiyle mücadele eden adam hikayesine döndürdü.


- Akira Kurosawa'nın daha önce Ran ve 7 Samuray filmlerini izlemiş biri olarak, bu film beni çok şaşırtmıştı. Film modern zamanlarda geçiyordu. Konusu gayet evrensel bir soruna işaret ediyordu. Diğer filmleri Japon İmparatorluğunun güçlü olduğu dönemlerde, epik hikayeler anlatırken bu seferki filmi 2. Dünya Savaşından sonra fakir ve zayıf bir ülkeyi, onun fırsatçı ve kötü insanlarını anlatıyordu. Kahramanlıklar yoktu, hatta sonradan Aliyle fark ettiğimiz üzere, güzel hiç birşey yoktu. Tek bir manzara ya da güzel görüntü yoktu. Filmin atmosferi bütünüyle gerçekten iç karartıcıydı. Sokaklar çamur içindeydi, insanlar yoksuldu, her yer harabeydi. Ali bunun geçmişe karşı duyulan hayranlığın bitimi ve insanların otoriteleri sorgulaması olarak yorumladı.  Ben de Batı etkisinde kalınmasıyla geleneksel değerlerin sorgulanması olarak yorumladım. İkimiz de filmin hikayeyi anlatırken istediği çarpıcı etkiyi verebildiğini hissetmiştik.

- Cenaze sahnesine geldiğimiz zaman, ben Japonların sarhoş konuşmalarından çok rahatsız oldum. Bu gerçek bir işkence gibiydi. Cenazede artık Watanabe gibi olacaklarını söyleyen memurların sahnesinden sonra, aptal ben, gerçekten de değişeceklerini düşünmüştüm. Başkaldırı sahnesinde, diğer memurların suskunluğunu gördüğümde ve değişeceğini söyleyen memurun sessizce yerini oturduğunu izlediğimde gerçekten allak bullak oldum. Bu çok gerçekçi ve çok acıydı. Ali ise sonunda bu sahneyi görmeseydi sanırım filmden nefret edecekti :) Bu sahneyle birlikte filmin tamamlandığını düşündü çünkü gerçekte kimse bu şekilde bir değişim geçirmezdi.  


- Ayrıca kanser gibi kötü bir hastalığa yakalanan veya yakında öleceğini öğrenen kişilerin hayata karşı bakışlarının nasıl değiştiğini de konuştuk. Yaşama sarılmak ve istediklerimiz uğrunda savaşmak için gerçekten ölümün nefesini hissetmemiz mi gerekiyordu? Filmin açılışı aslında beni çok üzmüştü. Bir mide filmi gösteriliyordu ve dış ses, bu adamın mide kanserine yakalandığını ve yakın zamanda öleceğini ama aslında zaten hiç yaşamadığını söylüyordu.  



- Son olarak, son sahnede, Bay Watanabe'yi çocukların neşeli sesler içinde oyun oynadığı parka bakarken gördük. Bu etkileyici bir sahneydi. İlk olarak, bütün film insanı rahatsız etmek üzerine kuruluydu ve filmin sonunda bataklık kurutulmuştu ve çocuk parkı yapılmıştı ve artık rahat bir nefes alıyorduk. Ayrıca çekim açısından da anlaşıldığı üzere, birşey başarmış olan Watanabe artık yüce bir insan gibi gösteriliyordu. Beni ise tuhaf bir düşünce almıştı: Parkta oynayan bu çocukları nasıl bir gelecek bekliyor? Ya da onlar nasıl insanlara dönüşecekler acaba? 



Saturday, October 25, 2014

The Big Bang Theory


Bu cumartesi  gecesini evde The Big Bang Theorynin yeni sezonunu izleyerek geçirdim 
çünkü i have no friends and i am forever alone :) 
Ya dizi ne kadar kötü olmuş ya.. oyuncular bile bitse de gitsek der gibi.. pii... al sana saturday night fever... 

2 Broke Girls


Bu diziyi sadece zaman geçirmek için izlemeye başladım ve gerçekten de hiç önemsemedim, yani dizi açıkken mutfağa gidiyordum, başka şeylerle ilgileniyordum. Kısa olması ve komik olması iyiydi bir de her bölümün sonunda ne kadar para biriktirdiklerini (ya da kaybettiklerini) görmek iyiydi ama beni pek çekecek bir dizi gibi görünmüyordu, yine de bir şekilde 3. sezona kadar gelmiştim. Sanırım 3. sezonda kızların arkadaşlığı beni gerçekten etkilemeye başladı, gitgide bağlandım. Aslında arkadaşlıkları ne kadar hoşuma gitse de biriyle hem evde hem işte 7/24 zaman geçirmek korkunç birşey olurdu diye düşündüm. Anyway 3 sezonu da devirdim ve aslında fena dizi de değildi yahu dedim :) 
Bir şey daha var...


Kat Dennings... Bu kadına hayranım, aşığım, harkulade bir yaratık, bu bir kadınsa biz neyiz acaba vay arkadaş...

Friday, October 24, 2014

İstanbul’da Simit Fiyatları

Sevgili öğrenciler, bekarlar, sabah 6’da uyanıyorum bi de kahvaltı mı edeyim diyenler… İşte İstanbul’un çeşitli semtlerinde simit fiyatları;

Kadıköy ve çevresinde
1 simit: 1 tl
Nişantaşı
1 simit: 1.450 tl (yediğim en pahalı simit)
Beşiktaş Balmumcu
1 simit: 1.250 tl
Söğütlüçeşme metrobüs istasyonundan içine krem peynir veya zeytin ezmesi sürülmüş domatesli salatalıklı dışı çekirdekli simit: 2.50 tl. Üstelik yarısını yiyerek de babalar gibi doyarsınız yani iki kişiyseniz bu iyi bir tercih olabilir. Kişi başı : 1.25 tl
Afiyet olsun J
·         


Wednesday, October 22, 2014

bugünlerde ben de bir tuhafım


'Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.

Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman okuduğu bir kitap bulunmasından anlayabilirsin. Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.

Kahvecide beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.

Ona yeni bir kahve ısmarla. Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle. Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren. Joyce’un Ulysses’ini anladığını söylüyorsa entelektüel görünmeye çalışıyor demektir. Alice’i seviyor mu yoksa Alice mi olmak istiyor, bunu sor.

Okuyan bir kızla çıkmak kolaydır. Doğum gününde, yılbaşında ve yıldönümlerinde ona kitap alabilirsin. Ona sözcükler hediye et, şiirlerden şarkılardan hediye sözcükler. Ona Neruda, Pound, Sexton, Cummings hediye et. Kelimelerin aşk olduğuna inandığını bilsin. Gerçekle kitaplardaki gerçeği ayırt edebilir ama yine de yaşamını biraz da olsa, en sevdiği kitaptakine benzetmeye çalışacaktır. Bunda senin suçun yok.

Bir biçimde, bunu deneyecektir. Ona yalan söyle. Sözdiziminden anlıyorsa, yalan söyleme ihtiyacını anlayacaktır. Sözcüklerin ardında başka şeyler var: niyet, değer, ayrıntılar, diyalog. Dünyanın sonu olmayacaktır.

Onu bırak. Çünkü okuyan bir kız çöküşlerin her zaman zirveyle biteceğini bilir. Çünkü her şeyin bir sonu olduğunu bilir. Hikayenin devamını her zaman yazabilirsin. Tekrar tekrar başlayabilir ve hala kahraman olarak kalabilirsin. Bu hayatta bir iki kötü adama yer vardır.

Olmadığın her şey için neden korkasın ki? Okuyan kızlar bilirler ki tıpkı karakterler gibi insanlar da gelişebilirler. Twilight serisi istisnadır.

Eğer okuyan bir kız bulursan, yanından ayırma/ayrılma. Gecenin bir yarısında, kitabı göğsüne yaslamış ağlarken bulabilirsin onu, bu durumda ona çay yap ve sarıl. Onu birkaç saatliğine kaybedebilirsin ancak her zaman sana dönecektir. Kitaptaki karakterler gerçekmiş gibi konuşacaktır, çünkü bir anlık da olsa, gerçektirler.

Ona bir sıcak hava balonunda ya da bir rock konserinde evlenme teklif et. Ya da bir dahaki hastalığında gelişigüzel bir şekilde. Skype üzerinden teklif et.

O kadar sıkı gülümseyeceksin ki neden hala kalbinin infilak etmemiş ve göğsünün kan içinde kalmamış olduğunu merak edeceksin. Yaşam öykünüzü yazacaksınız, garip isimli ve garip beğenileri olan çocuklarınız olacak. Çocuklarınıza Şapkalı Kediyi ve Aslan’ı aynı gün izletebilir. Yaşlılığınızın kışında birlikte yürüyeceksiniz ve sen botlarındaki karı temizlerken, o mırıldanarak Keats okuyacak ezberinden.

Okuyan bir kızla çık çünkü bunu hak ediyorsun. Hayal edilebilen en renkli hayatı sana verebilecek bir kıza layıksın. Eğer ona sadece monotonluk, kayıp saatler ve yarım yamalak öneriler verebileceksen, yalnız kalman daha hayırlı. Eğer dünyayı ve onun ardındaki dünyaları istiyorsan, okuyan bir kızla çık.

Ya da iyisi mi, yazan bir kızla çık sen.'

 Rosemarie Urquico
Türkçeleştiren: Onur Çalı

Wednesday, October 15, 2014

The School Of Life Notlarım

Pazartesi akşamı The School Of Life'ın açılış gecesinde Alain De Botton'u dinleme şansım oldu. Kendisini zaten TED konuşmalarından bilir ve severdim. Daha da sevdim ^x^ Fazlasıyla realist ama ironik anlatımıyla idolüm diyebilirim.
İşte karşınızda abuk subuk cümlelerimle, yarı ingilizce yarı türkçe tuttuğum ve karanlıkta satır satır üstüne yazdığım, TSOL notlarım! :)

key word: “saving time”

Amacımız saving time, bir neslin öğrendiği şeyleri diğer neslin de sıfırdan başlayıp öğrenmesi ne
kadar gerekli? Herkes kendi için biyolojiyi, coğrafyayı sıfırdan öğreniyor ama ilişki kurmak ya da çocuk yetiştirmek gibi bilgiler ne okulda öğretiliyor ne de nesilden nesile aktarılıyor. School of Life bize okulda öğretilmeyen şeyleri öğretiyor.

http://www.youtube.com/watch?v=q28W7N6Th58

Antik Yunan’da filozoflar eğitim alacakları bir okul bulamazlardı. Uzun uğraşlar sonucu buldukları okullarda, bizim günümüzdeki okullarımızdan çok farklı şeyler üzerine tartışırlardı. Örneğin; hayatın
anlamı ve daha iyi bir hayat yaşamak için neler yapabileceğimiz. Bu soruların yanıtını o günlerde çoğunlukla din verirdi.

Türkiye’de dinin fazlasıyla gündemde ve canlı bir konu olduğunun farkındayım.

19.y.y. İngiltere’sinde ilk kez, inanmayan insanların sayısı inanan insanların sayısını geçmişti. Bu durum şöyle bir korku doğurmuştu: “İnsanlar din olmadan nasıl yaşayacaklar?” Çünkü günlük hayattan, özel anlarımıza değin, hayata dair her sorunun cevabını din veriyordu. Din olamadan neyin doğru olduğunu ya da nasıl davranmamız gerektiğini nereden bilecektik? Bu soru üzerine şöyle bir düşünce gelişti: İstediğin her şeyin cevabını kültürde bulabilirsin. Büyük sanat dalları sana tüm cevapları verebilirler ve kültür, eskiden dinin yaptığı şeyi yapabilir. Bence bu çok güzel bir fikir ve ben de buna inanıyorum. Ama gözardı edemeyeceğimiz bir şey var ki hiçbir üniversite öğrencisi böyle bir eğitim almayı istemezler. Onlar cevaplarını kültürden almak istemezler daha havalı şeyler isterler.

Bizden beklenen şeyler bellidir aslında; büyürüz, ailemizden ayrılıp bir iş buluruz, para kazanırız, sonra ölüm vardır.. önce bir üst jenerasyonumuz ölür sonra bizim jenerasyonumuz ölür ve sonra ölüm bizim de kapımızdadır. Tabutun kapağını çekip rahata ereriz. Ama hayır, işler aslında böyle yürümez. Biz hepimiz depresif insanlarız. Acınası haldeyiz hatta burada toparlanabilmemiz bile bir mucize.
Ben seküler biriyim ama dinde sevdiğim bir şey var. Din şunu anlıyor: Hepimiz yolunu kaybetmiş manyaklarız ve yardıma ihtiyacımız var. Ama bunu kültürle nasıl yapacağız? Aslında modern müzelerden birine girerseniz, bir katedral ya da camide duyduğunuz hislere yakın şeyler hissedeceksiniz. Ama bir resmin ya da heykelin önünde diz çöküp ağlamaya başlasanız ve neden??!!! diye bağırsanız güvenlik gelip anında sizi dışarı atar.

Kültür önemini biliyorum. Ben yaşamaya başladım çünkü okumaya başladım, müzik dinlemeye başladım.

