Thursday, October 29, 2009

Hürriyet Gazetesi

Bugün görsel iletişim dersinde oldukça ilginç bir şey denedik.
Hürriyet gazetesinin internet sayfasını açtım ve karşımıza çıkan sayfayı görsel yönleriyle inceledik.
Sınıfta kimse Türkçe bilmediğinden sadece fotoğraflara bakarak haberler hakkında yorum yapmaya çalıştılar. Önce fotoğrafları incelediler, ardından haberin ne olduğunu tahmin etmeye çalıştılar. Hepsi yorumlarını bitirdiklerinde onlara haberlerin gerçekte ne olduğunu söyledim.
Sayfanın düzenlenişi, genel itibariyle Bild gazetesini çağrıştırdı hepsine. Çok fazla fotoğraf ve çok az yazı olmasına şaşırdılar. Alman gazetelerinde genelde küçük puntolarla sütunlarca yazı olur. Denk gelirseniz bir gün bakın aradaki farkı rahatça görebilirsiniz. İnternet sitesinde bu kadar olmuyor tabii yine de Hürriyet gazetesinin çok daha fazla görsel anlatım üzerine kurulu olduğuna karar verdiler. Bu kadar çok reklam olmasına da şaşırdılar ve dikkatlerinin dağıldığını söylediler.

İlk inceledikleri haber sürmanşetten verilmiş bir haber fotoğrafıydı . Fotoğrafta gayet steril bir laboratuarda maske ve önlüğüyle çalışan bir bilim adamı görülüyordu. Önünde bir mikroskop vardı. Öğrenciler bunun domuz gribiyle ilgili yeni bir gelişme haberi olduğunda karar kıldılar. Bir kaçı formül kelimesinin ne olduğunu tahmin etti böylece yeni bir aşı formülü bulunduğunu düşündüğünü söyledi.
Haberin başlığı: " Ölümsüzlüğün Formülü Bulundu"

Daha sonra yandaki sürmanşet haberine yöneldiler. Haberin fotoğrafında sadece bir adamın yüzü vardı. Angeles adlı antrenörü tanıyan bir İspanyol çıktı ve böylece bunun bir spor haberi olduğunu anladılar. Fakat hangi takımla ilgili olduğunu, nasıl bir gelişme yaşandığını anlayamadılar, bunu yazıyı okuyarak bilebileceklerini söylediler.
Haberin başlığı: "Angeles'e dev talip"

Diğer ve son sürmanşet haberine baktılar. Bir sürü takım elbiseli adam içerisinden ikisi kadraja alınmıştı, yanyana yürüyorlardı ve yüzlerinde oldukça sıkıntılı bir ifade vardı. Adamların politikacı olduklarını ve bir konuda çatışma yaşadıklarını düşündüler.
Haberin başlığı: "Bakanlar Asansörde Kaldı"

Ardından manşet haberine geçtiler. Bir askerle bir sivil el sıkışıyordu. Kamera dik açıyla ve asıl askeri gösteriyordu, sivilin ise neredeyse kameraya arkası dönüktü. Askerin daha "havalı" ya da "özgüvenli" durduğunu söyleyenler oldu.
Haberin Başlığı: "Bu da DTP'nin Cumhuriye Açılımı"

Son olarak çok güzel bir kadının portre fotoğrafıyla sunulan bir habere baktılar. Kadının üzerinde hiçbir kıyafet görünmüyordu (tabii ki birşeyler giydiğini tahmin edebiliyorlardı) ve son derece batılı bir görünümü vardı. bunun bir manken olduğunu, onunla ilgili bir haber olduğunu tahmin ettiklerini söylediler.
Haberin Başlığı: "Defne Samyeli'nin Çığlığı"

i love my job

Sunday, October 25, 2009

wrinkles that i don't have

Geçen gün bir parfümeriye girdik, gerçekten şahane bir dükkandı, ışıl ışıl, yumuşak koltuklar, emrine amade çalışanlar... içinde kendimi prensesler gibi hissettim, biraz diğer kokularla takıldıktan sonra kürkçü dükkanıma geri döndüm. İlk başta amacım sadece fiyatlarına şöyle bir göz atmaktı. Sonra bir baktım Burberry Classic'lerin yanında duş jeli. Bunu Türkiyede görmemiştim. 200 ml 9 euro. Biraz düşündükten sonra, arkadaşlarım da duş jelinin çok kalıcı olduğu konusunda beni ikna edince hemen kasada aldım soluğu.
Kasadaki kadın, gayet şık giyimli, 40larında birşey olmalı. Bana iki saniyelik bir bakış fırlattıktan sonra çantanın içine küçük bir eşantiyon attı. O esnada ne olduğunu görmedim ama küçük bir parfüm olsun nooğğluuur düşüncesiyle dükkandan çıktım.
O gerizekalı kadın, artık gözleri kaç numara bilmiyorum ama, bana baktığında kırış buruş birşey gördü herhalde. Çantaya Dior'un göz kırışıklık kremini koymuş!!!!!
Yemin ediyorum gidip kafasına geçiricektim. Göz kırışıklığını önleyici bir krem de değil, wrinkle correction eye creme. Ya salağa bakar mısın, benim gözlerimde kırışıklık mı var?? Daha da korkuncu, erken kırışıcak gibi mi görünüyorum? Buna nasıl iki saniye içinde karar verebilir? Bir insan bu kadar gaddar olabilir mi?
Tabii ki çok bozuldum, arkadaşlarım dikkat etmemiştir boşver felan dediler ama, bir insan eşantiyon olarak kırışıklık giderici krem koyar mı ya? El kremi koyar, vücut spreyi koyar, ne bileyim yani, bu koyulucak şey mi..
Neyse, ben de kadının gözlerinin bozuk olduğuna, kremi de kendi için zulaladığına, karıştırıp çantama attığına karar verdim. Ve tabii ki bu iğrenç kremi kullanmayacağım da, ama elimde kaldı işte, düşünüyorum, burada hiç yaşlı tanıdığım yok ki. Enstitü başkanı var o yaşlı bir kadın ama ona da tutup buyurun size kırışıklık kremi getirdim diyemem. Başka da hiç yaşlı tanıdığım yok, annesi felan olan varsa veriyim, sinirlerim bozuluyor valla.

Friday, October 23, 2009

bu kaçıncı darben hollywood sineması?

"bir erkek seni yeniden görmek istiyorsa, mutlaka görür. bir yolunu bulur ve seni görür."
he's not just that into you filminden

"sskdan belgeler gelmeden iş akdi sözleşmesi imzalanmıyormuş, noter öyle söyledi. o olmadan vize alamıyorum, onun için de en az 3 ay ssklı çalıştığını göstermen gerekiyormuş."
geçen geceki msn konuşmasından

Wednesday, October 21, 2009

istanbul days, like istanbul nights

oh i come from a land
from a faraway place
where the traffic is stuck and cars horn,
where they cut off your ear
if they don't like your face
it's barbaric, but hey-it's home!


*her şey o kadar farklı ki, güzel gibi de, bilemiyorum..

Wednesday, October 14, 2009

mutluluk- devrim arabaları

Burada geceleri, parti varmış ama kurda kuşa yem olmadan nasıl dönerim ki geri diye strese girmeden geçirmenin basit bir yolu var sanırım. Her akşam bir film izlemek...
Ben de daha önce izleyemediğim için üzüldüğüm iki film izledim. Spoiler içerebilir.



