Saturday, February 12, 2011

127 Hours

Danny Boyle'un 2010 yılında gösterime girmiş benim de merakla beklediğim filmi. Gerçek bir hikaye olması yeteri kadar sarsıcı zaten bir de James Franco'nun muhteşem oyunculuğu ile, pek çok sahneyi birebir yaşamış kadar oluyor insan. Ama şu hareketli kamera başlangıçta kafamı karıştırdı benim. Bir Aron oluyoruz, bir genel bakış, bir daha Aron'ın gözü oluyoruz, hop şimdi kimin gözüyüm derken filmin içine girmemi nedense zorlaştırdı bu garip çekim.
--spoiler--
Tamam Aron'ın başına gelen hakikatten, yok artık Lebron Jamesin babannesi! durumları. Ama insanoğlu işte, herşey başımıza geliyor, bizim en güçlü dürtümüz hayatta kalmak değil mi? Öyle.
Dağcı babanın verdiği bilgiler doğrultusunda belki de, filmin senaryosunu o anda yazdım. Malzemelerin listesinin çıkartılması ve ne zamana kadar ne miktarda yiyecek ve su tüketileceğinin hesaplanması, ısınma çarelerine bakılması, susuz kalınırsa idrarın içilmesi, (ben karıncaları da yemeni bekledim ama, neyse) sakin olunması, enerjinin boşa harcanmaması, paniğe kapılınmaması, eldeki her malzemenin hayati önem taşıyacağının bilincinde olunması...v.s.
Sonra o sistemi kurdun, kendi ağırlığını kullandın, tabi halatlar esnek geldi, ama sonuçta anladık ki taş senden ağır.
Tamaaam, bu noktadan sonra film benim için bitti aslında, kolunu kopartıcaksın arkadaş. Başka yolu yok anlaşıldı. Benim için soru 1: bir insan bunu kendine yapabilir mi? 2: bunu neyle yapıcaksın??
Onların da cevaplarını tatmin edici bir şekilde aldım.Özellikle sinirlerin kesilmesi kısmında, benim de sinirlerim çekildi desem abartmam.
Beni tatmin etmeyen tek şey şu oldu sanırım: Aron'ın yalnızlıkla nasıl başa çıktığı. Hayaller felan tamam da.. Adam nasıl keçileri kaçırmadı. Yalnızlıktan insanın daha saçma, daha takıntılı, daha korkutucu şeyler yapmasını beklerdim. Bizim eleman bi de canının derdi arasında, ahah... erkek milleti diyorum ve geçiyorum bu konuyu.
Bana göre bir başyapıt değildi. Ama iyi bir filmdi. Özellikle taşın henüz bir meteorken bile kendisini beklediğini, ve kendisinin de adım adım taşa gittiğini anlattığı kısımlar, vay arkadaş dedim. İşte bu.

No comments: