Sunday, January 30, 2011

what doesn't kill me, can make me upset

today,
i had the knitting set
i had the cat
i had the music
but i still couldn't find the peace

Wednesday, January 26, 2011

She


Kanala gittim, birisi aşık olmuş galba sürekli olarak She'yi çalıyoR. Ne biçim şarkı di mi. Dinlerken sus pus oluyorsun. Saygı duyuyorsun. Çok acayip duygular dönmüş orda diyorsun. Sen keko gibi otururken burda, ufff neler olmuş, duygular, sevgiler, aşklar felan. Bi de kim ki bu kız acaba diye düşünüyosun. Artık nasıl bir kızsa... Vay arkadaş, ne şarkı yazdırmış kendine yaa.
Böyle kızlar olur ya hep; Berke'den mesaj gelir ama o esnada Ahmet'le birliktedir. Yine de eski çıktığı Murat'la da bir takım olaylar olur. Ufflar pufflar, arkadaş kalır onunla, öbürünün sevgilisi bişey der, bununla bilmem ne yaşar, bu sefer yapamaz ona geri döner. Özel insanları vardır hayatında, fırtınalı ilişkiler. Aman böyle olaylar olaylar. Sen de keko gibi kantinde oturur onun maceralı hayatını dinlersin.
Böyle işte, orda bir sürü şeyler olmuştur. Birileri aşık olmuş. Birileri birilerine aşık oluyo ya, işte ben buna çok şaşırıyorum artık. Birisi gidiyo, başka birine aşık oluyo ! Hatta ve hatta, bir erkek gidiyo, böyle başka bi kıza, kız orda dururken felan, aşık oluyo! Ay yok artık ya.
*
dünyanın en güzel yüzüğünü aldım. en güzel ama !

Tuesday, January 25, 2011

they thougt, "a girl like you would never be alone"
well, they were just wrong

Monday, January 24, 2011

plan değişimi

pekiala,
küçük planları unut, anı yaşamayı boşver, uzun vadeli planlar yap, ilerde seni bekleyen başarılara yoğunlaş, ilerde tanışacağın insanları düşün, nefes al, nefes ver. şimdiden daha iyisin değil mi tatlım? ben kafana bir tava geçirmeden önce, o beynini doğru kullanmayı öğren ve saçma hayaller kurmaktan vazgeç.


Sunday, January 23, 2011

you are someone, you are to love


you are someone, and you should be loved...

to see the unseen

çok bakındım ama hiç şöyle bi fotoğrafıma denk gelemedim. ha denk gelsem kafayı yerdim korkudan, o da ayrı

uyu uyan uyu

gel beraber duralım mı

biraz içeride oturalım mı

hareket etmeye gerek yok

ne olur biraz sarılalım mı

televizyonu açalım mı

ya da bir anda kaçalım mı

çok düşünmeye gerek yok

biraz hormon saçalım mı

yeniden rol yapalım mı

şimdiyi unutalım mı

gerçeklere gerek yok

havadan sudan konuşalım mı

ya da kartları açalım mı

durmadan savaşalım mı

yarışmaya gerek yok

berabere bırakalım mı

uyu uyan uyu uyan uyu uyan nolur dayan

uyu uyan uyu uyan uyu uyan nolur dayan




uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu uyu uyan uyu















13


Tzameti adlı filmin re-make'i olan 13, dün akşamki kardeş-kuzen-ben üçlemesinin uzun süren "ne izlesek" kararlarından sonra ortaya çıktı. Biz daha çok Mickey Rourke ve Jason Satatham için izlemeye koyulduk ama ben kendi kişisel oyunculuk oscarımı Sam Riley'e verdim bile.
İlk 25 dakikasına sabredebilirseniz, bombe !

p.s. 50 centi filme niye koydunuz la?

Monday, January 17, 2011

küçük planların insanı olmalıyım belkide

sen kesinlikle bir koç burcusun
ve bunu nerden anladım biliyor musun
içinde galba sadece benim görebildiğim mavi-sarı arası yanan bir ateş var


geri geldiği zaman ona daha uzun sarılıcam, yanyana yürürken elini tutucam, şimdi kalkıp salonu süpürücem ve saçlarımı yıkıycam.
işte gördüğün gibi blog, küçük planlar yaparak hayatımı gayet güzel yaşıyorum.

Sunday, January 16, 2011

- sen gerçek bir prensessin.
- bunu nerden anladın?
- çünkü kafanın üzerinde sadece benim görebildiğim bir taç var.

