Wednesday, July 23, 2014

Freaks&Geeks

Dizi tarihinin en sıradan ve en iyi dizisi olan ve izlerken hem içimin sıkıldığı (çünkü, lise yani sonuçta) hem de hüzünlendiğim (lisedeyken uğraştığın onca şey ve boşa giden onca şey ve başına gelen onca şey ve sonra büyümen ve her şeyin daha bile kötü olması, wow) zamanının en underrated dizisiydi. Sonradan efsane oldu tabi. Olsun. Aşağıdaki linki yeni gördüm. Hem güldüm hem hüzünlendim (ağlıycaktım lan)

http://www.vanityfair.com/hollywood/2013/01/photos-freaks-and-geeks-reunion-exclusive

Monday, July 21, 2014

istediklerim: pizza ve dostluk

 Bir pizzacı ve bir arkadaş arıyorum. 


Hayatımda olmasını istediğim iki şey var: dostluk ve pizza. İyi bir kız arkadaşım olsa, pazar günleri buluşsak, pizza yiyip hayatımızdan şikayet etsek, depresyona girecek gibi olup sonra saçma şeylere gülsek, öpüşüp ayrılıp sonraki pazara aynı pizzacıda sözleşsek. Bunu istiyorum. 



kulağa ezik bişey gibi mi geliyo? bence harika çünkü. 

Sunday, July 20, 2014

Chanel - Rüya Gibi Bir Hayat


Ben bu kitabı, Avrupa'nın değiştiği yıllarda ayakta kalmaya çalışan güçlü ve çalışkan bir kadının hayatını okumak için aldım. Kitap tam br fiyasko.. İlk yarısı zaten Kemalettin Tuğcu'ya bağlamış, Coco Chanel'in hayatını mı okuyorum Yumurcak Köprü Altında mı belli değil. Acitasyon, karalama, kötü anlatımla birleşince çekilmez bir kitap oluyor. Rüya gibi bir hayat evet ama kabus.
Kitabın söylediği de şu, Chanel bir erkeğin metresi olmasa ve parasını kullanmasa hiçbir şey yapamayacakmış. Piii... Hiç sevmedim. Hiç.

tramplende beklemekten güneş yanığı oldum lan



ben de istiyorum ki "vay beee, başıma gelen ve gelmeyen, olan ve olmayan herşey işte bu müthiş şey içinmiş.. nasıl da herşey yerine oturdu ve kader kısmet falan fıstık derken nasıl da hayat beni nerelere nerelere getirdi" diyebilmek..
o büyük atlayışı yapabilmek.
ama olmuyor.
henüz.
olmadı.
sanki hiç..
olmayacak gibi...

Wednesday, July 16, 2014

Mavi Tilki


Çoğu insanın kapak tasarımına bayılacağı, incecik bu roman, ilk kredisini kapağında dana gibi yazılan Björk yorumuyla alıyor. İnsan diyor ki Björk sevdiyse ben de severim herhal. Sonra okumaya başlıyorsunuz... Allahım.. bir türlü gitmiyor. Kitap akmıyor, sanki anlattığı coğrafya gibi donuk. Çeviriden de kaynaklanıyor olabilir diye tahmin ediyorum. Anlatımda bir sorun var. Okumaya biraz daha devam ediyorsunuz... Kitap harika. Aslında çok etkileyici ve çok incelikli bir kitap. (Ama anlatımda hala sorun var,evet çeviri)
Özellikle çay demlendiği bölümü bir çay bahçesinde okuyordum ve o taze demlenmiş çayın kokusunu burnumda hissediyordum ve çay üstüne çay söylüyordum. Ayrıca papazın avlanmaya giderkenki kıyafeti de çok ilgi çekici bir kısımdı. Bir diğer dikkatimi çeken nokta karakterlerin (papaz dahi olsa) bilimsel gözlem yeteneği ve soğukkanlı davranışları. Kitabın her sayfasına coğrafyanın soğuğu işlemiş zaten. Betimlemeler bile kar, buz, don üzerinden. Ayrıca Sjon, İzlanda edebiyatının en önde gelen isimlerindenmiş, sık sık İzlanda mitolojisinden karakterlere göndermeler yapılmış. Kurgusu çok incelikli ve zekice yapılmış, incecik bir roman, dilindeki sorunlara takılmadan biraz devam eden herkesin beğeneceğini düşünüyorum. 

Sunday, July 13, 2014

KOLTUK


Benjamin Parzybok yazmış.
Ben okudum. 
Sen de oku.

Çünkü "hayatta her an her şey olabilir" fikri insana bazen çok iyi gelir. 


