Thursday, April 24, 2014

Gitmek


İnsanların birbirini görmek için karşıya bile geçmediği şu günlerde, bana iyi gelen bir hikaye oldu.

Wednesday, April 23, 2014

Paradies: Liebe


Çok etkileyici, çok çarpıcı, hem üzücü hem mide bulandırıcı bir film.. Paradies üçlemesinin ilk filmi, Liebe (Aşk) sömürünün günümüzde geldiği noktayı çok ama çok başarılı anlatıyor. Bazen başroldeki kadına acısam ve çok sinirlensem de, bir şeyi çok iyi anladım. "Sevilme ihtiyacı" tehlikeli bir şey. Herkes için.
Afrikada bunun böyle bir sektör oluşturması çok üzücü ve şimdiye kadar hep kadınların dramını anlatan filmleri düşünürsek çok da ilginç.


Kim anlatmıştı bilmiyorum ama, yıllar önce şöyle birşey dinlemiştim. Özellikle İngiltere, Almanya, Avusturya gibi kuzeyde kalan, insanların gitgide yalnızlaştıkları ülkelerde, evlilik, sevgililik, beraberlik gibi kavramlar bitmek üzereymiş. Herkes tek gecelik ilişkiler yaşıyor ve kimse kimseyle insani bir bağ kuramuyormuş. Bu yüzden de oradaki orta yaşlı ve yaşlı kadınlar Antalya'ya, Alanya'ya gelip, buradaki yağız Türk gençleriyle para karşılığında birlikte olup, duygusal birşeyler yaşama peşindelermiş.. İşte film tam olarak bunun, çok daha sektöre dönüşmüş halinin, Kenya'da geçen kısmı. Kendi kızının doğum gününü kutlamadığı bir kadının, parayla sevgi satın almaya çalışması ve beyaz-avrupalı kimliği ile gitgide küstahlaşmasını anlatıyor. Filmi izlemek istiyorsanız yaşınız 18'den büyük olsun. Ruhunuz incinmesin diye söylüyorum.

Sunday, April 20, 2014

İtirazım Var _ (bayılırım belaya !)


Mutluyum! Gülümsüyorum. Film başladığında gülümsüyordum. Ara boyunca gülümsüyordum. Film bittiğinde gülümsüyordum. Şu an gülümsüyorum. İyi ki gitmişiz.
Pekiala, İtirazım Var; son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden biri. Sinemadan çıktıktan sonra gerçek hayata dönmek istemedim, filmin gerçekliğinden kopmamak için mücadele verdim.
Serkan Keskin o kadar iyi bir oyuncu ki, eski rolünden bir gram yok üzerinde, şimdi kimse o oluyor. Karakter, Selman Bulut, gerçekten var. Şüphem yok varlığından. İnsanın izledikçe izleyesi geliyor.
Film başladığı andan itibaren bana bir Murat Menteş romanını izlediğimi düşündürtüyor. Kişi isimlerinden, esprilere, olay akışından, karakterin eski boksör olmasına kadar.. Onur Ünlü ile bunlar kanka mı acaba?
Gelelim Hazal Kaya'ya, heryerde boy boy afişleri, röpleri dönünce bir rolü var sandım. O oynamasa da olurmuş, o kadar gereksiz bir isimdi.
Selman Bulut, doğru bildiğinden şaşmayan, tanımak için can atacağımız, dürüst ve Allah yolundan ayrılmamaya çalışan bir imam. Aldığı eğitimler, özel hayatı, olayları yorumlaması onu farklı kılıyor zaten, bir de verdiği vaazda Antikapitalist Müslümanlar'a selam çakıyor gibi.
Umuyorum ki Oscar yolunda yürüsün bu film. Çünkü daha önce çektiğimiz Türk polisiyeleri, Hollywood polisiyelerinin aciz birer kopyasıydı. Hiçbiri bu kadar Türk ve müslüman kimliği taşımıyordu. Behzat Ç. diyeceğim ama yok, burada başrolünde sempatik ve ilginç bir imamın olması belki İslamofobi'yi kırma açısından da önemli bir adım olabilir.
Bir şey daha var, Watson dedikten sonra (Watson bu dünya!) Birden bir Sherlock ışığı yandı söndü, müziği bile benzettim.
Zaman zaman fazla yakınlardan bunaldım mı, acaba çözüm kısımında biraz haldur huldur takılarak mı gittik derken film bitti.
Yüz akımız olmuş. Bana yaşattığı 2 saatlik güzellik için teşekkür ederim.

not going anywhere

Saturday, April 19, 2014

Hepimizin Sevgilisi



Film festivalinin sanırım en kötü filmine bilet almışız. "Hepimizin Sevgilisi" tanıtım metninde uzun diyaloglarıyla Woody Allen filmlerine benzetilmiş bir romantik komedi. Ben ise 15 dakikalık bir kısa film konusunu 90 dakikalık bir uzun  metraja nasıl yayarım diye yola çıkılmış, berbat bir yönetmenlik örneği olarak tanımlıyorum.
Öncelikle öğrencilerin çektiği kısa filmlerde hep gördüğümüz bir sahne vardır. Konu ne olursa olsun, oyuncu sahneye girer, bir sigara yakar. Mevzu neyse hiç fark etmez. Sahneye girer, sigarasını yakar, bir nefes çeker, üfler, sigaraya bakar.. Dakikalar akar. Zaten 5 dakkalık filmin 1 dakikası böyle biter ve biz kendimize "neden bunu izliyoruz acaba" diye sorarız. Bu (piyes diyeceğim artık) piyes kıvamındaki kötü filmde sigara sürekli boşluk doldurma aracı olarak kullanılmış. Bu çok ama çok kötü bir fikir -_-
Oyunculuklara gelince, Korelilerin vücut dilleri, ses tonları gibi konularda pek bilgiye sahip değilim ama bana aşşşırı tiyatral geldi ve İsmail Abi'nin Korece Konuşması adlı dünyaca meşhur youtube videosunu düşünüp sürekli kikirdedim :) sussanaa-aaa
Biraz daha günlük hayatın içinde olsa, iç/dış mekanlar görsek, diyeceğim kültürün içine girdik. Öyle bir kazanımımız oldu. Kore'ye gittik geldik. Yok. Kapalı bir kamera açısıyla, görebileceğimiz en küçük mekanlar bile sahnenin dışında tutulmuş. Belki set kuruldu, o bile olabilir, yaşayan gerçek bir mekan göremiyoruz hiç.
Senaryoda birşeylerin biraz daha altı eşelense, örneğin sinema okulunu bitirmiş gençlerin işsizlikten kıvranmaları, kendi filminin parasını kendi ödeyen, kimse de izlemeyince batan yönetmenlerden, çaresizlikten ya da korkudan okulda kalmak isteyen ya da yurt dışına kapağı atınca bir şekilde işlerin düzeleceğini uman öğrencilerden bahsetse, gerçekten başarılı bulurdum. Ama bu konular da çok yüzeysel (birkaç dakika) işlenmiş o kadar.
Senaryo bir yere de bağlanmıyor. Ne bir yüzleşme, ne bir sonuç bölümü.
Üstüne üstlük çekimler berbattı. Mesela iki karakter karşılıklı oturuyor. Geniş planda izliyoruz. Sonra birden çılgın bir zoom giriyor. Birşey olacağını bekliyoruz. Hiç bir şey olmuyor? Uzuuuun panlarla Gözümüz yoruluyor.
Belki yönetmenin ilk sinema filmidir. Bakmadım bile bir daha. Festivale yakışmayacak kadar saçma bir filmdi.

Thursday, April 17, 2014


there is something terribly wrong with me, but i can't fix it, because i don't know what it is 

Wednesday, April 09, 2014

Long Walk To Freedom


Geçtiğimiz gün Mandela'nın hayatını anlatan kitaptan uyarlanmış sinema filmine gittik. Film çok ilginçti, ilk yarının sonunda Mandela'dan tamamen nefret etmeyi başarmıştık. Zencilerin sorunlarıyla ilgili olabildiğine az şeye değinilirken Mandela'nın çapkınlıkları ve çıplak ayakla çayırlarda koşan Afrikalı çocuk sahnelerine doymuştuk...
Mandela filmini beğenmedim ama kitabını okumayı çok isterdim.
Mandela'nın (ve tüm Afrikalıların) özgürlük yolundaki uzun yürüyüşlerine saygı duyuyorum. Bu hikayelerden çok etkileniyorum. Fakat (filmin de ilgi çekici ve başarılı bulduğum tek yanı olan) bir konu var ki, silahlanma ve terör eylemleri.. Burada Mandela ile karısı üzerinden, özgürlüğe giden iki farklı yol olduğu ve bunların da iyi ya da kötü sonuçlarıyla bir seçenek olduğu gösterilmiş. Mandela'nın silah ve bomba eğitimi alması, fabrikaları patlatması ona ve insanlarına ne kazandıracaktı ki? Ama bir kez bu yola girdikten ve sokaklarda savaşmaya başladıktan sonra karısının nefretiyle beslenen (karısının yaşadıkları düşünülürse bence haklı bir nefret o ayrı) ve gitgide büyüyen bir kutuplaşma oluştu siyahlarla beyazlar arasında. Filmde hapse atılan bir genç, artık iyice yaşlamış ve bahçede çalışan Mandela'yı görünce ona şöyle diyor; "İnsanlar sokaklarda savaşıyor ve ölüyor, sen ise burda domates yetiştiriyorsun." Bence bu filmin güzel noktalarından biriydi, Mandela'nın hesap edemeyeceği bir şey gelişmişti çünkü, onu ve yaşadıklarını aşan bir şey. Şiddetin haklısı haksızı olmuyor işte.
Üstelik bir kez kana bulaşınca, barışa geri dönüş kolay olmuyor. Günümüzde bile Afrika'da insanlar birbirini satırlarla doğruyor. Mandela birlikte yaşamanın önemini anlamıştı. Eşitliğin ve barışın savunucusu olmuştu, herşeyin eğitimle aşılacağını düşünmüştü, politikaya atılmaya karar vermişti. Ne yazık ki o içerideyken, dışarıda sokaklara, evlere, okullara taşan bir savaş başladı.
Bu arada, The Newsroom'daki bir bölüm aklıma geldi. Afrikalı çocuk, Maggie ona kitap okurken kızın saçlarıyla oynuyordu. Öğretmeni yanlarına gidip çocuğun ilk defa böyle bir saç rengi gördüğünü açıklıyordu. Sonra çocuğa dönüp şöyle demişti: That colour is called blonde. And it is nothing but trouble"