Mutluluk, kötü bir filmdi diyemem haşa. Görüntü yönetmeni gelir, beni bulur, hesap sorar, mahcup olurum. Şimdi ben tecavüzcünün amca olduğunu başından anladıydım zaten, kesin bu lavuk yaptı niye bu kadar önemsiyor ki kesin bu çıkıcak sonunda diye düşünüyordum.
Özgü Namal iyiydi, akses kızı olduğunda ve reklamlar baydığında gıcık oluyordum, ama şimdi Yeditepe İstanbul günlerine döndü neredeyse benim için.
Cemal'den hoşlanan oldu mu? Ay ne iyi kalpli çocuk, ne yağız delikanlı, anadolu erkeği işte canım diyenler var mı aranızda? Çünkü ben tiksindim Cemal'den. Yani gerçekten, nefret ettim. Babasının insanlık yolunda upgrade edilmiş hali gibi. Bir level atlamış o kadar. Hala evrimini tamamlayamamış. Onu iyi biri yapan şey nedir? İnsan öldüremiyor olması mı? Bravo müthiş bir özellik! Ayrıca askerdeyken gayet te insan öldürebilen biri olduğunu anlıyoruz. Meryem'i öldürmedi, öldüremedi, peki, ama dakka başı kaltak, kirlendi o, bıdıbıdı diyerek tokatlamasına ne diyeceğiz? İfrit oldum Cemal, kıl oldum sana.
Meryeemm, sen bu adamla da mutlu olamazsın, bu orangutan seni yarın öbür gün bakkaldan kıskanır, komşunun oğlundan kıskanır, 3 yaşında bir kardeşi olur, tutamaz kendini ondan kıskanır. Çekilmez bu adam benden söylemesi. Kaslı erkeklerden hoşlanıyorsan, kısa vadeli bir mutluluk olabilir ama bence bir daha düşün.
İrfan hoca, bir lafım da sana; hocam sen deli misin divane misin? İki kişiyi işe aldın teknene. Bir tanesi bildiğin manyak çıktı. Bağrına bastın. Tehditkar oldu, sineye çektin. En son seni tekmelediğini ve iple boğmaya çalıştığını hatırlıyorum, oturdun gene muhabbete devam. Nooluyo ya?
Son olarak Cemal askere yüksek lisanstan sonra mı gitmiş, doktoradan sonra mı? Zira 30'una çoktan gelmiş, diyorumm ve geçiyorum öbür filme.


Bu afişi de güzel di mi? Bu filmi izleyemediğim için cidden üzülüyordum. Evet adilik ettim internetten izledim ama dvdsi çıkmışsa dönüşte alıcam. Bana bir dokundu film, salya sümük, elimde havlu peçete öyle izledim. Nasıl gaza geldim, nasıl nasıl anlatamam. Okula gideyim hemen yarın olsun da, ben burda öyle bir başarılı olacağım kiiii, ülkem benimle gurur duyacak, hemen makalelerimi açıp okuyim, gece gündüz ders çalışıyim bunu istiyorum evet!..
Böyle birşeyler oldu bana. Mühendis olmak istiyorum. O derece etkiledi. Filmin tek falsosu Ankarasıydı. Hakikatten olmamıştı. Ama onu da görmedik inan, çalışmayacağını bile bile, gene de bir umutla izledim. Acayipti. Bu filmde de paşaya tilt oldum! Ya sen ne ayran gönüllü ne tırt bi yöneticisin. İlk okul çocukları bile senden daha sebatkardır. Adama bak yaa..O kadar durum raporu konmuş önüne, bakın bu araba işine girmemiz ekonomik yönden riskli diye. Hadi bunları dinlemedin. Milletin başına araba yapacaksınız işini sardın, bütçelerini ödeneklerini yakından takib etmedin, kesintilerden haberdar olmadın. Hadi bunu da geçtim basında çıkan yalan yanlış haberlere müdahelede bulunmadın. Arabanın benzini bitti diye küstün!! Öbür arabayla paşalar gibi gittin, onu da kaale almadın! Çocuk olsan yemin ediyorum iki tane çakmıştım suratına tööbe tööbeee. Sinir sahibi yaptın ulan beni!! Nasıl kıt bir adammışsın sen... Şımarık!!


Bu arada kalan tek araba hala çalışıyormuş, Eskişehirdeyken bilseydim görmeye giderdim.

Friday, October 09, 2009

grün, grün, grün

Şu blogu okuyorsun bari sadece zaman kaybı olmasın be güzel okur. Almanca kelimeler de öğreniyorsun arada.
Grün= yeşil
Hatta grün, grün, grün sind alle meine kleider diye bir şarkı öğrenmiştik. Yok burda değil, orta okulda. Anadolu liselerine ikinci yabancı dil eğitimini koyanlara sesleniyorum buradan, evet.
Grün!!?
Şu gördüğünüz patikadan hallice yol, benim okul yolum. Güldüğünüzü duyar gibiyim. Medeniyetin beşiğine gitti okul yoluna bak, biz her sabah okula gitmeden önce Nişantaşında frappuçinolarımızı hüpletiyoruz, diyebilirsiniz. Diyin, napıyim. Kader utansın!
Şimdi tabii ki burda da asfalt döşeli normal yollar var, fakat bu yolu takip ederseniz yol uzuyor. Öğrenciler de gide gele ormanın içinde patika yol oluşturmuşlar.

Tabii ben her Türk kızı gibi, bu ormanda tecavüze mi uğrarım, kafamı mı kopartırlar, kurtlara kuşlara yem mi olurum düşünceleriyle ilk başta klasik yolu tercih ettim. Sonradan, buradaki insanlara da ormanlara da güvenim arttı sanırım. Evet, hala güldüğünüzü duyar gibiyim. Bir Türk kızının ormanlara bakışı budur. Üzülerek söylüyorum.


Şimdi ise hoşuma gidiyor hatta işim yoksa (ki yok) biraz daha iç taraflara gitmek, dolaşmak.Çok güzel bir his, ağaçlar upuzun bazı yerlerde gökyüzü görünmüyor. Çok sessiz, nemli ve yeşil oluyor her taraf. Loş bir ışık oluyor, sanki büyülü bir yer gibi. Ağaçların üzerlerinde acayip mantarlar oluyor. Görülecek bir sürü şey. Bazen de bu patika yoldan, ormanın derinliklerinden gelen küçük bir çocuk oluyor, mesela en fazla 10 yaşlarında bir kız sırtında çantası sakince yürüyor. Gene bir Türk olarak ilk başta tövbe bismillah in midir cin midir, burda bu çocuğun ne işi var diye düşünürken, zamanla böyle ormanlarda yürüyen, ıssız yerlerde bisiklete binen, sapa bir durakta tek başına otobüs bekleyen çocuklar görmeye alıştım.

Tamam abartmayalım, dağ başında yaşamıyoruz (yalan!) Uni-centre denilen güzide bir merkezimiz var. İşinize yarayabilecek her şey burada var. Burası da uni-centre'ın centerı. Böyle durgun olduğuna bakmayın, fotoğraf sabah saatlerinde çekilmiş yoksa güneşli öğleden sonraları insan kaynıyor buralar. O ilerde havuz var, fıskiyesi var. (fıskiyeyle durumu kurtarmaya çalışıyorum ya, ben bile kendime acıdım)(o diilde fıskiye ne lan, fıs-kiye, fıs-kı-ye, ne biçim)


bu gördüğünüz binanın kültür merkezi olduğunu düşünmeyin sakın, devlet tarım mahsülleri ofisi.


Bu audimax dedikleri yer ise, değil Bochum'un tüm dünyanın sayılı çirkinliklerindendir. Ben olsam yıkılması için imza kampanyası başlatırdım ama sanırım onlar çirkin binalara alışkınlar.
Klasik Avrupa mimarisine ne oldu?? Bütün binalar o kadar çirkin ki bir süre sonra içlerinden en çirkin olanı güzel gelmeye başlıyor.

işte bu bina da benim okulum. Evet, çirkin. Ama çok mu çirkin? Hayır. En azından kabul edilebilir bir çirkinliği var, bu da onu sevimli yapıyor. (oha)
Allah aşkına bak, Almanın yaptığı heykele bak. Bu ne ya? Sen Almansan, heykel yapmayacaksın arkadaş. Yemin ederim gözlerim acrıyor. Sen Almansan otomobil felan üreteceksin, heykele resime girmeyeceksin. Mümkünse İtalyadan İspanyadan adam getirteceksin, binanı felan ona yaptıracaksın. Ha durumun yok, anlarım. O zaman yap kendi binanı, o zaruri ihtiyaç. Ama heykel ne? Heykel yapmak ne oluyor??
Amaan, üç günlük dünyada Almanın binasıyla, heykeliyle uğraşamam. Ne diyordum, grün grün, grün sind alle meine kleider.

Tuesday, October 06, 2009

köpük

bazen kötü başlayan bir gün, ne kadar çabalasanız da, dua etseniz de, evrene sinyaller gönderseniz, tütsüler yaksanız, hatta hepsini birden yapsanız da iyi bitmez.

bazen kötü başlayıp kötü biten bir günü, daha iyi bir gün takip etmez.

bazen çok basit birşeyin olmasını tüm kalbinizle umud etmenize rağmen, o şey olmaz.

sonra, tüm bunların üzerine, biriyle tanışırsınız ve o kişi size o anda çok mantıklı gelecek bir şey söyler.

"why don't you sit and have yourself a beer?"



Günün önerisi:
-Masa tenisi oynamayı bilmiyorsanız, en azından bilardo öğrenin