Saturday, July 12, 2014

moonrise kingdom


bu filmi izlerken çocukların ne kadar mantıklı, önünü görebilen, hayatta tutunabilecek bireyler olduklarını; büyüklerin ise ne kadar parçalanmış, hantal, mutsuz ve acınası olduklarını düşündüm.


Suzy'nin kitaplarına hayranlıkla baktım.


Ve filmdeki mekanlarda, her türlü arabeskten uzak, neşeli, iyi bir hayat yaşamak istediğimi düşündüm. 

Friday, July 11, 2014

Gazze

Gazze Gazze.. Bütün dünyanın şahitliğinde bir kıyım yaşanıyor. Dilimizden düşmüyor, üzülüyoruz, acılarını paylaşıyoruz... da. Bunlar ne kadar gerçekçi çözümler? Netanyahu'yu telefonla arayıp kişisel görüşlerini ileten Amerikan Başkanından ya da basına demeç veren ve hiç kale alınmadığı bir coğrafyayı "bakın son kez uyarıyorum" diye ikaz eden Türkiye Cumhurbaşkanından başka ne gördük?
Bugün Radikal'de okuduğum bir haberde şöyle birşey gözüme çarptı.
"Hamas ise İsrail’in hava bombardımanına karşılık olarak Gazze’den füze fırlatıyor. Ancak bu füzelerin büyük bölümü İsrail’in hava savunma sistemi tarafından imha ediliyor. Hamas’ın dün fırlattığı füzeler nedeniyle 2 İsrail askeri yaralandı. İsrail’in başkenti Tel Aviv’de sirenlerin çalmasının ardından patlama seslerinin duyulduğu bildirildi. "
Haa, yani savunma sistemini geliştirebilirsen, önceden halkını sirenlerle uyarıp güvenli yerlere gitmelerini sağlayıp yine o savunma sisteminle füzelerin büyük çoğunluğunu etkisiz hale getirebiliyorsun demekki. Bunu duymak güzel. Böyle bir teknolojiyi kurması için Filistin'e yardım edemez mi Türkiye? Türk mühendisler gidip çalışamaz mı orada? Türkiye'de büyük çaplı bir yardım kampanyası başlatamaz mı? Bu sefer ayakları yere basan bir yardım olur hem de. Gazze'nin savunulmasına yardım etmiş oluruz?
Geçtiğimiz senelerde Somali için hüngür hüngür ağlayan ama sorsanız Afrika'da yerini gösteremeyecek insanlar çılgınlar gibi yardımda bulunmadı mı Somali'ye? Sonra da bir daha hiç hatırlamamak üzere aklından çıkarmadı mı? Ne oldu Somali'ye yapılan yardımlar? Ne yapıldı verdiğiniz paralarla? Hiç takip ettiniz mi? Hayatınızda bir kez, gerçekten sonucunu göreceğiniz bir şeye yardım etmek istemez miydiniz?
Neyse siz merak etmeyin böyle bir yardım yapılmayacak. Bu savaşı mantıklı bir şekilde sonlandırmak için kimse kılını kıpırdatmayacak.
Üstelik Türkiye'nin İsrail ile olan ticari ilişkileri de var. Sırf bunları bozmamak adına bile böyle bir adım (Ne Türkiye ne de laf Müslümanlığa gelince esip gürleyen diğer kardeş İslam ülkeleri tarafından) atılmayacak.
O zaman, çözümlenmeyeceğini bildiğiniz bir konu için daha fazla üzülmeyin.
Ben çocukken de Filistinli 13-14 yaşındaki çocuklar tanklara taş atardı. Merak ederim, neden düzenli bir ordu kurup bu işi ciddiyetle çözmeye çalışmıyorlar, politik hamleler yapıp destek almıyorlar diye.
Artık 30 yaşımdayım, hiçbir şey değişmedi.

i don't want to set the world on fire i just want to start a flame in your heart






























Wednesday, July 09, 2014

Yarın diyete başlıyorum

Hayatımda ilk defa diyet ve kilo verme üzerine bir kitap alıp okudum. Herhalde alabileceğim en iyi kitabı almışım. Beslenme Uzmanı Didem Kanca Üstay tarafından yazılmış bu kitap, son zamanlarda okuduğum en samimi ve içten şey :)
Yazar, önce çocukluk yıllarından başlayarak yetişkinliğine kadar devam eden kendi kilo problemi üzerinde detaylıca durmuş. O kadar samimi ve içten bir anlatımı var ki, hem kendiyle yüzleşiyor hem sizi kendinizle yüzleştiriyor. Bazen kızıyorsunuz bazen şaşırıyorsunuz ama mutlaka kendinizden birşeyler buluyorsunuz. Ardından yavaş yavaş geliştirdiği farkındalığı anlatmış. Neden bu kadar çok yediğini, neye tepki verdiğini, ne zamanlar çok yediğini düşünmüş, bu da sizi de kendiniz üzerine düşünmeye itiyor.
Aslında bütün kitap, bir kadının yetişmesi ve kendini bulması gibi de görülebilir ki bu yönden de çok hoşuma gitti. 
  En sonunda kitabı bitirdiğinizde belki tartıda değil ama ruhunuzda bir hafifleme hissedeceksiniz :) 


Ha bir de, kapağından başlayıp son sayfasına kadar, bu kadar neşeli, sayfa tasarımı bu kadar güzel kitap görmedim ben :) 


Tuesday, July 08, 2014

çocuklar için bir fikir..