The School Of Life’da Felsefe dersleri almayacaksınız. Derslerimiz çok daha ilginç, örneğin; 10 sene sonra tolere edebileceğiniz biriyle nasıl evlenebilirsiniz? Gibi..

Derslerimizin içeriğini hazırlarken önce akademisyenlerden yardım istedik. Ve bize çok iyi, çok başarılı ve son derece sıkıcı bir içerik hazırladılar. Metinleri oldukça zeki ama işe yaramazdı. Bizim The School Of Life’ta sık sık kullandığımız son derece vahşi bir sorumuz var: “Bana bunu neden anlatıyorsun?”, “Bu öğrendiğim bilgiyle ne yapacağım?”

İnsan hayatının temelinde trajedi vardır. Biz TSOL’da trajediye inanırız.

Çoğunlukla bir cevabımız yoktur ama anlayışımız vardır.

TSOL’da pek çok konuda ders var, ama 2 temel konuyla başladık; Sevgi ve İş. Nasıl seveceğimizi bilmiyoruz, işimizin anlamını bilmiyoruz. Sevgi ve iş mutluluk için gerekli değildir. Aristo’ya göre eğer para için çalışıyorsanız köle sayılırdınız. İşinizi içinizdeki yaratıcılığı ortaya çıkarmak için yapıyor olmalıydınız. Aşık olduğunuz biriyle evlenmekse, çok saçma bir fikirdi. Kimse mutlu olmak için evlenmiyordu. Evlenip mutlu olmayı bekleyen de yoktu. Fransızcada “mantıklı sebeplerden dolayı evlenmek” diye bir deyim vardır. Bu o zaman için elbette korkunçtu çünkü mantıklı nedenlerle evlenmek, ailelerin ve başka maddi konuların önemli olması demekti. Günümüzde ise en önem verdiğimiz şey; hislerimiz. Biriyle birkaç hafta geçirince ona aşık olduğumuzu söylüyoruz ve onunla evlenmek istiyoruz. Çünkü hislerimiz var. Ne kadar çok hissediyorsak o kadar iyi diye düşünüyoruz. Hissetmek çok önemli ve çok romantik bir şey. Her şeyi hislerimize göre yapmak istiyoruz... Maalesef biz biraz duygusallık-karşıtıyız. Bu hisler nereden geliyor sanıyorsunuz? Bakın çoğunluğumuz kötü bir çocukluk geçirdik ve bu tarz şeyleri size bütün sosyologlar söyleyebilir. Birine aşık oluyorsunuz çünkü bu kişi ve yaptığı şeyler size tanıdık geliyor. Ya da birinden hiç hoşlanmıyorsunuz çünkü onun yaptığı şeyler size hiç tanıdık gelmiyor.

İnsanlar ilk buluşmada oturup şöyle şeyler konuşmalılar: Ben şu 7 konuda saplantılıyım, insanlarla yakınlık kurmaktan korkuyorum. Ya sen? Ben tam bir işkoliğim ve çevremdeki kimseye yeteri kadar
zaman ayıramıyorum.

Çoğunluğumuz 16-18 yaşımızdaki halimizin seçtiği işleri yapıyoruz.

Dünyadaki en büyük israf ne petrol israfı ne su israfı, yaptığımız en büyük israf zihnimizin israfı.

Eskiden olsa babamızın işini devam ettirirdik, şimdi kendimizi bulmak ve bir birey olmak zorundayız. Bu harika, aynı zamanda da çok yorucu bir şey. Eğer işler kötü giderse kendimizden başka kimseyi suçlayamayız.

Kapitalizm bize şunu öğretti; mutlu bir hayat için paraya ihtiyacınız vardır. Ben İsveç’te, dünyanın en zengin ülkelerinden birinde büyüm. Etrafıma baktığımda görüyordum ki çoğu kişi mutlu değildi, hatta pek çok kişi çok mutsuzdu ve intihar oranları çok yüksekti. Hiç İsveç haberlerini izlediniz mi? Çok sıkıcıdırlar. İneklerden ya da yağmurdan bahsederler. Tabii hepimiz için böyle sıkıcı haberler diliyorum.

Öğrenmeyi daha eğlenceli hale getirmek için çok uğraşıyorum. Bunu yanlış bulan pek çok insan oldu.  Buna nasıl cüret ettiğimi söylediler. Akademisyenlerin halktan bu kadar uzak olması ve bilgiyi soyut ve erişilemeyecek bir şey gibi göstermelerini yanlış buluyorum.

http://www.youtube.com/watch?v=JpenjeR6BXE

Yalnızım ama görüşecek kimsem olmadığı için değil; kimseyle görüşmek istemediğim için.

