Monday, December 01, 2014

İSMAİL

Bir arkadaşımın ısrarlı önerisi sonucu aldığım, Daniel Quinn'in yazdığı ve söylendiğine göre tüm dünyayı derinden sarsmış bir kitap, İsmail. Kitabın büyük bir kısmı varoluşsal problemlere açıklama getirmekle geçiyor ve ilk çeyreğinden sonra daha fazla sarıyor. İsmail (ya da gerçek adıyla İshmael)'in anlattıkları zaten düşünmediğim, üzerine kafa yormadığım şeyler değildi. Ben de dünyanın insan için yaratılmadığını, bir tırtılın, bir kirpinin ve bir insanın eşit şekilde yaşama hakkına sahip olduğunu, doğanın dengesini başka hiç bir canlının cüret etmediği şekilde bozmaya ne hakkımız olduğunu, neden dünyanın döngüsünün bir parçası olmak istemediğimizi, neden insan olarak mutlaka daha yüce bir amaç için yaratıldığımızı düşündüğümüzü, neden ölümsüz olmayla kafayı bozduğumuzu, neden fani hayatı olduğu gibi kabul edemediğimizi ve bilinçli bir şekilde yaşamı sabote ettiğimizi, nasıl bu kadar aç gözlü olduğumuzu düşünüp dururdum... Bu anlamda gerçekten çok büyük bir merakla ve de keyifle okudum. Fakat kitapla ilgili hoşuma gitmeyen bazı şeyler de oldu. Örneğin İsmaille yazarın ilişkisi gerçekten çok yüzeyseldi. İsmail'in yazara sorduğu alaycı sorular, yazarın soruları 2 sayfa boyunca cevaplayamaması ve bunun sürekli devam etmesi... gerçekten delirtti beni. Bir örnek vermek gerekirse;
İ: Bu ne anlama geliyor sence?
Y: Bilmem.. blabla mı?
İ: Hayır.
Y: O zaman bilmiyorum
İ: Biliyorsun, sadece biraz daha düşün.
Y: Yo gerçekten bilmiyorum.
İ: Senden beynini kullanmanı istiyorum daha fazlası değil
Y: Tamam, biraz daha düşüneyim
İ: Lütfen....
Y: Hala bulamadım
İ: İstediğin kadar zaman tanı kendine
Y: Bilemiyorum yine de
İ: Ciddi olamazsın
Y: Ciddiyim, cevabı bilmiyorum
İ: Gerçekten bilmiyor musun?
Y: Gerçekten bilmiyorum
BEN: JUST TELL WHAT THE FUCK İT İS!!!!

Böyle sayfalarca devam eden uyuz diyaloglar gerçekten beni çok sıktı. Yazar-İsmail ilişkisi olmasaydı, makale gibi yazılmış daha kısa bir kitap olsaydı daha başarılı olurdu bence çünkü roman olarak kurgusu çok zayıf oysa mesajı gerçekten güçlü ve etkileyici.


"Yalnızca otuz bin kişiyi doyurabilecek bir bölgede kırk bin kişi varken, bu mevcudu korumak için dışarıdan yiyecek getirmek iyilikseverlik değildir. Bu hamle yalnızca kıtlığın kronik bir hal almasını sağlar." 

"Bu iş çiftçiler için adeta kutsaldır: Yiyemediğin her şeyi öldür. Senin yediğini yiyen her şeyi öldür. Yediğin şeyleri beslemeyen her şeyi öldür."

"Atalarımızın nasıl yaşadığını düşünmeye çalışıyordum ki gözlerimin önünde epeyce canlı bir sahne belirdi. 
Rüyaları andırıyordu biraz. Daha doğrusu kabusları. Bir adam alacakaranlıkta bayıra tırmanıyor. Bu dünyada zaman hep alacakaranlık zamanı. Adam kısa, zayıf, esmer ve çıplak. İki büklüm halde koşarak iz sürüyor. Avlanıyor ve çaresiz. Gece çöküyor ve yiyecek hiçbir şeyi yok. 
Koşuyor koşuyor koşuyor; sanki bir koşu bandında gibi, esasında o bir koşu bandında zaten, çünkü belki ara bile vermeden, ertesi gün de orada alacakaranlıkta koşuşturuyor olacak. Ama onu harekete geçiren yalnızca açlık ve umutsuzluk değil. Aynı zamanda korkuyor da. Ardında, görüş açısının hemen dışında, düşmanı olan aslanlar, kurtlar, kaplanlar onu parçalara ayırmak için bekliyor. İşte bu yüzden sonsuza kadar koşmak zorunda. Her zaman düşmanlarının bir adım önünde, avının bişr adım gerisinde olacak. 
Kısacası avcı-toplayıcılar çok çetin bir hayat sürüyor. 
Bu bir hayatta kalma mücadelesi.
Ama aslında hiç de öyle değil. Zihninin başka bir köşesinde bunu bildiğine eminim. Avcı-toplayıcılar kurtların, aslanların, serçelerin veya tavşanların hayatından daha çetin bir hayat yaşamıyor. İnsanoğlu bu gezegendeki yaşama diğer tüm türler kadar uyum sağladı. Hayatta kalma mücadelesi verdiği, bıçak sırtında yaşadığı fikri biyolojik bir saçmalıktan ibaret. Hem etçil hem otçul olduğundan beslenme olanakları son derece geniş. Ondan önce aç kalacak binlerce tür var. Zekası ve becerileri diğer primatları tamamen bozguna uğratacak koşullarda rahat rahat yaşamasını mümkün kılar.
Yemek peşinde çaresizce ve durmaksızın koşmak şöyle dursun, avcı-toplayıcılar dünyadaki en iyi beslenen insanlardandır. Bunu günde yalnızca "iki-üç" saat çalışarak başarırlar ki böylelikle dünya üzerindeki en çok boş zamana sahip insanlar arasında da gösterilebilirler. Taş devri ekonomisi üzerine yazdığı kitapta Marshall Sahlins onları "ilk zengin toplum" olarak tanımlar. Bu arada insan avı neredeyse yok gibi bir şeydir. İnsan hiçbir yırtıcının yemek listesinin ilk sırasında bulunmaz. Dolayısıyla, atalarının yaşamına dair gözlerinin önünde canlanan o korkunç sahne Kültür Ana'nın bir saçmalığı yalnızca." 

No comments: