Saturday, August 30, 2014

once upon a time

doğrusu çok şaşırdım. çünkü pek çok kişiden bu diziyi izlersem çok seveceğimi, tam benlik olduğunu duymuştum. 2 bölüm izledim. hiç sarmadı. hiç. elle tutulur hiç bir tarafı yok. ben dışarıya böyle halisünatif bir karakter tiplemesi mi çiziyorum acaba.. dizideki cadıların neden porn.o yi.ldızları gibi giyindiğini/makyaj yaptığını sorgulamadım bile. hoşçakal ouat.

Fantastic Mr. Fox

Zafer Bizim!

Zafer Bizim! miş, bir zamanlar...
Bugün 30 Ağustos Zafer bayramı. Düşünüyorum da, Zafer bayramı kutlamak harika bir şey. Biz bir şey için savaştık, çaba gösterdik ve de kazandık. Şimdi de bunu kutlayacağız! Süper! Amaa.. bu kutladığımız şeyin üzerinden 90 sene geçmişse ve hep aşağı doğru ivme kazandığımızı düşünüyorsak, bizim kutlayacak (ve belki biraz abartacak) yeni şeylere ihtiyacımız var. Hem de çok!
Düşünüyorum da, bizim zafer tarihimizi güncellememiz gerekiyor. Diyeceksin ki blog, ulan uluslararası arenada zafer elde edebildiğimiz bir alan mı var (en çok çay içme ve ekmek tüketme bizde diye biliyorum ama bunları kutlayabileceğimizden emin değilim) bu yüzden de, ulusal olarak bizi heyecanlandıran küçük zaferlerimizi her sene kutlamalıyız bence. Örneğin Dünya Kupası maçları. Anneler bile izliyor maçları o derece. Futboldan hiç anlamam ve pek de hazzetmem ama Türkiye'nin maçı varsa bakalım kazanacak mıyız diye ben bile haberlere göz atarım, ki zaten kazanırsak yer gök ve sağır sultan dahi duyar (işte bahsettiğim kutlama ruhu bu) ama bu tarz şeyleri de çok nadiren kazandığımız için, geçen senenin dünya kupasını nasıl da kazanmıştık vuuhuuu diye bir kutlama yapabiliriz. 
Kötü olayları yıl dönümlerinde hep anarız (depremler, facialar, vs.) neden iyi olayları da anmıyoruz? Mesela Cannes'da ödül aldık. NBC'ı sev, sevme, ama öyle ama böyle.. Bunu hesaplayacak durumda değilsinki, başka bir zaferin yok çünkü. Kutlayalım bunu her sene. Zafer bayramından sonra hiç mi bişey kazanamadık ya? Kutlayalım, güncelleyelim başarıları biraz. 

Thursday, August 28, 2014

Şehir ve Şehir


Şehir ve şehir, kardeşimin geçen yıl Tüyap'tan aldığı ama okumadığı bir kitaptı. Ben de şimdiye kadar pek dikkat etmemiştim. Ki bu çok sıra dışı bir durum, çünkü evdeki kitap akışını ben sağlarım ve eve giren çıkan bütün kitapları bilir, okur, değerlendirir ve kardeşime tavsiyeleri ben yaparım. Anyway, kitabı elime alıp arka kapağını okuyunca gözlerim yuvalarından fırladı, ağzım bir karış açık kaldı ve hayıflandım. Elimizde bir hazine vardı ve bunun farkına varamamıştım sanki. Çünkü kitabın arka kapak yazısında, yazarın Arthur C. Clarke ödülünü 3 kez kazanan tek yazar olduğu söyleniyordu. Tabiiki büyük bir hevesle okumaya başladım. Anladığım kadarıyla ödüle şike karışmış. Bunun başka bir açıklaması olamaz. O kadar okunmuyor ki kitap, o kadar sıkıyor ki.. Anlatım kötü, yavaş, kitabın gelişimine hiçbir katkısı bulunmayacak bir sürü şey ortaya boca edilmiş, bunun yanında daha fazla üstünde durulabilecek bir sürü güzelim konu güme gitmiş. Bitsin diye zoraki okudum. Bitti de. Hiç sevmedim ama. Aslında son derece ilginç bir hikaye vaat eden kitap, şu haliyle anlatsam sizin de ağzınızı sulandırır. Günümüzde (Türkiye ve Atatürk'ün de adlarının sıkça geçtiğini belirtelim) iç içe geçmiş iki Balkan şehrinin insanlarının doğdukları andan itibaren birbirlerini görmezden gelmek zorunda kalmaları, iletişimde bulunmalarının kesinlikle yasak olması, eğer biri yanlışlıkla "ihlal" yaparsa, başına kötü şeylerin geleceğini anlatan, anlatacağını iddia eden, okuyucuyu yok yere heveslendiren bir kitap. Komşu ülkelerin düşmanlığı, sınırların anlamsızlığı üzerine bir sürü güzelleme yapılabilecekken sıkıcı anlatımıyla artık bu sınır ayrımını da saçma bulmaya başlıyorsunuz ve olaydan kopuyorsunuz. Beni bir miktar şu konu üzerinde düşündürdü sadece; gözümüzün önündeki şeyleri tabu olarak kabul edip görmemek, hepimizin yaptığı birşey. Kimse dünyaya gözlerini açıp bakmıyor. Baksa da her şeyi görmüyor. Görebileceğimiz şeyler var, bir de burnumuzun dibinde bile olsa görmeyeceğimiz, görmemeyi öğrendiğimiz şeyler var. Bu kadar. Bitti.

