Sunday, October 26, 2014

Sena ve Ali'nin Film Kulübü - Film1: IKIRU/Yaşamak

Ali ile birlikte Cuma akşamı ilk film kulübü buluşmamızı gerçekleştirdik. İzlemek için seçtiğimiz film Akira Kurosawa'nın IKIRU (Yaşamak) filmiydi. İkimiz de önceden Kurosawa'nın başka filmlerini izlemiştik bu yüzden yorumlarımızda diğer filmlerine de göndermelerde bulunduk. Gecenin sonunda yeni bir üye bile bulduğumuz düşünülürse şimdiden havalı bir kulüp kurduğumuzu söyleyebiliriz :)
İşte Ikiru filminden notlarımız (çevirim kötüyse kusura bakmayın lütfen);

-  Ikiru'nun senaryosu Leo Tolstoy'un "Ivan Ilyich'in Ölümü" adlı eserinden esinlenilmiş. Ölümcül bir hastalığa yakalanan birinin bürokrasiyle olan mücadelesini konu alması dışında aslında başka bir benzerliği yokmuş ama konunun orjinal olmadığını belirtelim. Kurosawa'nın bir diğer filmi Ran'ın da Shakespeare'in Kral Lear adlı oyunundan esinlendiğini düşünürsek Kurosawa'nın batı klasiklerine ilgi duyduğu ya da etkisinde kaldığı sonucuna ulaşabiliriz.


-Ali filmin genel anlatımını beğenmediğini, iyi ile kötünün bu kadar bariz bir şekilde gösterilmesinden hoşlanmadığını söyledi. İzlediğimiz filmlerde biraz gizem olmasının iyi olduğunu düşünüyordu ve bazı şeyleri kendi bulmayı sevdiğini anlattı.


- Filmin başında kadınların oda oda dolaştıkları sahne moral bozucuydu ne ne yazık ki 60'larda ya da 70'li yıllarda Türkiye'de bürokrasinin de aynı şekilde işlediğini düşünerek empati kurabildim. Ali ise, kadınların bir park için bu kadar uğraşmasını gerçekçi bulmadığını söyledi. Ayrıca Bay Watanabe öldükten sonra bu kadar ağlamalarını da anlayamadı. Yalnızca park yaptırmış bir devlet görevlisi için bu kadar ağlanacağına inanmıyordu.


- Bay Watanabe'nin doktora gittiği sahnede ben çok güldüm. Mide kanserinin belirtilerini ve sonunun kesin ölüm olduğunu anlatan kısımda Watanabe'nin oyunculuğunu ikimiz de biraz abartılı bulmuştuk ama ben sahneyi aynı zamanda komik buldum. Ali ise, Bay Watanabe'nin oyunculuğu ile ilgili genel bir abartma gözlemledi. Özellikle gözlerini fazla açması ve bakışlarındaki "puppy eyes" etkisi dikkatini çekti.


- İkimizin de daha önce izlediği hiçbir Kurosawa filminde kadınların önemli bir rolü olmadığını gözlemledik. Bu filmde de aynı şey geçerliydi. Hikaye bir yerde neredeyse "neşeli ve genç bir kadınla hayata yeniden tutunmaya çalışan hasta adam" hikayesine dönecekti ama dönmedi! Yönetmen hemen kızla olan ilişkiyi bitirdi ve filmi yeniden bürokrasiyle mücadele eden adam hikayesine döndürdü.


- Akira Kurosawa'nın daha önce Ran ve 7 Samuray filmlerini izlemiş biri olarak, bu film beni çok şaşırtmıştı. Film modern zamanlarda geçiyordu. Konusu gayet evrensel bir soruna işaret ediyordu. Diğer filmleri Japon İmparatorluğunun güçlü olduğu dönemlerde, epik hikayeler anlatırken bu seferki filmi 2. Dünya Savaşından sonra fakir ve zayıf bir ülkeyi, onun fırsatçı ve kötü insanlarını anlatıyordu. Kahramanlıklar yoktu, hatta sonradan Aliyle fark ettiğimiz üzere, güzel hiç birşey yoktu. Tek bir manzara ya da güzel görüntü yoktu. Filmin atmosferi bütünüyle gerçekten iç karartıcıydı. Sokaklar çamur içindeydi, insanlar yoksuldu, her yer harabeydi. Ali bunun geçmişe karşı duyulan hayranlığın bitimi ve insanların otoriteleri sorgulaması olarak yorumladı.  Ben de Batı etkisinde kalınmasıyla geleneksel değerlerin sorgulanması olarak yorumladım. İkimiz de filmin hikayeyi anlatırken istediği çarpıcı etkiyi verebildiğini hissetmiştik.

- Cenaze sahnesine geldiğimiz zaman, ben Japonların sarhoş konuşmalarından çok rahatsız oldum. Bu gerçek bir işkence gibiydi. Cenazede artık Watanabe gibi olacaklarını söyleyen memurların sahnesinden sonra, aptal ben, gerçekten de değişeceklerini düşünmüştüm. Başkaldırı sahnesinde, diğer memurların suskunluğunu gördüğümde ve değişeceğini söyleyen memurun sessizce yerini oturduğunu izlediğimde gerçekten allak bullak oldum. Bu çok gerçekçi ve çok acıydı. Ali ise sonunda bu sahneyi görmeseydi sanırım filmden nefret edecekti :) Bu sahneyle birlikte filmin tamamlandığını düşündü çünkü gerçekte kimse bu şekilde bir değişim geçirmezdi.  


- Ayrıca kanser gibi kötü bir hastalığa yakalanan veya yakında öleceğini öğrenen kişilerin hayata karşı bakışlarının nasıl değiştiğini de konuştuk. Yaşama sarılmak ve istediklerimiz uğrunda savaşmak için gerçekten ölümün nefesini hissetmemiz mi gerekiyordu? Filmin açılışı aslında beni çok üzmüştü. Bir mide filmi gösteriliyordu ve dış ses, bu adamın mide kanserine yakalandığını ve yakın zamanda öleceğini ama aslında zaten hiç yaşamadığını söylüyordu.  



- Son olarak, son sahnede, Bay Watanabe'yi çocukların neşeli sesler içinde oyun oynadığı parka bakarken gördük. Bu etkileyici bir sahneydi. İlk olarak, bütün film insanı rahatsız etmek üzerine kuruluydu ve filmin sonunda bataklık kurutulmuştu ve çocuk parkı yapılmıştı ve artık rahat bir nefes alıyorduk. Ayrıca çekim açısından da anlaşıldığı üzere, birşey başarmış olan Watanabe artık yüce bir insan gibi gösteriliyordu. Beni ise tuhaf bir düşünce almıştı: Parkta oynayan bu çocukları nasıl bir gelecek bekliyor? Ya da onlar nasıl insanlara dönüşecekler acaba? 



2 comments:

Simay Yildiz said...

Şimdiye kadar Kurosawa filmi izlememiş biri olarak köşemde tek ayak üstünde dikilmeliymişim gibi geldi!

senaaaaa said...

hahaha hayır hayır, hem de bileğin o haldeyken buna asla izin vermem u_u