Bugün önce bir video izledim. İranlı bir arkadaşım paylaşmış. Videonun başında Afghan Orphans yazıyordu fakat aratınca youtube'da denk gelemedim. Aslında üzücü ama şaşırtıcı bir hikaye değil. Okul çağında, okul da derken ilkokul çağında bir çocuk, babası öldüğü için pazarda su satıyor. (Afganistan'da kadınlar çalışamadığı için evin geçimini erkek çocuk sağlamak zorunda) Baban hayatta olsa şimdi ne yapıyor olurdun diye bir soru sordu muhabir. (soruyu soran muhabire de bi tane geçireceksin o ayrı, ne üzüyosun lan çocuğu durduk yere) Cevap veremedi çocuk, ağlamaya başladı..
Ardından bir kaç habere denk geldim, Suriyeli mültecilerin pinpon topu gibi  Asya ile Avrupa yakası arasında gönderilip durduğunun haberiydi ilki.
İkinci haber, Taksim'de kurulan iftar çadırına Suriyeli mülteciler girmesin diye polis bariyeri kurulması ama küçük çocukların bariyerin arasından geçerek yemek çalmasının haberiydi.
Ben kendimi bu çocuklara yardım etmek zorunda hissediyorum. Birşeyler yapmak zorunda hissediyorum.
Güvendiğim tek bir yardım kuruluşu ya da kişi yok. Hiç birine zerre güvenmiyorum. Kendi başıma da ne yapabilirim bilmiyorum. Aklıma ilk gelen şey doğrudan para yardımı yapmak. Belki bir iki tanesine ulaşıp, irtibat halinde kalıp onlara düzenli para verebilirim. (program tatile girdi, kendim çalışmıyorken bu da nasıl olacak ayrı bir sorun, bir işe ve doğru düzgün bir maaşa ihtiyacım var) Sonra olay sadece gidip ellerine para sıkıştırmaktan çok daha fazlası. Bu çocukların eğitime ihtiyaçları var. Hangi dilde nerede nasıl eğitim alabilirler? Sağlık hizmetlerine, barınacak güvenli ve eksiksiz bir eve ihtiyaçları var. Çocukların geleceklerinin çalınması fikri beni çok öfkelendiriyor. Bu konuda ne yapabilirim? Bir fikre ihtiyacım var. Bir plana ihtiyacım var. Organize olmaya ihtiyacım var. Çocuklar için bir fikir geliştirmeliyim.

Saturday, July 05, 2014

yaz akşamları

sakin yaz akşamlarında, kalabalıktan biraz uzak ama müzik ve kahkaha seslerini hala duyabiliyorken, gecenin karanlığı, ışıkları, yıldızlar, cırcır böcekleri, hafif bir esinti, baygın çiçek kokuları, güneşten yanmış tenimde nemlendirici, uzaktan gelen dalga sesleri eşliğinde, kalp artışlarım hızlanıyor, göz bebeklerim büyüyor, içim karıncalanıyor ve kaybettiğim ve uzun zamandır aradığım ve neredeyse varlığını unuttuğum bir şeyi bulacağımı sanıp heyecanlanıyorum.

Thursday, July 03, 2014

Erkekleri tanıyor musun?


Bu soruyu ben sormuyorum, bana sordular bugün.
Erkekleri tanıyor musun? Yani ne yalan söyleyeyim.. Çok yakınen tanımıyorum. Ne zaman yakınlaşıp tanımaya çalışsam üzüyo beni şerefsizler.
Ben yalnız bir kadınım. Erkek deyince aklımda bir imge oluşuyor. Türk erkeği deyince aklımda bayaa canlı kanlı bir görsel oluşuyor. Ama onları ne kadar tanıyorum? Pek değil...
Türk erkekleri hakkında öğrenmemiz gereken bir iki şey var sanırım. Ben bunları tecrübe ede ede (hatta kafama kakıla kakıla, kalbime sivri uçlu taşlarla kazınarak, o derece diyorum) zaman içinde öğrendim. İsterim ki erkek cinsiyle ilişkilerinde acemi olan diğer arkadaşlar bunları şimdiden bilsinler.

1- Kaçan Kovalanır
Hem de ne kovalanır. Bu erkek cinsi (teşbihte hata olmaz) adeta git getir oğlum komutu almış bir Çomar gibi, dili dışarıda kovalamaya bayılır. Gerek naz yapan sevgilisi olsun, gerek sokakta laf attığı peşine düştüğü kadın olsun, onun için fark etmez. Hedef gözetmeden uygun bulduğu her kadını kovalar. Kovalamaca, anladığım kadarıyla bunların en sevdiği oyun. Siz de bu oyunu kuralına göre oynayın. Benim gibi kerizlik edip yakın durmayın hoşlandığınız adamlara. Arayıp sormayın, bir şeyler teklif etmeyin. Ulaşılamayan kadın olun ki kıymete binin. Asla elinin altında olmayın. Aradığında da müsait olmayın. Benim gibi depar atarak da kaçmayın. Elvan Abeylegesse'ye bağlamayın. İki adım ona doğru atın beş adım kaçın. Dönün bi arkanızdan bakın. Sonra bi daha kaçın. Sonra da artık frizbi mi oynarsınız ne yaparsınız.. Adamlar Çomar diyorum ya size. Onu bir Mert, Ahmet, Mustafa, Serkan gibi değil, bir Karabaş gibi düşünün. Sevimli bir kuçu.. Yeter ki mesafenizi koruyun, içinizi dökmeyin, ona bağlandığınızı, sevdiğinizi fazla belli etmeyin.

2- Göster ama Verme
Şaka gibi, ama değil. Yani ver tabi o senin bileceğin iş ama, ilk geceden değil. Bekle, beklet, süründür hatta biraz. Sakın ola, hele bi görüşelim, tanışalım, ten uyumumuza bakalım, sonra birbirimizi anladıkça, aramızda bir bağ kuruldukça ilişkimiz derinleşir ve sevgili oluruz deme. İlk buluşmada gelip beni anamdan babamdan iste de, bunu deme. Avrupalı mısınız siz???  O adam seni kafasında bir yere koymak istiyor. Seni oraya koyacak ve sonsuza kadar sana öyle davranacak. E Türk erkeğinin namus anlayışı, malum.. En radikal, en marjinal olanından bile, evleneceği kız kriterleri duyacaksın, şaşırma.. o piercingli diline hiç yakışıyor mu bunlar sevdiceğim deme sonra. Sana saygı duymasını istiyorsan cinselliği bir süre ertele. Ve yaşarken de hayatınızın normal bir akışı değil de büyük ve çok özel bir ödülmüş gibi davranmayı unutma.

3- Net Ol
Neden mi? E anlamıyolar??!! Çok açık ve net ol. Hiç bir şeyi kendi kendine anlamasını bekleme. Anlamayacak çünkü. Ona ne yapmasını istiyorsan tam olarak onu söyle. Pat pat söyle yani, kırarım diye çekinme. Hiç bir şeyi ima etme. (Zaten çok çirkin bişey, şarkılı imalar felan yapan kızlar var, gözünü seveyim onlardan olma) Çiçek mi istiyorsun? Bana çiçek al de. Bu kadar. Bu arkadaşların kapasiteleri belli, çok incelikli şeyler bekleyip, sonra üzülme.

4- Neşelen!
Bahsettiğimiz şey, bizden olmayan bir cins. Önce bunu bil. Olayı içselleştirme. Fazla önemseme. Benim gibi tüm kalbinle sevme, abartma, körü körüne bağlanma. Evet bizi bazı yönlerden tamamlıyorlar. Biz de onları tamamlıyoruz. Var olmaları güzel. Ama onlar olmadan da gayet iyiyiz. Dünyanın yarısını bu cins dolduruyor. Kendine göre bir tane bulabilirsin. Bulamazsan da ne olmuş yani? Ne olursa olsun neşeni korumaya bak ^x^


Wednesday, July 02, 2014

How To Train Your Dragon 2

WOW...Harika bir animasyondu. Her şeyiyle çok güzeldi. Senaryosuyla hem güldürdü hem ağlattı şerefsiz senaristler, bir karakteri öldürdüler ki ağzım açık kaldı, müzikleri nasıl güzeldi, seslendirme çok başarılıydı, sahneler, mekanlar, ejderha tasarımları, geçişleri, uçuşları, karakterler, animasyonları, ya hepsi hepsi inanılmaz güzeldi. İyi ki izlemişiz. Bittikten sonra gerçek dünyaya dönmek istemedim. Hatta arkadaşım ben de ejderha istiyorum diye tutturdu.