Saturday, August 23, 2014

Why, sometimes I've believed as many as six impossible things before breakfast


1- dışarıda korkunç çığlıklar atan bir yaratık var. (martılar ve kargalar)
2- dışarıda dev bir canavar var (gök gürültüsü)
3- üsküdardaki ahşap evimizde uyanıyorum ve 5 yaşındayım sanırısı
4- mutlaka ve acilen hatırlamam gereken bir şeyi unuttum hissiyatı (rüya)
5- dışarı çıktığımda dünyanın terk edilmiş olduğunu ve yaşayan tek canlının ben olduğumu göreceğim (metrobüste ağladı)
6- bugün çok neşeli geçecek (iç çekiş sesi..)

Tuesday, August 19, 2014

facebook

Bugün itibariyle tam 1 aydır facebook hesabım kapalıydı. Bugün iş-güç vesilesiyle, istemesem de yeniden açtım.
Herke
s evlenmiş. Herkes ama..

Sunday, August 17, 2014

Exit Through The Gift Shop

Sizin de çevrenizde böyle bir insan vardır mutlaka. Cahil olduğu ya da az bildiği konularda özgüven patlaması yaşaması ve azıcık bilgisini satmasıyla iş kapar ve siz o kadar da iyi değilim canım, daha hala şunları yapamamıştım, iyiyim demem yakışık almaz diye kendi içinizde düşünürken o atı alıp üsküdarı geçer.  Cehaletini kendi de bilmediği için ayarsız sorularla ya da cümlelerle beyninizi yakar. Hayata dair tespit yapayım derken komik duruma düşer. Onun yerine siz utanırsınız. Ondan daha cahili çıkar, büyük adamsın der. Ağzınız bir karış açık kalır. Cahilliğine rağmen bu kadar sosyal olmasına inanamazsınız. Sanatçıyım derken bile içindeki esnafı görebilirsiniz. Bu sevgili lümpen arkadaşlar, kötü insanlar da değillerdir aslında. Sadece, gerçek sanatçıların akşam yemeğinin 2 sigara olduğu ve kaldığı ufacık dairesinde derin bir sisin altında ruhunda fırtınalar koparken gözyaşı döke döke sanatını icra etmeye çalıştığını bildiğinizden, "yolunu bulmuş" bu insanlara biraz uyuz olursunuz. Çünkü herhangi bir sanatla yoğun bir şekilde uğraşan ve kendini böyle ifade edebilen kişi, zaten sosyal hayatın köşesine itilmiş ve topluma uyum sağlayamadığı için bu kadar tutkulu, acı dolu ya da tam tersi hayat dolu şeyler üretebilmiştir.
Neyse, konumuz bu değil,
konumuz, belgeselimiz, "Exit Through The Gift Shop".
15 dolara aldığı tişörtü özel tasarım diye sergileyip 500 dolara satan ve gözlerinde dolar işaretleri çıkan Fransız abimiz, bir gün bir şekilde bir kamera bulur ve bokunu çıkarana kadar çekim yapmaya başlar. Bir gün sokak sanatçısı kuzeniyle dışarı çıkar ve kuzen grafiti yaparken Fransız abimiz de heyecanla çekim yapar ve bu adrenalin çok hoşuna gider. Kuzeniyle biraz takıldıktan sonra onun vasıtasıyla başka bir grafiti sanatçısıyla tanışır. Olaylar gelişir. Ta ki Banksy'le tanışana kadar.
Belgesel gerçek mi kurmaca mı bilmem, herkes birşey savunmuş, bence gerçek. Çok gerçek hatta. Özgün işler yapan insanlarla takılan ve odaklanma problemi çeken fransız esnafı abimizin tabii destekliyoruz bu tarz eventleri, daha çok olmalı, diyen sosyetik kadınlara 50,000 dolara tablo satması.. evet, gerçektir. Farklı versiyonları da çoğumuza tanıdık gelecek.
Bence filmde Banksy'nin face palm yapmamış ama yapmış kadar olmuş halleri çok iyiydi.
Gayet eğlenceli bir belgeseldi.

duvarın arkasında



Friday, August 15, 2014

vlogging

eğer biraz özgüvenim ve biraz cesaretim olsaydı, bir youtube kanalı açıp vlogging yapardım.