Tuesday, March 29, 2011

Translating Children's Literature

"...Translation is very much more than linguistic transfer of meaning: literary translation is a matter of vital and vitalising communication between cultures.

the more widely children read, the more open-minded they are likely to grow up.

Translated books become windows, allowing young readers to gain insights into other cultures which can be similar or very different from their own;

Picture books provide an additional challenge as they involve translating the verbal and the visual;

In this respect, translators of books for children need both verbal and visual literacy: they need to know how to read illustrations and their interaction with
the verbal text..."

Original article by Simona Mambrini found on Bologna Book Journal 2009
Bologna Children's Book Fair




Monday, March 28, 2011

aman sabahlar olmasın

saatleri bi ileri bi geri alıp durmayın la artık, ayarımı bozuyosunuz.

Wednesday, March 23, 2011

Tuesday, March 22, 2011

önyargılar


biliyorum, önyargılar kötüdür. önyargılarla bir olaya yaklaşmaktansa nötr olmanız gerekir. çünkü aksi takdirde herşey olumsuz başlar. ama öte yandan da, insan kendini bilir. önyargı dediğimiz şey de, kendimizi bildiğimiz için doğacak sonuçlardan kaçınmak değil mi? önyargılarımız, kendimizi ve çevremizi korumak adına, içgüdüsel olarak verdiğimiz tepkiler olamaz mı? kaçınılmaz sondan kaçınmaya çalışmak? kötü bitmesin diye hiç başlamamak? yanlış bir şey olduğunu biliyorum, yanılma payı olduğunu da biliyorum. ama önyargılar aslında kaba ve katı koruyucu zırhlarımız değil mi?

kim la bu

başka şeyler yazıcaktım da, adamı görünce eksenim kaydı. offf çok yakışıklııığğaaa!!!! evet belki öküzleşiyorum ama bana da hak verin, ne zamandır yalnızım. vay arkadaş. nerde yaşıyo bunlar, kaynağı nere oraya gidicem artık. spartacus izlerken de böyle bi yanılsama yaşamaya başlıyorum, bunlar erkekse dışardaki böcekler ne felan diyorum. dışarda bu erkekler neden gömlekle kazakla duruyolar niye üstleri çıplak değil allah allah diye şaşırıyorum. muhallebi gibi geliyo bütün erkekler. bütün gün bilgisayar başında oturan dombili hanım evlatları. iyicene kendimi şaşırdım. o diil de adam hakkaten yakışıklı yani hakkatten allahı var yani, akşam akşam insanın aklını alıyo, biliyorum bu yazıyı okumakla vakit kaybetmedin zaten, uzun uzun ona baktın ve şimdi de gidiyorsun. akıllısın tatlım.
ama ben asıl bambaşka şeyler yazıcaktım.
bu arada abazan kız muhabbeti de yaptım sanırım artık blogu kapatabilirim. evet.

Friday, March 11, 2011

harderbetterfasterstronger

* bu hafta hayatımda ilk defa ses kaydı aldım. daha önce kanalda program için dış ses alıyordum. o zamanki sesçi senin sesin çok mikrofonik, bir gün seni de alalım buraya demişti. ben de hem sevinmiş hem de meraklanmıştım. normal bi ses işte sesim. nesi güzel ki. hatta kamera arkalarında felan, sonradan duyduğumda da hiç beğenmem sesimi. kendi konuşmamla dalga geçerim. sevgilim felan olmayan, üstelik de yılların trt sanatçılarının seslendirmelerini yapmış biri bana sesin iyi diyor! bu makus kaderimin değişmek üzre olduğu anlamına mı geliyor? tamam, abartmayalım. geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımın stüdyosuna gittiğimde, yeni animasyon çalışması için kız sesine ihtiyacı vardı. ben de hem laf olsun diye hem de merak ettiğim için benim sesimi alalım demiştim. vay arkadaş! insan bi lafı bu kadar mı ciddiye alır. baktık stüdyo müsait. girdik. ben bildiğin heyecanlıyım. ne iş açtım başıma, milleti kendime güldürücem diyorum. düz metin okusam yine neyse. efekt ve ünlem istiyor. kahkahalar, kikirdemeler, sızlanmalar, hapşurup öksürmeler... hem çok saçmaladım hem çok eğlendim. hatta uzun zamandır bu kadar eğlenmemiştim. çok güldük ve bence berbat, onlara göre ise gayet iyi bir kayıt yaptık. bundan sonra albüm çalışmalarına başlamak gibi hedeflerim olmasa da, küçük çapta, arkadaşlar arasında, eğlenceli seslendirmeler karşıma çıkarsa, yapmaya karar verdim.

* bu arada, ıslık çalamadığımı da çok komik bir şekilde öğrenmiş oldum. fazla ıslık çalmaya çalışınca başımın dönmesi de bonus!