Friday, January 14, 2011

souvenir/hediyelik eşya

Yağmur başladığında, istasyonun dar çatısının altına geçip artık gelmeyeceğinden emin olduğum treni beklemeye devam etmiştim. Tam 4 buçuk saattir buradaydım ve bu allahın cezası ıssız istasyondan kurtulmak için ilk gelen yük trenine atlamak gibi çılgınca fikirlere bile sıcak bakmaya başlamıştım. Yağmurla birlikte iyice keyfim kaçmıştı ki, onu gördüm. Başlangıçta bir insan gördüğüm için çok sevinmiştim ama kısa süre içinde bunun bir deli olduğunu anladım. "Harika!" dedim. "Bomboş bir tren istasyonundayım, sonsuza kadar rötar yapmış bir treni bekliyorum, yağmur yağıyor, daracık bir çatının altında sıkıştım kaldım, ve karşıma çıkan ilk insan da kafadan kontak." Bunu nereden anladığımı sorarsanız, kolay oldu. Adam bu yağmurda ince, yeşil bir gömlek giyiyordu, bir ceketi bile yoktu, kelimenin tam anlamıyla sıçana dönmüştü, suların süzüldüğü yüzü büyülenmiş gibi iki avucuna kilitlenmişti. Avucunda ne tuttuğunu söylemek zordu ama düşürmemek için dikkat ettiği belliydi. Sanki olan biten hiçbirşeyi önemsemiyor gibiydi. Beni de görmemişti tabii. Bunun kötü bir fikir olduğunu bile bile yanına gidip merhaba dedim. Beni duymadı. Sadece geri dönüp trenimi beklemeye devam etmeliydim ama gerçekten çok sıkılmıştım. "Hey, nasıl gidiyor?" dedim. "Ne yağmur ama!", "Baksana burada mı oturuyorsun?", "Tam 4 buçuk saattir tren bekliyorum", "İstasyonda bir görevli olmadığını fark ettim", "Sanırım birazdan kendimi yakıcam". Tanrım! Adam bana dönüp bakmadı bile, Kendi varlığımdan şüpheye düşecektim. Adamın koluna dokundum, "Ne taşıyorsun böyle?" dedim ve birden avucunun içindeki şeyi gördüm.

Avucunda birikmiş suyun içinde kırmızı bir japon balığı tutuyordu. Balığı düşürmemek için o kadar dikkatli davranıyordu ki, koluna dokunduğum zaman beni yeni fark etmişti. Ben de onun Çinli olduğunu tam o sırada fark ettim işte! Ve, çekik gözlü dostum konuşmaya başladı. Sanki deminden beri içinde biriktirdiği herşeyi anlatmaya başlamış gibiydi. "Dilinizi anlamıyorum" dedim. Buna aldırdığı yoktu. Kolundaki balığı ve havayı işaret edip duruyordu. "Evcil hayvanını gezintiye çıkarmak için daha iyi bir hava seçmeliydin, zatüre olmak istemiyorsan benimle gel"dedim ve çatının altını gösterdim. Hala başıyla avuçlarındaki balığı ve havayı işaret ediyordu. Birden adamın ne söylemeye çalıştığını anladım. Yağmurun yağması iyiydi, çünkü balığı hayatta tutmak kolaylaşıyordu. Sanırım o da anladığımı anladı. Gülümsedi. Gözleri dümdüz iki çizgi oldu. "Bir kavanoz, herşeyi kolaylaştırırdı" dedim. Gülümsedi ve yolun ilerisini işaret etti. Herhalde gitmesi gerektiğini söylüyordu. "Tamam, seni tanımak güzeldi, iyi yolculuklar" dedim. Ama adam susmadı. Yolu gösteriyor beni işaret ediyor ve anlamadığım bir sürü şey anlatıyordu. "Seninle gelmemi istemiyorsun değil mi? Beni yanlış anlama ama avucunda balık taşıyan biriyle daha fazla takılmak istediğimi sanmıyorum" dedim. Tren yolunu gösterip başını sallıyor sonra yolu gösterip konuşmaya devam ediyordu. Buna inanmak istemiyordum ama sanırım trenin gelmeyeceğini söylüyordu. Adam hiç durmadan konuşuyordu, yani, susmak bilmiyordu. Sonunda "Pekiala seninle geliyorum, ama şu lanet çeneni kapat" dedim.
Yol boyunca hiç susmadı.
Deniz kenarına geldiğimizde yağmur bitmişti, o kadar ıslanmıştım ki, denizin içine doğru birkaç adım atmak fark etmeyecekti. Çinli'nin de bana katıldığını gördüm. İlerlemeye devam etti. Sanırım balığı denize bırakmaya gelmişti. Garip Çinli adetleri işte. Avuçlarını yukarı kaldırıp birşeyler mırıldanıyor, bazen de bağırıyordu. Bir tür ayin yaptığına karar verip onu yalnız bırakmaya karar verdim. Ama arkasına dönüp beni yanına çağırdı. "O çatının altından hiç çıkmamalıydım" diyerek yanına gittim. Göğsümüze gelen suda yan yana duruyorduk. Çinli kollarını kaldırıp ettiği duaları nihayet bitirmişti. Şimdi yolculuğumuz boyunca alışkın olmadığım gergin bir sessizliğe bürünmüştü. Ne beklediğini bilmiyordum. Merak da etmiyordum. Çinli kollarını nihayet aşağı indirip balığı denize bıraktığında esnemek üzereydim. Küçük balık denizin içinde kaybolmuştu. "Sanırım bitti, hadi artık istasyona geri dönelim" dedim. Ama Çinli sert bir sesle birşeyler söyledi ve gözlerini kısıp derin denize bakmaya başladı. Bu adam artık tepemi attırıyordu. Treni kaçırmış olduğumu düşündüm. Bir balığı elleriyle denize bırakmak isteyen bi kaçık yüzünden trenimi kaçırmıştım. Tam 4 buçuk saattir beklediğim trenimi! "Pekiala dostum ben artık gidiyorum!" dedim. Çinli kolumu sertçe tuttu, sanki hareket etmemi istemiyordu. "Seni manyak, bırak kolumu!" dedim. Kısık bir sesle ama sertçe birşeyler söylüyordu. Suratına yumruğumu geçirmek üzereydim ki, ensemden tutup kafamı suya batırdı.

