Saturday, September 28, 2013

thank you and goodbye


sabah birlikte uyanmıştık. o kahvaltıyı ben hazırlarken ben duş alıyordum. o kadar mutluydum ki duşta hiç durmadan şarkı söylüyordum. beraber kahvaltı ettik, sohbet ettik, dans ettik, biraz da komşular hakkında dedikodu yaptık. sonra onun vücudunda kırgınlık başladı, soğuk soğuk terliyordu. hemen üzerimi giyinip dışarı çıktım, bir eczane bulup ona c vitaminli asprin alacaktım ama yokuşu çıkmaya üşeniyordum. yolda bir teyze gördüm, eczaneyi tarif etti, birlikte konuşa konuşa gittik. eczacı çok şeker bir adamdı, ilacın iyi geleceğini, vücuttaki kırgınlığı alacağını söyledi. bunu söylerken bütün iyi bir şey olacağını temenni ediyordu. eczaneden eve geri dönerken kafede oturan çocukla selamlaştık, yeni bir muhiti ve insanlarını keşfeder gibiydim. kapıyı açarken de karşılıklı gülüşğümüz yeni komşularımı.. kapıyı açtı, ne çabuk geldin bu ne hız dedi. bana sarıldı. ona sarıldım. yorgunluk ve halsizlikten gözleri kızarmıştı, pek iyi görünmüyordu. onun biraz uyumasına, bu esnada benim gidip kardeşime hediye almama karar verdik. asprini suya attı, daha hepsi erimeden içmeye başladı. sondaki asprin kalıntısını yuttuğunda yüzünü buruşturdu. yorganın altına girmesini ve terlemesini söyledim. beni yolculadı. dışarı çıktığımda, birlikte yaşadığımız evden çıkıyormuş gibi hissediyordum kendimi. mutluluktan herkese gülümsüyordum. bir dakikada istiklaldeyedim. güzel güzel gezdim. hediyelerimi aldım. odakuleye gelmemiştim ki aradı, neredesin, hadi gel, dedi. ona bir not defteri almak istiyordum. üzerinde deniz fotoğrafı olan. ve ilk sayfasına "denizi seviyorum" yazacaktım. istediğim gibi bir not defteri bir türlü bulamadım. dönüşte bambiye gidip elinizdeki en büyük bardağa portakal suyu sıkar mısınız arkadaşım çok hasta dedim. özenle portakal suyumu hazırladılar, neredeyse 4 adam, iyi dilekleriyle portakal suyunu güzelce sarıp sarmalayıp poşete koyup beni uğurladılar. güneş içimi ısıtıyordu. herşey neden bu kadr güzeldi.. bir akşam önceki halini düşünüyordum. gömlekli gravatlı... akıllı, çok akıllı... kalbim mutluluktan pır pır ediyordu. yokuşu inerken yanımda olmasını diledim. köşeyi döndüğümde evime giriyormuş gibi hissettim. 
çok uzun bir zamandan sonra, kendimi ait olduğum yerdeymişim gibi hissediyordum. tam olarak olmak istedeğim yerdeymiş gibi. mecburiyetten ya da alışkanlıktan değil, sadece mutluluktan... bunu ona söyleyememiştim. 
tıpkı, içeride yatayım mı dediğimde, gitme, burda kal dediği zaman diyemediklerim gibi. sen de burada kal diyememiştim. gitme diyememiştim. 

Thursday, September 26, 2013

Karafuru/ Colorful


Vasat bir animeydi... Ruhlar aleminde ikinci bir şans verilen eleman, kendini 14 yaşında intihar ederek ölmüş Makoto'nun bedeninde bulur. Bir kaç parlak sahne dışında çok cezbedemedi beni, bir de 2 saat, bitmek de bilmedi gibi.

Saturday, September 21, 2013

Submarine


Oliver'da kendimizi görüp, görüp de utanıp, utanırken biraz gülümseyip, sonra da biraz hüzünlenip kendimize kızıp, sonra güzel bir müzikle filmi bitirip çok da fena hissetmeyeceğimiz bir film.
Film de nasılll İngiliz, havası mı suyu mu, İngiltere'de çekilmiş başka filmler de izledik ama bu film bayaa İngiltere'de geçiyor. Yok öyle kırmızı çift katlı otobüs de yok. Havası var, eski bir hocamın dediği gibi; it smells like it :)
Çok düzgün. Çok neşeli, çok depresif. Ne sevdim ya bu filmi. Hipster da olmamışlar mesela özgün sadece, harika bir anlatım. Müzikleri de şahane! Enfes!

Friday, September 20, 2013

bunu ben planlamadım


birşeyler düşünüyorum. hani sen her gece aynı masalı dinleyip uykuya dalıyorsun ya. masalı bırak hocam. bana rüyalarını anlat istiyorum. unutmadığımız şeylere eklenenler, liste doldukça beni mutlu edenler, henüz alınmamış bir kolyenin gölgesinde yaşananlar, pır pır eden kalpler, aklımdan geçenler...

ben,
sadece hayat ne getirirse onu yaşıyorum.
and yes, there is something wrong with my head. and i'm fucking loving it.