Wednesday, April 09, 2014

Long Walk To Freedom


Geçtiğimiz gün Mandela'nın hayatını anlatan kitaptan uyarlanmış sinema filmine gittik. Film çok ilginçti, ilk yarının sonunda Mandela'dan tamamen nefret etmeyi başarmıştık. Zencilerin sorunlarıyla ilgili olabildiğine az şeye değinilirken Mandela'nın çapkınlıkları ve çıplak ayakla çayırlarda koşan Afrikalı çocuk sahnelerine doymuştuk...
Mandela filmini beğenmedim ama kitabını okumayı çok isterdim.
Mandela'nın (ve tüm Afrikalıların) özgürlük yolundaki uzun yürüyüşlerine saygı duyuyorum. Bu hikayelerden çok etkileniyorum. Fakat (filmin de ilgi çekici ve başarılı bulduğum tek yanı olan) bir konu var ki, silahlanma ve terör eylemleri.. Burada Mandela ile karısı üzerinden, özgürlüğe giden iki farklı yol olduğu ve bunların da iyi ya da kötü sonuçlarıyla bir seçenek olduğu gösterilmiş. Mandela'nın silah ve bomba eğitimi alması, fabrikaları patlatması ona ve insanlarına ne kazandıracaktı ki? Ama bir kez bu yola girdikten ve sokaklarda savaşmaya başladıktan sonra karısının nefretiyle beslenen (karısının yaşadıkları düşünülürse bence haklı bir nefret o ayrı) ve gitgide büyüyen bir kutuplaşma oluştu siyahlarla beyazlar arasında. Filmde hapse atılan bir genç, artık iyice yaşlamış ve bahçede çalışan Mandela'yı görünce ona şöyle diyor; "İnsanlar sokaklarda savaşıyor ve ölüyor, sen ise burda domates yetiştiriyorsun." Bence bu filmin güzel noktalarından biriydi, Mandela'nın hesap edemeyeceği bir şey gelişmişti çünkü, onu ve yaşadıklarını aşan bir şey. Şiddetin haklısı haksızı olmuyor işte.
Üstelik bir kez kana bulaşınca, barışa geri dönüş kolay olmuyor. Günümüzde bile Afrika'da insanlar birbirini satırlarla doğruyor. Mandela birlikte yaşamanın önemini anlamıştı. Eşitliğin ve barışın savunucusu olmuştu, herşeyin eğitimle aşılacağını düşünmüştü, politikaya atılmaya karar vermişti. Ne yazık ki o içerideyken, dışarıda sokaklara, evlere, okullara taşan bir savaş başladı.
Bu arada, The Newsroom'daki bir bölüm aklıma geldi. Afrikalı çocuk, Maggie ona kitap okurken kızın saçlarıyla oynuyordu. Öğretmeni yanlarına gidip çocuğun ilk defa böyle bir saç rengi gördüğünü açıklıyordu. Sonra çocuğa dönüp şöyle demişti: That colour is called blonde. And it is nothing but trouble"

No comments: