Tuesday, June 19, 2012

je vais bien, ne t'en fais pas / don't worry, i'm fine

Victor'ın tavsiyesiyle izlediğim tertemiz bir Philippe Lioret filmi. İspanya'dan ailesinin yanına, Paris'e geri dönen Lili, kardeşinin babasıyla kavga edip evi terk ettiğini öğreniyor.

-------spoiler-------
Filmin başında bu evi terk etme işi zaten bariz sırıtıyor, odasını toplamamış da bilmem neymiş de, allah allah böyle saçma iş olmaz diyorsun ayrıca babaya duyduğun kindar duygularla birlikte bir senaryo yazmaya başlıyorsun kafanda. işte o senaryo film boyunca sürekli değişiyor. Otelde kaldığını öğrendiğin an ise, pekiala deyip herşeyi yeniden yazıyorsun, ama filmin sonu, ah sonu...
Evlat sevgisini, kardeş sevgisini, kapanan ve kapanmayan yaraları, metaneti, büyük olmayı ve ebeveyn olmayı çok güzel anlatan, hatta gideyim bi hava alayım diye camı açtırıp bir müddet uzakları seyrettiren son derece duygusal, tertemiz, dupduru bir film. Tüm karakterleri anladığınız zaman sevmeye başlıyorsunuz hepsini. 
                                                                    -------spoiler-------


Soundtrackinin de müthiş olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Müthiş olan bir diğer şey de; Lili, sanırım en kısa sürede kendine aşık etme rekorunu kıracak bir güzellik. 
Yaygara koparmadan, ağlaklaşmadan acıtan, hikayesini güzelce anlatan, inceliklli, temiz dramları sevdiğime bir kez daha karar verdim, teşekkür ettim.

1 comment:

victorvandort said...

bu yazıya bi türlü yorum yapamadım. ekspresyonist depresyonik faaliyetlerden içeri alınmıştım. İçeri aldırdım kendimi :)

Filmin sonunda biraz fazla tesadüf var sanki. Onun dışında gerçekten fazla hüzünlü fazla içliydi ve fazla geldi.

Soundtracki önce dinleyip filmi sonra izlemek diye bişeyde bu filmle hayatıma girdi.