Friday, December 23, 2011

son izlenimler

-Başakşehir çok uzak bir yer ve orada oturan insanlar da İstanbul'da yaşadıklarını düşünüyorlarsa i don't want to live on this planet anymore
-Lise öğrencilerine dayanamamam boşuna değil arkadaş, bi şey biliyoruz da konuşuyouz. Yani o kadar ama o kadar aptallar ki.. aman tanrım...
-Fakat 11. sınıf öğrencilerinin bana asılması??!
-Öyle saftirikler ki, kibar bir gülümsemeyle nasıl açılıyorlar, çay getirelim mi abla, fotoğraf çekilelim mi abla, abla abla abla.. ben abla değilim ki sen ergensin.. allaallaa
-Şişli Terakki Lisesi çok güzel bir yer. Gerçekten. Bir çocuğum olsa orda okusun isterdim. Fırsatım olsa, orada çalışmak isterdim. Güzel. Rahat. Zil olarak Jingle Bells çalıyordu. Cuma diye mi bilmiyorum ama çocuklar serbest kıyafetle takılıyorlardı. Öğrencilerini Cern'e, Paris'e ve daha nerelere nerelere götürmüşler. Bilinçli akıllı rahat çocuklar. En büyük hayalim olan okula kotla gitmenin rahatlığını yaşıyorlar. Daha noolsun arkadaş.
- Eve dönmek için 5 vesait kullanmanın dayanılmaz hafifliği, yağmurlu havalarda İstanbuldan iyice tiksinmek..
-Kışı sadece ama sadece Almanyada, iyice ısıtılmış odamda askılı tişört giyerek, Christmasmarketların etrafında tatlı pop corn yiyerek, ormanlarda katır kutur karlara basarak, sessiz uzun yürüyüşlerle, ışıl ışıl cafelerde sıcak çikolata içerek ve gece bir partiden dönerken üşüyüp koşa koşa eve giderek geçirmek isterim.
-Yeniyıl hediyesi olarak iki isteğim var, bir tanesi Death Note defteri. Allahım çok istiyorum. Ama kimseye söyleyemiyorum blog, 28 yaşında çizgi film izleyen kız damgası yemekten çok korktuğum için, diş taşları ve sezon indirimleri ve solaryumlar hakkında da konuşacak hiçbirşeyim olmadığı için mecburen sessiz kalıyorum. Bir Death Note defterim olsaydı en azından o esnada defterime isim yazıyor olurdum keh keh keh keh..
-Whatever Worksü izledim. Amerikada yaşamak ne güzel lan. Woody Allen ne güzel.
- Eğer maddenin hacminin %99.9999999 'unun boşluk olduğunu bilseydin, hala içimde hiçkimseyle dolduramadığım kocaman bir boşluk var gibi cümleler kurar mıydın blog?
- Gençlerden tiksiniyorum, ne kadar aptallar blog, bilmem ne okumakla bambaşka birşey okumak arasında kararsız kalmışlar. Gelecekleri hakkında kararsız kalmışlar ve onları hiç tanımayan bir insandan, benden fikir istiyorlar. Ne önemi var ki, zaten ne okurlarsa okusunlar, ne bilirlerse bilsinler, neye karşı yetenekleri olursa olsun, sonuç olarak, kendilerini çok alakasız, çok yoğun, sevimsiz insanlarla dolu, yapayalnız hissedecekleri bir şirkette, tatmin olamadıkları, anlamsız ve sıkıcı işleri yaparken bulacaklar. Ve bir sabah kendilerini, henüz dolmamış bir fuar alanında beklerken bulup, what is this diye soracaklar. Ve belki de, günlük notlarının arasına hang yourself yazıp, yanına tick atmadan günü bitirecekler. Sonuçta hepsi, yalnız, sıkıcı, pathetic hayatlar yaşayıp bir gün ölecekler. Dolayısıyla istersen allah üniversitesini oku, bütün bölümlerden diploma al. No big deal. Allahallah, böyle yazmıycaktım bu yazıyı ama, neyse..
-Bu yıl bitsin,2012 başlasın, sonra herşey bitsin zaten, dünyanın sonu gelsin, dükkanı kapatıp gidelim. Teşekkürler. Sena




















Thursday, December 22, 2011

red riding hood


müthiş afişler ve bok gibi filmler adlı serginin nadide bir parçası. amaan, sıkıntıdan içim eridi, neyse sonunda bi ters köşe yapalım demişler neyseki. bunu beğenen bunu da beğendi: Twilight (valla :D)

Tuesday, December 20, 2011

the beaver

Jodie Foster'ın hem oynayıp hem yönettiği, müthiş güzel çekilmiş, su gibi tertemiz akan bir film. Mel Gibson'dan hazzetmeyen insanlar bir izlesin neye uğradıklarını şaşıracaklar. absürdlükle, komedi ve dram arasında (nasıl oluyorsa) gidip gelen çok ilginç bir senaryosu var. Kukla yerine aslında aklınıza gelen herşeyi koyabilirsiniz sanırım. Beaverdan da korktum sonlara doğru nasıl çirkefe vurdu, manyaklaştı, gözü döndü. Pheey..

