Monday, February 28, 2011

beni de bir balık yutmuştu bir keresinde. ben öylece duruyordum. görünmez dev bir balık yutmuştu beni.

Monday, February 21, 2011

mim

miskinkek'in mimini biraz geç de olsa cevaplamak istedim.

1.Gün içinde, eğer gerçekleşirse şok geçireceğin şey?
iş teklifi almak- iyi anlamda şok eder
deprem olması- kötü anlamda şok eder


2.Gördüğün zaman, eğer almazsam uyuyamam dediğin şey?
mesela en son Accessorize'de totoroya benzeyen bi yüzük vardı, aklımdan çıkmamıştı resmen, sonunda da gidip aldım zaten. böyle görür görmez bu benim olmalı dediğim şeyler oluyor, nadiren de olsa. şimdi ise, death note şeklinde defter istiyorum.

3.Uğruna diyetini bir kalemde bozduğun şey?
tatlı birşeydir kesinlikle

4.Uğurun var mı?
dönem dönem oluyordu, şimdilik yok.

5.Kendine en yakıştırdığın renk?
açık pembe açık mavi ve yeşil gidiyor galba.

6.En sevdiğin takın?
shetoro ! (biraz önce bahsettiğim yüzük, isim de koydum yüzüğüme evet!)

7.Takıntın?
pek yok galba

8.Bavulum çoktan hazır gitmek gitmek istediğim şehir, ülke?
rotterdam!!! onun dışında uzak doğu, fransa, britanya(komple, irlanda felan da olucak), hawai, meksika, ya aslında, bir yere gidilecekse, ben hazırım! ^x^

9.Ben bu şarkıyı duyunca şakırım

çooook fazla

10.Solunda ne var?
cep telefonum

Thursday, February 17, 2011

değiş ton ton


dünya tersine dönsün, kızlar erkeklere teklif etsin, çocuklar annelere akıl versin, leblebiler hesap makinesi yazsın.

Wednesday, February 16, 2011

- bir gün kendime ait bir evim olursa, en azından bir odasının bir duvarını kendime ayırırım. oraya yazarım, çizerim, yapıştırırım, sökerim. bu kadarcık şeyi çok görmeyin bana.

- çocuk sesi kaydetmem gerekiyor. 1 cümle söyleyecekler sadece. 3-4 çocuk hep birlikte bir cümle söyleyecekler, bu kadar. şimdi çocuk bulmak lazım. çocuk nerden bulunur allahaşkına? sokakta mı? nerde çocuk bulabilirim? hah. kuzenimin anaokuluna gitmeyi planlıyorum. alt tarafı bir cümle söyliycek çocuklar ben de bunu dandik bi kamerayla kaydedicem. ha evet, kayıt cihazım da yok. o kadar dandik ve basit ve 5 dakika bile sürmeyecek bi işlem ki. neden bana çocukların seslerini sihirli bir kutuya kaydedip onları sessiz bırakacak kötü bir cadıymışım gibi davranıyorlar? yine de cadı olmayı tercih ederdim tabii. tırnaklarım da hazır uzunken. ve bu kadar kemerli bir burnum varken. ve hatta ve hatta neyse bunu söylemiyim çok saçma.

- fazla muhabbetimin olmadığı biri, yaşlandım yaa galba diye espriler yaparak elindeki kağıtta yazanları okuttu. gülüştük. belki de bana uyuz olmuyodur, diye düşünmeye başladım. ama biliyorum aslında bütün dünya bana uyuz oluyor.

- "saçlarının arasından kulağın çıktı, bir elf prensesi gibi", diyince, tek istediğim şey kulağımın ucunun sihirli bir şekilde sivrilmesi oldu. hiç konuşmadan ona bakıcaktım, hafifçe gülümseyerek. o da büyülenmiş gibi kulağıma ve bana bakıcaktı. sonra bu sırrı sonsuza dek paylaşıcaktık felan. ama olmadı böyle bir şey. ben de onun yerine biraz utanık biraz ebleh gülümsedim. sonra saçların arasından çıkmış bir kulak çizmeye çalıştım. o da olmadı galba. daha çok tüylü bir yaratığa benzedi. ona göstermek istedim. o da olmadı. arkadaşıyla buluşucakmış. sütlaç yedim. bol tarçınlı. ntv bilim dergisi okudum. bir dergide çalışmanın nasıl süper ve heyecanlı ve eğlenceli ve hareketli ve iyi iş arkadaşlarıyla neşeli harika muhteşem bir iş olabileceğini düşündüm. sonra da uyudum.