Sunday, October 12, 2014

Pek Yakında


Hiç beğenmedim. Ben ki Herşey Çok Güzel Olacak, Hokkabaz gibi filmlerine bayıldım bu adamın. Gora olsun Yahşi Batı olsun hepsinde güldük eğlendik. Bu filmi hiç beğenmedim. Hikaye zayıf, kurgu saçma, oyunculuklar kötü :s ilk sahnede (Eşkıya) güldükten sonra bir daha da hiç bir şey olmadı. Filmde o kadar çok anlamsız şey vardı ki hangi birini saysam bilemiyorum ve buna vakit harcamak bile istemiyorum. Gerçekten beğenmedim... 

Saturday, October 11, 2014

The Maze Runner



Kitabını duyduğum ama okumadığım, filminin afişini görür görmez nasıl bir filmle karşılaşacağımı anladığım ama buna rağmen patlamış mısırımı alıp seyretmeye gittiğim bir filmdi.
Bence fena değildi, hiçbir beklentiniz olmadan izlerseniz iyi vakit geçirebilirsiniz. Ayrıca son seferde yalnızca kız gelince, aha şimdi filmin seyri değişiyo diye düşünürken o kadar ergenin bön bön kıza bakması, hatta niye en son sen geldin ki acaba? valla ben de bilmiyorum gibi diyaloglar geçerken ulan bi benim mi içim fesat acaba diye düşünüyordum ama yok bütün salon pis pis gülüyordu. Demek ki saloncak pisiz :)  


Film, post-apokaliptik zamanlara dair bir teorimi doğruladı; stick up with the Asian guy. 

Cat Headphones

Her sene aynı şeyin farklı versiyonlarını istiyorum. 
Bu sene de yine bir çift kedi kulağı istiyorum ^x^ (kafamın üzerinde) 







31

kutlamalar, telefonlar, mesajlar,mailler, sosyal medya, sosyal fucking medya, fotoğraflar, gülüşmeler, sarılmalar, mum üfleme, şaşkınlıklar, hatıralar, pasta, pasta ve daha fazla pasta, teşekkürler, daha fazla teşekkürler, hediyeler, süprizler.



Yaş:31
Dünya üzerinde ne aradığım: Hala bilinmiyor 

Monday, October 06, 2014

A Cat In Paris

"sen çok şanslı bir kızsın, seni şımartan bir kedin var" 



Dino, ilginç ve zeki bir kedi. Gündüzleri Zoe'nin kollarının arasına girip sırnaşıyor ve ona küçük hediyeler getiriyor, geceleri ise bir hırsızla birlikte çalışıyor. Zoe'nin annesi bir polis ve yine polis olan babası, Kosta adlı bir soyguncu tarafından öldürülmüş. Annesinin tek amacı Kosta'yı yakalamak. Zoe, bir şekilde olayların tam ortasına düşüyor. Kedi ve hırsız da ona yardım ediyorlar.. Olaylar olaylar...



Çizimleri ortaokulda hazırlıktaki ingilizce ders kitaplarımı hatırlattı. sanırım 90ların sonu ve 2000lerin başında, karanlık ve gotik esintiler taşıyan, amerikanın buram buram jaz ve kahve kokan arka mahallelerine merak duymamı sağlamıştı bu çizimler. Konudan sapmayayım, filmin bu havası hoşuma gitti. Hikaye çok ilginç olmasa da sempatikti ve küçük esprileri sevdim. 
Animasyonun, ışıklar söndüğünde siyah beyaza dönen halini de sevdim. 
En çok da müzikleri sevdim. 

- - - 
Kosta'nın delirmesi iyi olmadı bence. İlginç derecede takıntılı insanlar vardı zaten, anne de ayrı bir takıntılıydı. 
- - - 


Son olarak, kötü adamların neden hep beceriksiz yardımcıları olur ki?? gruba eleman alırken gerçekten daha seçici davranmaları gerekir. 



Sunday, October 05, 2014

Koleksiyoncu


Bir iş arkadaşım, bu kitabı okuduktan sonra çok asabımın bozulacağını söylemişti. Bozuldu da. Bir manyağın, bir psikopatın zihninde olmak korkunçtu. Ama daha da korkuncu bir kurbanın zihninde olmaktı. Kitabı okurken zaman zaman midemin bulandığını ve kasıldığını hissettim. Akşam eve dönerken de biraz tedirgin oldum.