Sunday, March 18, 2012

kayıp anahtarlar -2

Ercüment'in, kardeşimin nerede olduğu konusunda hiç bir fikri yoktu. En son bir kaç ay önce görüşmüşlerdi. Uzun uzun benden bahsetmişlerdi. Kardeşimin beni özlediğini, artık benimle barışmak ve görüşmek istediğini, hatta beni aramak için cesaretini toparlamaya çalıştığını söyledi.
İşte buna inanmam biraz güçtü. Ona her zaman çok, belki de gereğinden fazla müsamaha göstermiştim ama kardeşim, kullanmayı çok sevdiği kasları ile hayatımı cehenneme çevirmişti. Öfkesini kontrol etmek konusunda hiçbir zaman başarılı olamamıştı, çocukken bile sonradan pişman olacağı kavgalara girerdi. Onu dizginlemek neredeyse imkansızdı. Daha liseye giderken babamla saçma bir konuda tartışmış ve suratının ortasına bir yumruk atmıştı. Pişmanlık ve suçluluk duygusu ile 1 hafta eve gelmemişti. Bense hastanede, burnu kırılan babamın yanında bile, onu savunmuştum. Asıl kırılma noktası, ben üniversitenin son sınıfındayken olmuştu. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik bölümünde okuyordum. Son senemdi. Bir sevgilim vardı. Adı Onur'du. Uzun boylu, zayıf bir çocuktu. Hayatımda ilk ve de son kez bu kadar çok aşık olmuştum. Bir gün okul çıkışında beni eve bırakırken yolda kardeşime rastladık. Gözü dönmüş gibiydi. Ona yalvardım, ağladım, bağırdım, kendimi önüne attım. Onur'la fazla uğraşması gerekmedi bile. Birkaç dakika içinde Onur'un kaşı patlamış, dudağı yarılmıştı. Hastaneye gittiğimizde çekilen röntgen sonucu kaburgalarında kırık ve sağ kalçasında bir çatlak tespit edilmişti. Tam 1 hafta hastane odasında yanında bekledim. Gözlerini açtığında bana defolmamı söyledi. Onu bir daha görmedim. Kardeşimi de. Beni bir kaç kez arayıp özür dilemek istedi. Telefonlarına cevap vermedim. Tıpkı Onur'un benim telefonlarıma cevap vermediği gibi.
Israrla kardeşimin duyarlı pamuk kalbinden bahsetmeye çalışan Ercüment'e teşekkür edip ayağa kalktım. Beni tam 9 dakika sonra kapıya varabildiğimiz bir koridora yönlendirdi. Kapıya vardığımızda yeni bir şey daha öğrenmiştim; kardeşim kanserdi.
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -

Saturday, March 17, 2012

kayıp anahtarlar -1

Ofisten telaşla fırladığım için anahtarlarımı masamda unutmuştum ve bunu şimdi, kapının önünde, tam da eve girmeye can attığım bir anda fark ediyordum. Gerçi bunda şaşılacak bir şey yoktu, gün içinde, tam 4 senedir görüşmediğiniz kardeşiniz birden bire sizi arasa, "yardım et" diye bağırsa, ardından telefonu elinden düşürse, ve onun ancak sağlam bi dayak yerken çıkaracağı sesleri dinlemeye koyulsanız, siz de bulunduğunuz yerden aceleyle kalkar ve önemli birkaç eşyanızı unuturdunuz.
Kardeşimle 4 senedir görüşmemiştik, yani aslında ben onu sürekli görüyordum ama o beni bir kere bile aramamıştı. Kardeşim ülke çapında ünlü, ödüllü bir boksördü. Kafası fazla çalışmazdı ama 97 kiloluk bir aygır için bu pek önemli sayılmazdı. Her zaman onun için düşünecek birileri etrafında olurdu, o da, televizyonlarda söylemeyi çok sevdiği gibi, "kaslarını kullanırdı". İşte tam da bu yüzden, kardeşimin benden, 44 kiloluk, kısa boylu, cılız, sarışın, bir gazetenin arşiv bölümünde çalışan ve 4 yıldır bir kere bile aramadığı ablasından yardım istediğini duymak, beni küçük, küçücük, gizli bir sevinçle onurlandırsa da telefonu yere düşürdükten sonra duyduğum o feci sesler, beni gerçekten çok telaşlandırdı.
Ofisten fırladıktan sonra bir taksi durdurdum. İçine bindim ve taksicinin suratıma merakla bakmasıyla konuyu anladım. Nereye gidecektik? 4 senedir görmediğiniz kardeşinizi nerede bulursunuz? Bu soru için tek bir cevabım vardı: Bilmiyordum. Ben de yapılacak en doğru şeyi yaptım ve artık Tarabya sırtlarındaki villasında oturan Ercüment'e gittim.
Ercüment, kardeşimle benim çocukluk arkadaşımızdı. Hiç bir zaman fazla sevdiğim biri olmamıştı. Ben de dahil olmak üzere, mahalledeki bütün kızlarla, sonra okuldaki bütün kızlarla ardından da geriye kalan bütün kızlarla şansını denemişti. Liseden sonra ben üniversiteye giderken, kardeşimle ikisi spor kulübünde gereksiz arkadaşlıklarını sürdürmüşlerdi. Ercüment hiç bir zaman doğru düzgün bir işte çalışmamış, sürekli sıktığı palavralarla kendini önemli biri gibi göstermek dışında, aslında hiç çalışmamıştı. Sonra bir gün, tam da kendine yakışacak bir iş kurma fikrinden bahsetti. Kadınlara yönelik online alışveriş yapılabilen bir seks shop açacaktı. Bunun sadece saçma değil, aynı zamanda da kötü bir fikir olduğunu söyledim, kısa sürede batacağından emindim. Yanılmışım.
Anlaşılan kadınlar, internet üzerinden alışveriş yapmayı gerçekten seviyorlarmış, en azından yüzyüze alışveriş yapmaktan çekinecekleri durumlarda. Ercüment ve internet sitesi çok kısa zamanda çok çabuk yayıldı. Haberlere çıktı, röportajları yayınlandı, hatta geçtiğimiz yıl kadınların özel yaşamlarının özgürleşmesine yaptığı katkılardan dolayı feminist bir gruptan plaket aldı. Plaketi alırken yüzündeki o pis sırıtışın ne anlama geldiğini, onu 6 yaşından beri tanıyan biri olarak çok iyi biliyordum. Aradan yıllar geçse de, kardeşimle bağları hiç kopmamıştı. Şu an nerede olduğunu bilen biri varsa, bu Ercüment olmalıydı.
Taksi villanın önünde beni bırakmış, geldiği düz yokuştan aşağı inerken, ben de görkemli demir kapıya doğru ilerledim. İleride bir kameranın önünde durup zile bastım. Bir kaç dakika sonra villanın içindeki bir bekleme odasındaydım.
Bekleme odasının içinde 8 altın varaklı koltuk, devasa bir sehpa, 4 büst, 2 heykel, duvarları kaplayan büyük tuvaller, 3 hat yazısı, kocaman bir kütüphane, bir şömine, kuryuklu bir piyano, bir ayı postu, bir geyik başı, büyük bir vitrin, açık bir kelebek koleksiyonu ve gözünüzü yorması için tasarlanmış daha pek çok şey vardı. Anlaşılan eski dergilerle, açık bir televizyon devri geride kalmıştı. Biraz sonra, insanın nefesini kesecek kadar güzel bir kadın geldi ve beni Ercüment'in odasına götürdü. Odası, bekleme odasını aratacak kadar kötü ve kalabalıktı. O kadar fazla eşya vardı ki, dev masasında duran kocaman iki dünya küresinin arkasından onu zar zor görebildim. Ercüment beni gördüğüne hiç şaşırmamış hatta kim olduğumu tam hatırlayamamış gibi davranırken aslında çok heyecanlandığını bir türlü gizleyememişti. Hafızasını tazelemek amacıyla sorduğunu söylediği, özel hayatıma yönelik sorularını başarıyla savuşturduktan sonra hemen konuya girdim. Kaşlarını çattı, dev masasının üzerindeki iki ayrı konyak takımından birine uzandı, bana da bir kadeh hazırladı, teşekkür edip reddettim. Masanın ayrı bir ucunda duran üzüm taneleri ve bir kadeh şaraba uzandı, gündüzleri içki içmediğimi söyledim. Bu sefer de, yine o aynı düşünceli duruşuyla, masanın bir başka ucunda duran puro takımına ve 3 küllükten birine yöneldi. Tam 6 ayrı ikram reddinden sonra, Ercüment'in kaşlarını çatmasının ardında yatan gerçeği öğrenebildim. Kardeşimin nerede olduğunu bilmiyordu.
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -

Wednesday, March 14, 2012

pink loves me

Modern Family'de Cam bir seferinde şöyle birşey diyordu; i don't love pink, pink loves me.. Bu post, Cam'e adanmıştır.
















Monday, March 12, 2012

saturday night fever

cumartesi akşam buluşmadan önce:
kız - hangi arkadaşınla buluşuyorsun? nerede olacaksınız? yakışıklı mı? ne iş yapıyo? nasıl birisi? tabii ki geliyorum! wuhuu!
erkek - sena nereden çıktı şimdi yaa takılıcaktık biz ikimiz işte uff, neyse tamam sen bilirsin.

cumartesi akşam buluştuktan sonra:
erkek - sena ya çok tatlıydı, senden numarasını istesem? çok hoşlandım ben ondan ya, sence o da benden hoşlanmış mıdır, hayatında biri var mı, sana bir şey dedi mi?
kız - sena şu salağı al başımdan, facebooktan eklemiş, saçma sapan mesaj atıp duruyo, ıyy hiç tipim değil yani...

Saturday, March 10, 2012

the sun ain't shining































Well now the sun ain’t shining no more,

I don’t know why but I’ve seen it before.

Ain’t got no joy no man to lean on,

He leaves my soul on the floor like a doll.


Thursday, March 08, 2012

Kraliçe Lear

Kraliçe Lear oyununda, 1928 doğumlu Yıldız Kenter, sahnede amuda kalkıyor. Başka sorum yok sayın yargıç...

Monday, March 05, 2012

Burası, New York Şehir Kütüphanesi





Burası da İstanbul Beyazıt Devlet Kütüphanesi