* sabah ne yazık ki japonyadaki deprem haberiyle güne başladım. allak bullak oldum. görüntüleri izledikçe göz yaşlarımı tutamadım. biliyorum, burada da deprem olacak. o zaman beni kim kurtaracak?

* işsiz kaldığım bu dönemde şu meşhuuur parçaları birleştirmeli yatak örtümü tamamlamaya karar verdim. fena da sayılmam.

*yağan karın hayrını göremedik. çocukların hevesi kursaklarında kaldı ne kardanadam, ne kar topu ne de kar tatili... ben de bir gece yarısı büyülü gibi yağan karı izledim sadece, hayranlık ve korkuyla. sabaha erimişti bile.

* Spartacus izlemeye başladım. Abbbaaww diyerek. Dizi televizyonda 20 dakika, orjinali 40 dakika, o kalan 20 dakikada artık allah ne vermişse... Artık kimseyi istemiyorum dediğim hayatıma Trakyalılar girebilir yazısı asıcam. Vay arkadaş! Yani Roma döneminde mi yaşamak gerekiyormuş (ki buna thanks god we are not diyebilirim ancak) Hayır, onlar erkekse bunlar ne???!!! Algılarımla oynadın şerefsiz dizi! Gözler pörtlemiş, annem odaya girmese bari diye tedirgin, heyecanla izliyorum. Du bakalım.

*Animasyon programına devam...

* Şööyle güzeel bir kitap alıp, kapanıp saatlerce okumak istiyordum. Korkma Ben Varım'ı aldım. Bu isteğimi de güzelce yerine getiricem sanırım.

* Son olarak Exam diye bi film izledim. Yeni işsiz bünyeye soğuk duş. Abbaaww diyerek izledim izledim, artık sonunu iple çektim. Ama çok tırt çıktı sonu. Neyse, gene de izleyin. Değer.

Wednesday, March 09, 2011

my dear dear blog

changed the dns. back to you

stronger

dün gece telefonuma sarılıp şu mesajı yazdım : "it is too windy and scary, i can not sleep. i am scared." hatta rehberden numarayı da girdim. ama. sonra, mesajı göndermedim. neden gönderecektim ki. every man for himself dedim. korkuyorsan da bu senin sorunun. biraz üzülsem de, sanırım sorun etmedim. evet hala uyuyamıyordum ama mesajı çoktan silmiştim bile. sabaha karşı en sonunda sızmışım yatakta. sabah uyanınca kendimle gurur duydum. bişileri çözecek gibiyim böyle böyle.

Tuesday, March 08, 2011

test

i hate you dijiturk. go to hell dijiturk.
i wish you go bankrupt dijiturk. i wish you burn in hell dijiturk





(bu post sadece yazılara görsel olarak ne kadar hakim olduğumu test etme amaçlı yazılmıştır)

(dns değiştirmeme inadım kırılacak gibi, hiçbişi yapamıyom la)

Saturday, March 05, 2011

no way out

Dün moraller sıfırın altına -1500 şeklinde vapura attığımda kendimi ilk defa topluluk içinde ağlayacağım diye korktum. Ne yaparsam yapaYım hüzün o kadar ağır bastırıyordu ki, gözlerim doluyordu. Vapur yine çok doluydu, ben yine ayaktaydım. Dolandım durdum vapurda, düşünceli düşünceli gezdim vapuru.
O kadar çok rededdildim ki, yeni birşeyler için takadim de hevesim de kalmadı sayılır. Artık ne yapacağımı ben de bilmiyorum. Dün kanalda çok az tanıdığım biri geldi, iki dakkada umut verici güzel sözler söyledi gitti. Yolun bundan sonrasına iman power ve umutlarla devam ediyoruz.
Eve gidesim hiç yoktu ve herkesin tabii ki işi vardı. En kötü gider bi sinemada sebat edip beklediğim Black Swan'ı izlerim diyodum, ona bile gitmedim. Çünkü gidip yalnız izlersem o filmi, daha da dibe vuracağımı düşündüm. Eve geldim, kös kös, bir kaç telefon konuşması, sıkma canını sözleri, anneden çeşitli özdeyişler, tavsiyeler. Belki de hayatımı anne-babam gibi yaşamalıyım. Kim her istediğini elde ediyor ki? En azından onların yolu daha güvenli ve denenmiş. Benim bir yolum bile yok.
Death Note bitti, zaten çok sık ölümü düşünüyordum, izlerken kendim ölüyormuş gibi hissettim. Uzun uzun düşündüm Death Notum olsa kimlerin adını yazardım diye. Belki kendi adımı? Ölümümü düşündüm. Nedense erken öleceğime dair bir inanışım var. Zaten hayatla ilgili bir beklentim de yok. Artık çok daha yakınmış gibi geliyor. Hatta çok sorun etmezdim de ölmeyi, eğer ailemin çok üzüleceğini bilmeseydim.
Başımı kaldıracak takadim kalmadı blog. Hep yanlış yollara, hep olmayacak işlerin peşine düşmüşüm. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum, işin kötüsü hiçbir şey yapmak istemiyorum.
Güya artık postlarıma müzik ekleyecektim. Resim koyma fasilitesi de gitti. Hatta yazının rengini bile değiştirme butonu yok ortalıkta. Aslında yazabildiğime de şükretmeliyim sanırım. Tunnellarla girdiğim yasaklı blogum.. illegal olmak ne kolay bu ülkede. Ve yasakları delmek de, ne kolay... herkes kendi adaletini kendi sağlıyor. Böyle bir orman kanunları ülkesinde yaşıyoruz.
Onca zaman sonra yine yeni yeniden işsizim, yalnızım, mutsuzum ve en kötüsü artık umutsuzum.