Tuesday, February 15, 2011

Hilmi Beyamcanın en büyük zevklerinden biri apartman girişine asılan aylık giderleri uzun uzun incelemekti.
Ortaokulda okuyan küçük oğlu Anıl ise, misafirler geldiğinde boru sesiyle şöyle bir merhaba diyip odasına kaçar, İnek Şaban filmleri başladığında hipnotize olmuşcasına televizyon izlerdi.

Saturday, February 12, 2011

127 Hours

Danny Boyle'un 2010 yılında gösterime girmiş benim de merakla beklediğim filmi. Gerçek bir hikaye olması yeteri kadar sarsıcı zaten bir de James Franco'nun muhteşem oyunculuğu ile, pek çok sahneyi birebir yaşamış kadar oluyor insan. Ama şu hareketli kamera başlangıçta kafamı karıştırdı benim. Bir Aron oluyoruz, bir genel bakış, bir daha Aron'ın gözü oluyoruz, hop şimdi kimin gözüyüm derken filmin içine girmemi nedense zorlaştırdı bu garip çekim.
--spoiler--
Tamam Aron'ın başına gelen hakikatten, yok artık Lebron Jamesin babannesi! durumları. Ama insanoğlu işte, herşey başımıza geliyor, bizim en güçlü dürtümüz hayatta kalmak değil mi? Öyle.
Dağcı babanın verdiği bilgiler doğrultusunda belki de, filmin senaryosunu o anda yazdım. Malzemelerin listesinin çıkartılması ve ne zamana kadar ne miktarda yiyecek ve su tüketileceğinin hesaplanması, ısınma çarelerine bakılması, susuz kalınırsa idrarın içilmesi, (ben karıncaları da yemeni bekledim ama, neyse) sakin olunması, enerjinin boşa harcanmaması, paniğe kapılınmaması, eldeki her malzemenin hayati önem taşıyacağının bilincinde olunması...v.s.
Sonra o sistemi kurdun, kendi ağırlığını kullandın, tabi halatlar esnek geldi, ama sonuçta anladık ki taş senden ağır.
Tamaaam, bu noktadan sonra film benim için bitti aslında, kolunu kopartıcaksın arkadaş. Başka yolu yok anlaşıldı. Benim için soru 1: bir insan bunu kendine yapabilir mi? 2: bunu neyle yapıcaksın??
Onların da cevaplarını tatmin edici bir şekilde aldım.Özellikle sinirlerin kesilmesi kısmında, benim de sinirlerim çekildi desem abartmam.
Beni tatmin etmeyen tek şey şu oldu sanırım: Aron'ın yalnızlıkla nasıl başa çıktığı. Hayaller felan tamam da.. Adam nasıl keçileri kaçırmadı. Yalnızlıktan insanın daha saçma, daha takıntılı, daha korkutucu şeyler yapmasını beklerdim. Bizim eleman bi de canının derdi arasında, ahah... erkek milleti diyorum ve geçiyorum bu konuyu.
Bana göre bir başyapıt değildi. Ama iyi bir filmdi. Özellikle taşın henüz bir meteorken bile kendisini beklediğini, ve kendisinin de adım adım taşa gittiğini anlattığı kısımlar, vay arkadaş dedim. İşte bu.

Thursday, February 10, 2011

Tuesday, February 08, 2011

wild things are not to love, they are to admire

nail art 2

bu tırnak süsleme olayı benim de çok hoşuma gidiyor, ama şu upuzuun, boncuklu taşlı, çok çok kadınsı takma tırnaklar beni sadece korkutuyor !
oysa şunlar öyle mi ya




Monday, February 07, 2011

Friday, February 04, 2011

twentysomething

after years of expensive education
a car full of books and anticipation
i’m an expert on shakespeare and that’s a hell of a lot
but the world don’t need scholars as much as i thought
maybe i’ll go travelling for a year
finding myself, or start a career
could work the poor, though i’m hungry for fame
we all seem so different but we’re just the same
maybe i’ll go to the gym, so i don’t get fat
aren’t things more easy, with a tight six pack
who knows the answers, who do you trust
i can’t even seperate love from lust
maybe i’ll move back home and pay off my loans
working nine to five, answering phones
but don’t make me live for friday nights
drinking eight pints and getting in fights
maybe i’ll just fall in love
that could solve it all
philosophers say that that’s enough
there surely must be more
love ain’t the answer, nor is work
the truth elludes me so much it hurts
but i’m still having fun and i guess that’s the key
i’m a twentysomething and i’ll keep being me