Sunday, December 18, 2011

Priest


(fakat sıçma pozisyonunda film afişi fotoğrafı çektirmek??!!!)

vampirlerin tiplerine hala karar verilememiş bir çağda yaşadığımızdan, true bloodlarla edwardlarla vampir değil sanki trip atan ergen profili çizilmişti ki bu filmle artık vampirliğin bile boku çıkmış. amaan gözler yok, ağızlar bi karış açık, vücutlar acayip, çık ben beğenmedim bu vampir tiplemesini de..

konuya felan girmiyorum bile, klişe üzerine klişe ile bir iki güzel macera sahnesi, bir iki de güzel atmosfer o kadar.

o değil de filmin başındaki animasyon filmden daha güzeldi. evet.

Saturday, December 17, 2011

mutlu

aslında düşününce ben çok mutluyum lan, daha ne istiyorum ki allahımdan.
cuma akşamı mesainin bitmesini öyle sabırsızlıkla bekledim ki, 3ten beri mesai bitsin diye dakika sayıyordum resmen, sardırabileceğim herşeye ve herkese sardırıp, günün sonunda önüme konulacak kokteyli ve karşımda oturacak hilalchenı düşünüp durdum.
hilalchenla buluşunca canının mcdonaldsgibisiyoook patateslerinden çektiğini öğrendik ve mcdonaldsta olmayan herşeyi sırayla sipariş edip en son pizza mı söylesek acaba kararsızlığı içinde kuytu bir köşemize çekildik.
ilk duygu seli o anda yaşandı çünkü hilalchen internetten benim çevirdiğim kitapları almış, bana imzalatmak için hem de! hadi yazarlardan biri öldü, imzalamamı pek takmaz desek bile diğer kitabı imzalamamın etik olmayacağı düşünceleriyle, hayatımın ilk ve tek ve en kapsamlı ve en kısa imza gününü bitirmiş olduk.
ardından bana aldığı müthiş şirin kedili zamanlar ajandası nı verdi. bayaa kurcalayıp eğey eğlendikten sonra, sıra gelmişti kokteyllere..
bir klasiğim olan kokteyl vampiri performansımı da başarı ile sergiledikten sonra konuşmalar, gülüşmeler, dertleşmeler, ağlaşmalar ama en çok gülüşmeler eşliğinde kadıköy sokaklarında uzun yürüyüşler, taksiye atlayıp geceyi bitireceğimizi sanıyoruz ama daha gece bizi bitirmemiş, bir daha buluşup bir sıcak çikolata içirmeden şurdan şurdan bırakmam diyen geceyi kırmadık, biraz daha dedikodu, biraz daha kikir kikir.
bu sabah direksiyon dersinde önümde uçan kargalara karşı bile aşırı duyarlı olduğumdan ve ha bire 1e takacağım vitesi 3e taktığımdan ve günün sonunda hidayet turizm şöförleri gibi vites değiştirmemle dalga geçildikten sonra bile, bayaa bayaa kullanıyorum hacı ben bu arabayı modunda deniz otobüslerine doğru seyrettim, lodostan dolayı başının ağrımasından da mı anlamadın a kızım dercesine, lodos var seferler iptal... olsun. biz de karayolunu kullanırız, bıraksan ben şahsen kendim karayolu yolcusuyum zaten.hıh.
totoyla buluştuk, ben çıtır mantı denen kavramı sorgulamadan mideye indirirken, totom benim için, bizzat kendi elleriyle hazırladığı, tek tek fotoğraflarımı seçip oluşturduğu bir takvim hediye etti bana! üstelik şirin ötesi bir kalem ve totoya yakışacak bir kaplama modeli de ikinci hediyemdi.
duygusal anlar, tadı damakta kalan sohbetler, küçük bir alışveriş turu, yılbaşı paketleri arasında aklımızı kaybedip hiç olmazsa küçük birşey alalım!! isyanlarıyla dudak parlatıcıları ve rujlarla avuntu, sonra totonun sevgilisinin gelmesi, bir 5 dakkada çay içelim diye oturup bir saat muhabbet ve eve yine ganimetlerle sevgi yumağı olarak dönmek.
i'm telling you blog, ben mutlu bir kızım, ve bu haftasonu aksini söylersem çarpılırım...

Tuesday, December 13, 2011

Erebos ve Eğlencenin Eğlenceli Tarihi


Malum ben lisede geçen şeyleri okuyamıyorum. Lisede geçiyor diye, müzikal sevmeme rağmen Glee'yi izleyememiştim mesela. Neyse, dediğim gibi liseli varsa içinde, ya hemen ölücek felan ya da bişey olucak, uzun uzun liseli okuyamıyorum. Bu kitapta nasıl dayandın dersen blog, tamamen liselilerin salaklıkları üzerine kurulu olduğu için bi şekilde gitti. Aslında akıcı bir kitap, bilgisayar oyunu bağımlılığı ve insanı yavaş yavaş ele geçirmesi iyi işlenmiş, onun dışında bahsedilen oyunun grafikleri nasıldır acaba diye de bir merak uyanıyor insanda.



Cümleye bu şekilde başladığıma inanamıyorum ama; bizim zamanımızda ansiklopedi okumak diye bir olay vardı, özellikle resimli ansiklopediler vardı ki, müthiş! dinazorlardan, çeşitli kültürlere, ilginç bilgiler, dinler, garip hastalıklar, hayvan türleri, mitolojik hikayeler, yenilebilen kök bitkiler, icatlar, tarihteki önemli kişiler... Ödevin için lazım olan sayfaya gelene kadar ödev konunu unutup dalıp giderdin. Eğlencenin eğlenceli tarihi, tam bu ansiklopedi tadında bir kitap olacakmış ama yazım ve imla yanlışları, saçma çevirileri ile maalesef beni kendinden soğutmayı başardı. Bu özensizliği yapan yayınevinin İş Bankası yayınları olması daha da üzücü...

Friday, December 09, 2011

Hugo

Sayfalarca yazabilirim hakkında, ama daha etkisi geçmedi ki akıllıca iki söz söyleyebileyim.



Aman Tanrım... Ben aşığım... Bu kareyi gördüğüm ilk andan beri, sinemaya aşığım...

Sunday, December 04, 2011

entelköy efeköy'e karşı

ben hepinize karşıyım

hocamın bu filminde de baş rol, aptal, kafası fazla çalışmayan ama iyi niyetli, köylü bir erkeğe ait...

o değil de filmin sonunda yönetmenin çıkıp filmi övmesi??!!!
oh no no no no no no no diye haykırarak terk ettik salonu...

Thursday, December 01, 2011

Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi

Tatmin edici bir son izlediğinde bütün filmin iyi olmadığını düşünenlere gelsin....


Bütün salonda bir Leyla-Mecnun beklentisi ve sürekli bunun dillendirilmesi ile film başladı.
Şimdi ben bazı şeylere çok takıyorum, bunlardan biri de devamlılık. Önemsiz, gözden kaçan devamlılık hataları olabilir mesela ama ölmüş bir kızın başının bir sağa bir sola dönüp durması benim çok canımı sıkıyor, filme özen göstermemişler gibi geliyor.
Filmlerde, hele bu tarz filmlerde farklı açıların kullanılmasını çok severim ben, valla bak, o araba sahnesinin ters açısına felan da bayıldım ama, bütün film boyunca öyle saçma planlar gördüm ki şaka gibiydi. Yani iyi bir film çekmek için tüm bildiklerimi unutmam lazım demiş sanki yönetmen, olum bu kadraj bilgisi lan temel bilgi bunları unutmamalıydın bence, ortaya yarıları kadraj dışında kalmış oyuncularla boş oda gibi sahneler çıkıyor.
Filmin Eskişehirde çekilmesi ise öyle iyi olmuş ki, cuk oturmuş, herşeyiyle filme. İyi ki İstanbulda geçmemiş film.
Sanat Yönetimi de çok başarılı çalışmış.
Aslında konu da çok iyi, hikayenin anlatımı çok sıkıntılı. Senaryoda eksikler var diyemiyorum bile senaryo delik deşik.
Misal o Kör Abi, ne kadar zorlama bir karakter olmuş, üff yani..
Her karakterin kendi içindeki dramı verilirken de iyice dağılmış ve darmadağan bir film olmuş.
Filmin afişleri müthiş ama! Hepsi birbirinden mütiş !
Filmin müzikleri çok güzeldi bu arada, Atilla Özdemiroğlu yapmış. Fakat şu opera şarkıcısının sürekli aynı parçanın aynı kısmını söylemesi?? Mesela ben televizyon izlemiyorum ya pek, sanırım tv bu tarz şeyleri yiyor. Yani bir karakter sürekli aynı şeyi yapsa da bu hiç sıkıntı olmadığı gibi karakterin kendi oyunu oluyor, seyirci bu tekrarlara gülüyor, oyuncu da oyunu pekiştiriyor. Ama sinemada iş öyle değil tabii, 2 saatlik filmde aynı espriyi 4 kez yapamazsın yoksa salondan uflar puflar yükselir.
Filmin alt metninden derin devlete gidenler olmuş onlara da bir hoouuv diyeyim buradan, alt metin çalışması yapmak çok güzeldir de bu filmin öyle bir niyeti olduğunu hiç sanmıyorum.
Küçük sayılabilecek bir salonda yarısını ancak dolduracak kadar seyirciyle seyrettik filmi. Kahkahayı geçtim de, tek bir kikirdeme bile olmadı. Çıkarken istediğini alamamış, ne izlediğini anlamamış, gülememiş, tatminsiz bir seyirci profili vardı.
Celal Tan ve ailesinin hikayesi, galiba o kadar da acıklı değildi.