Thursday, March 03, 2011

bu bloga erişim engellenemedi !

Digiturk, hayallere dokunmayı kafasına koymuş hakkatten. Biz hiç digiturke üye olmadık. Hayatımda Diyarbakır'ı görmüş değilim. Futboldan ne anlarım, ne maç izlerim, ne kurallarını bilirim. Ve bu üçü birleşip benim blogumu engelliyorlar. Vay arkadaş !
Kaçak elektrik kullananlar var diye bütün şehrin elektriğini mi keserdiniz mesela? Sizin sorun çözme anlayışınız bu mu?
Ama digitallikle birazcık ilgin olsa Digiturkcüm, internet sitesi engelleme diye birşeyin mümkün olmadığını, insanların bloglarını kapattırmakla sadece öfke ve olumsuz tepki toplayacağını kestirebilirdin. Bu kadarını düşünmek bile sana zor geldiğine göre o yeni yaptığın iğrenç logonu da değiştirip, "taşdevrinden sevgileeeer", "mağra adamı kafasına dokunun" şeklinde yeni sloganlarla yola çıkabilirsin.
Son olarak, bu bloga erişim engellenemedi. Zamanında başbakanımızın da çatır çatır video izlediği youtube'un engellenemediği gibi tıpkı. Tumblr'a kaçmak istemiyorum. Burası benim yıllardır, saçma hayallerimi, hezeyanlarımı, mutluluklarımı, can sıkıntılarımı, filmler ve kitaplar hakkındaki görüşlerimi yazdığım son derece kişisel,zararsız ve salak bir blog sayfası. Burası benim blogum ! Ve sen de ona erişmemi engelleyemeyeceksin. Şimdi, git nereye istersen oraya dokun.

Tuesday, March 01, 2011

King's Speech ya da centilmenlerin esprileri

o ara ara serpiştirilmiş britiş centilmenlerinin esprileri beni öyle mutlu ediyor ki. her şey çok güzel de, insan kraliyet ailesi deyince biraz daha gösteriş, biraz daha şatafat bekliyor. kral, herşeyi geçtim, korumasız geziyor. ilginç.
bir de, şimdi kraliçe elizabeth hiç mi demedi, vay, babamı almışsınız, kekeme kral diye, filmini yapmışsınız. hopluyo zıplıyo, halıların üzerinde yatıyo. fuck fuck diye bağırıyo, yeri geliyo ezik pozisyonlara düşüyo. bloody film maker. hepiniz hapsi boylayacaksınız.
hani biri çıksa, tayyip erdoğanın, ya da bir aile ferdinin fiziksel kusuru üzerine bir film yapsa, göz altından, hapisten, yaşam boyu sürecek bir ızdıraptan kurtulabilir mi? kurtulamaz.


p.s. kral savaş ilan ediyo millet alkışlıyo diyenler, onlar yayın başarılı geçtiği için alkışlıyor, bunu da ancak başarısız bir yayın yaşamış biri anlayabilir.

lets not and say we did


easy A, son derece komik ve eğlenceli bir gençlik filmi. Çekimleri çok başarılı. Emma Stone, çok eğlenceli!
Olive gibi akıllı, zeki, komik ve güzel bir kızın looser olamayacağının ayan beyan olması dışında, pek bir kusuru yok gibi. Okuldaki dinci gruba "are you real??" demek istiyorum. Ayrıca işler gitgide sarpa sarınca izleyici olarak endişeleniyoruz. Bu kadar iyi olmasan be Olive'im diyoruz. Ama neyseki Amerika'da yaşaması ve espri yeteneği sayesinde, işleri yoluna koyuyor Olive.
Ayrıca öyle süper komik harika cool anne-baba için bir alkış! Ve hatta Patricia Clarkson sen bizim herşeyimizsin !

manga avatarımı yaptım. kendimi gülerken yapmak istedim. ve güldüğümde kısılan gözlerim var benim. şu sıralar pek göremesen de var. pandalı şapkam da var.
tamam tamam, pandalı şapkam yok. ama gözler gerçek