Suyun içinde gördüklerimi tarif etmem imkansızdı. Küçük bir kız çocuğu denizin içinde salıncağa biniyordu. Bu ne kadar mantıklı bir cümle biliyorum. Çevresinde -ve dolayısıyla bizim de çevremizde- dev deniz yaratıkları vardı; ahtapotlar, deniz anaları, korkunç balıklar, canavarlar! Denizin altında çığlık atmak nasıl bir duygu bilir misiniz? İşte o an yaptığım tam olarak buydu. Çinli beni geri çıkardığında, korkudan tek bir kasımı bile oynatamıyordum. Etrafımız deniz canavarlarıyla doluydu. Bunun farkında mıydı? Ve değilse bile bunu ona nasıl anlatacaktım? Aslında, anlatmaya ihtiyacım yoktu. Tek ihtiyacım olan şey karaya çıkmaktı.Kara! O kadar uzakta görünüyordu ki. Bu kadar açılmış olamazdık. Birşeyler ters gidiyordu. Bu canavarlar bizi öldürecekti. Peki ya o küçük kız? Pek korkmuşa benzemiyordu. Kafayı yemek üzereydim. Her an bacaklarıma dolanacak bir yaratığın beni dibe çekmesini, ya da bir kaç lokmada beni yutacak bir balığın ortaya çıkmasını bekliyordum. Çıldıracak gibiydim. Çinli ise beni bırakmıştı, sakinliğini koruyor, kararlı bir şekilde açık denize bakıyordu. Belki bir saniye belki de saatler sonra kızı gördüm. Küçük kız, suyun yüzeyine çıkmıştı. Ama yüzmüyordu. Dev bir kol tarafından bize doğru itiliyordu sanki. Çinli adam ağlayıp dualar ederek kıza doğru yüzdü ve onu kucağına aldı. Adam hiç durmadan konuşuyor, bana birşeyler anlatıyor, kıza sarılıyor ve ağlıyordu. Birlikte geriye doğru yürüdük. Şimdi kara, eskisi gibi yakın bir mesafedeydi. Karaya çıktığımızda dehşetle geriye baktım. Deniz gayet normal görünüyordu. Eğer şu küçük kız olmasa hayal gördüğüme inanacaktım ama herşey o kadar gerçekti ki, birden suda birşeylerin kıpırdadığını gördüm. Ve ardından dev bir balığın kırmızı pullu sırtı yüzeyi yaladı geçti. Çinliye baktım. Ne olup bittiğini şimdi anlamıştım. Bu bir takastı. Adam ve balığın çocuklarını takas etmesi. Adam hala kızına sarılmış ağlıyordu. Burası nasıl bir cehennemdi bilmiyordum ama kurtulmak istediğim kesindi.
Arkamı dönüp yürümeye başladığımda kafamı toparlayıp sadece trene binip buradan gideceğime yoğunlaşmaya çalıştım. Ta ki omzumda o iğrenç vantuzu hissedene kadar. Arkamı döndüğümde gördüğüm şeyin ne olduğunu anlatamam. Ama şunu söyleyebilirim ki, küçük kız gelirken yanına hediyelik bir eşya almıştı.