Thursday, February 03, 2011


mathilda: leon, i think i’m kinda falling in love with you. it’s the first time for me, you know?
leon: how do you know it’s love if you’ve never been in love before?
mathilda: ‘cause i feel it.
leon: where?
mathilda: in my stomach. it’s all warm. i always had a knot there and now… it’s gone.
leon: mathilda, i’m glad you don’t have a stomach ache any more. i don’t think it means anything

take a picture of me/ and tell me what you see

Birşeyi çok merak ediyorum. Ben nasıl bir insanım. Daha da doğrusu, ben nerelerde hata yapan bir insanım? Eski sevgilim bana Hitler demişti. Beni Irak'ı işgal eden Amerikayla kıyaslamış ve beni daha korkunç bulmuştu.
Oysa benim dünyanın en narin bebeği olduğumu düşündüğü zamanları da hatırlarım.
Gerçekten böyle miyim? Zor, sıkıntı yaratan biri miyim?
Nerde yanlış yapıyorum?
Başlangıçtaki tatlı sözler ve iltifatlar gitgide yerini neden bu tarz laflara bırakıyor?
Zamanla içimdeki canavarı dışarı mı çıkarıyorum?
Her oyunda olan bölüm sonu canavarı, ilişkilerimin yeni seviyelere girmelerinden önce ortaya mı çıkıyor?
O esprili, tatlı kız nereye gidiyor?
Anlaşılmadığım, anlatamadığım şey ne?
Bana baktığında, ne görüyorsun blog?
Kendi içimin, insanlarla ilişkilerimin fotoğrafını çekebilseydim, ne görürdüm?

Tuesday, February 01, 2011

böyle mi olur

bir gün bir yazı okumuştum. kendi başını kendi omzuna yaslamakla ilgili. tam da kendi başımı kendi omzuma yaslar duruyordum. evet dedim. böyle olmalı. ama sonra. boynum çok ağrıdı.

işin matematiği

kümelerle anlatamayacağınız şey yoktur

Açlık Oyunları/ Ateşi Yakalamak/ Alaycı Kuş

Bir zamanlar, fakir ama gururlu; popüler, çok satan kitapları okumayan, en azından merak ettiklerini, popülerlikleri bittiğinde okuyan bir genç kız vardı. O genç kız artık yok!...
Açlık Oyunlarını, gayet de popülerken aldım, okudum. Popülerliğine popülerlik katmaktır hatta niyetim.
Çok az insana çok az kitap önerebilen biriyim. O yüzden son dönemlerde en çok önerdiğim kitap olarak grafiklerimde uzuun bir çizgi oluşturdu Açlık Oyunları.
Konusunu anlatıp boşuna geyiğe vurmıyim. Suzanne Collins mitolojik öykülerden etkilendiğini açıkça başında belirtmiş zaten.
O kadar sürükleyici bir kitap, o kadar iyi kurgulanmış, o kadar akıllıca yazılmış ki, ah şu kötü çeviri ve bir cümlenin içinde 4 tane zaman dilimi olmasa diyorsunuz.

İşin en ilginç yanlarından biri, kitapta eleştrilen "Big Borther/vahşiliği/çirkefliği/insanların zor durumlarını göstererek dikkat çekme" yöntemine biz de düşüyoruz. İtiraf edelim mi hadi? Şimdi kim kimi öldürecek diye sayfaları yiyoruz nerdeyse. Açlık Oyunları için söyleyebileceğim tek şey, OKUYUN !





Ateşi Yakalamaksa, başlarda özellikle çok bayık geldi. Katniss'in aşk meşk maceraları içinde sıkıldığımı hissettim. "Ya bu kitap gittikçe ergenlerin aşk maceralarına mı dönücek, eyvah meğer yeni bir Twilight okuyormuşum da haberim yokmuş" derken, yine yeni yeniden yakaladı beni. Yine de ilk kitabın heyecanı artık yoktu. Sonuysa tam bir hayal kırıklığıydı. Her şeyi, verip verebileceği bütün bilgiyi son iki sayfaya sıkıştırmıştı. Yine de bir geçiş kitabı olduğunu biliyordum. Nerede bu son kitap diye kitapçının yolunu tutmuştum bile.












Aslında her zaman "devrimden sonrası" ilgimi çekmiştir. Bir gazla gidersin, planlarsın, inanırsın birşeyleri başarırsın, da, ya sonra? Bu yüzden işte Alaycı Kuş'u sevdim. Ama bir yandan da aceleye getirilmiş gibi bir havası vardı.
Tam da bakalım ne zaman filmi çekilecek de bu kitabın da içine edilecek derken; beklenen haber de geldi;
http://www.imdb.com/title/tt1392170/














Sözlerime burada son verirken, young-adult books sen bizim herşeyimizsin ! Hey!

Radikal Gazetesi !

Sevgli Radkl Gazztsi
Hr güğn internettnn düüzenli olararlark takipp ettgm tk gaztte senisn.
Lüften amma llüütfen kenidne bri redağktörr tut.
Praası neysse bne vericm.
Gnü be gümn kednini bozuyosun.
Buu şkilde okummak da çko cna sııkıcı oluyoor.
Tşk Öptm Bye