Thursday, January 13, 2011

bad choices - good girl


Yanlış arkadaşlar, olmayacak ilişkiler, sorunlu erkekler... hepinizi nasıl da tek tek bulup seçiyorum? Ama bir ara, bir şekilde hepimiz eğlendiğimize göre, kimin umrunda zaten?

Wednesday, January 12, 2011

what do your elf eyes see?

günleri tam olarak nasıl geçireceğini bilememenin huzursuzluğu/yeni projenin huzursuzluğu/yeni projenin heyecanı/ eski playlistlere dönüşün huzuru/ deniz/ eski arkadaşların yüze yaydığı kocaman gülümseme/ daha fazla boya kalemi isteği/ daha çok okumak isteği/ 3d tangled ın gülmekten öldürücü etkisi/ sıcak çikolatanın dudak yakan aşkı/ elime kalın uçlu keçeli kalemler alıp duvar, masa v.s. boyama isteği/ birisi tarafından sımsıkı sarılıp sarmalanmak özlemi/ kadıköydeki ressamın vitrinine ne zamandır bakmadığını fark etmenin şaşkınlığı


bay yengeç

Friday, January 07, 2011

Thursday, January 06, 2011

The Secret Of Kells


Tesadüfen fragmanını görüm; huaaaaaa


Görsellik; woooooooaaaaaaaaaa


Ama hikayesi; ııhh.....


Sözlükteki bir entryde de dendiği gibi, filmin ikinci yarısını çekmeyi unutmuşlar sanki. Yine de gözler, böyle güzel bir işi görmeli...

Love Happens



Bu film hakkında ne iyi bir eleştri gördüm, ne de vizyona girdiğinden haberim vardı. Evet, sadece Aaron Eckhart için izledim.
Karısını kaybetmiş, ardından kişisel gelişim uzmanı olmuş, kitap yazmış, otellerde seminerler veren, hatta ateş üstünde yürüyen gurumsu birşeye dönüşmüş, hani şu konferans salonuna koşarak girip, yol boyunca herkesin elini sıkıp, merhaba, nasılsın, tanıştığımıza sevindim dostum, oo joey, kocanı da getirdin mi ha, diyen ve mikrofonu alıp sahneye çıktığında açılışı bir espriyle yapan, espriden sonra coşan, coşturan, eliyle topsun olum, işareti yapan, A-Okay'ci elemanımız. Büyük bir anlaşmaya imza atmak üzere, DVDler, yayıncılık, televizyon ve radyo programları, hatta zayıflama tozu, çünkü yakınları ölenler diğer insanlara göre %40 daha fazla kilo alıyorlarmış. Zayıflama tozunun sloganı bile hazır; "nihayet, kaybetmekten üzülmeyeceğiniz birşey". İşte bu kaddar ahlaklı ve iyi bir insan (gamzeleri olmasına rağmen! neyse öyle düşünmeyin bunlar rol icabı olan şeyler, oha - evet !) Şehirde bir kızla karşılaşıyor. Kız da çiçekler ve oraya buraya yazılan saçma kelimelere takmış bi hatun. Ha bi tane olayı var, onu gerçi Bob yaptı, Bob'a teşekkür edin. Bana bunlarla gelin dedim.

İşte sonra da, adam joannalara bikbik akıl vermeyi bilirken, karısını unutamamış meğerse. Ay geçmişinle yüzleş, yüzleşemem, yüzleşirsin, vallahi olmaz, bak bi yap çok memnun kalıcaksın. Neyse sizin de tahmin edeceğiniz gibi sonunda olaylar tatlıya bağlanıyor.
Film bu kadar sıradan, bu kadar geyik işte. İzleme nedenimi zaten yukarda açıklamıştım.


Senin her biri birer yarık olan gamzelerine düşmek istiyorum. Evet kıroyum.It also happens.

Wednesday, January 05, 2011

equation of love


if you say you like him;
and he says me too
it is okay
^x^


if you say you like him;
and he says no
it is not okay
T-T


if you say you like him
and he says well, i like you too, as a friend tough, you are a nice girl, i don't want your heart to be broken, please, don't get me wrong, blablablalba
you are so screwed
@_@