Friday, January 30, 2009

küçük hobbit yine yanlış yapmıştı.

*
*

soylu elflerin diyarına gitmek için yola çıkacaktı. bunu daha önce yapan hobbitler olduğunu duymuştu. umutluydu. küçüklüğünden beri kıvırcık saçlarını uçlarından çekip elflere benzediğini hayal ediyordu. kendini tam da oraya, neydi adı; ayrık vadiye layık biri gibi görüyordu, oraya gittiğinde herşey tam olacaktı, eksiksiz ve güzel. orada ne yapacağının, oraya nasıl varacağının bir önemi yoktu, bunu bir gün başaracaktı ve o gün bu küçük hobbit yer yüzündeki en mutlu yaratık olacaktı. ona gitmemesini, bunun delilik olduğunu giden diğer 4 hobbitten hala hiçbir yaşam belirtisi çıkmadığını söyleyenler olmuştu. kötü bir büyücü tarafından turpa çevrildiklerini bile söyleyen olmuştu.ama o bu söylentilere aldırmıyordu, o turp olmayacaktı. herşeyi göze almıştı. ait olduğu yere gidecekti. sırtındaki küçük çantayı lezzetli sebzelerle, sandviçler, elmalar havuçlar ve mantarlarla doldurmuştu.bolca mısır, biraz süt ve tabii ki iyi kaliteden tütün almıştı. çok rahat bir yolculuk yapamayacağını tahmin ediyordu, mutlaka türlü zorluklarla ve tehlikelerle karşılaşacaktı. ama o kıvırcık aptal kafası tehlikenin ne demek olduğunu bile henüz bilmiyordu. daha hobbit köyden ayrılır ayrılmaz, bu korkunç ve kocaman dünyada kaybolacaktı. yiyeceği ilk gecesinde bitecek, bütün gece korkuyla uyanık kalacak ve ertesi gün devam etmek için cesaretini toparlayamayacaktı. umutsuz, yorgun aç ve susuz kalacaktı. gözlerinin altı çökecek, dudakları kuruyacak, tombul yüzü zayıflayacak ve büyük ayaklarında nasırlar ve kemikler çıkacaktı. zamanla yoktan sesler duyacak, eve dönmek isteyecek, dönüş yolunda daha da beter kaybolacak, gideceği yere asla ulaşamayacaktı.

*

*
evini özlemişti, evini çok özlemişti. herkes tarafındantanındığı ve sevildiği köyünü özlemişti, yeşil çayırları, tütsülenmiş peynir ve et kokusunu, yumuşak yastıklarını ve döşeğini. orayı düşündü, gitmek istediği yeri. artık gitmek istemiyordu bile, zaten gitse ne yapacaktı. hayat tıpkı anlatıldığı gibiydi, o da anlatılanları dinlemeliydi. ona yapamayacağını söyleyenler haklıydı, yapamamıştı. başlarda geri dönmekten çok korkmuştu. dönmeyi aptalca bir gurur meselesi yapmıştı, fakat artık anlamıştı, tüm o aylar boyunca yaşadığı sefilliği yalnızca kendi bilecekti, geri döndüğünce anlatacağı farklı bir masalı olacaktı. bir handa en son tütün tabakasını vererek geceyi geçirmek için küçük bir oda tutmuş, ince ve eski bir battaniyeyle küçük bir yatakta soğuktan titreyerek ve açlıktan ölmekten korkarak uyumuştu. ertesi sabah her türlü alay ve aşağılanmaya hazırdı, sessizce mutfağa girip büyük bir ekmek somunu çalmış, eski battaniyesinin içine sarıp köyüne geri dönmeye karar vermişti.


*

*
uçurum çok dikti, o kocaman ayaklarının altından taşlar kayıyordu, son ekmek kırıntılarını yiyeli saatler olmuştu, başı dönüyordu, takadi kesilmişti.yer yer kelleşmiş saçlarının altındaki kulaklarına, aylar öncesinde olduğu gibi sesler geliyordu. fakat bu kez o kadar gerçekçiydi ki. küçük hobbit korkuyla aşağıya baktı. hayatında gördüğü en korkunç şeyi gördü; bir uruk hai ordusunu. henüz onu fark etmemişlerdi. uruk hailar tam donanımlı zırhlarının içinde parlıyorlardı. konuşmaları vahşi hayvanların homurdanmalarını andırıyordu, çıkan sesler zavallı hobbitin korkuyla dolmasına neden olmuştu. korkudan kımıldayamıyordu.uruk haiların konuşmaları şiddetlendi. birilerine yetişmekten ve yol değiştirmekten bahsediyorlardı. ve, çok aç olduklarından. tartışma gittikçe alevlenmiş, uruk hailardan biri korkunç bir çığlık atarak başını yukarı kaldırmıştı. işte o anda, o kısacık anda, küçük hobbit gerçekten öldüğünü hissetmişti. onu ilk gören uruk hai, kısa bir an şaşkınlıkla kalmış, dik bir uçurumu tırmanmaya çalışan bu küçük yaratığın ne olduğunu anlayamamış, ardından gözleri parlamıştı. diğerleri de yukarıya bakmakta gecikmemişlerdi. kimse bu küçük ziyafeti diğerleriyle paylaşmak istemiyordu. küçük hobbit korkudan delirmiş gibiydi, yukarı tırmanmaya çalıştıkça ayaklarının altından kayan küçük taşları hissediyordu.taşlarla birlikte o da kayıyordu. daha hızlı olmaya çalıştıkça daha fazla aşağıya doğru kayıyordu. birden yukarıdan bir ses duydu. duyduğu bu ses, ona çabuk olmasını ve elini uzatmasını söylüyordu. bu bir hobbit sesi değildi hayır, ama bir uruk hai sesi de değildi. büyülenmiş gibi tırmanmaya başlayan küçük hobbit sesi takip etti, onun komutlarıyla ilerledi ve aşağıda hormurdanarak kayalara tırmanmaya çalışan uruk haiları kısa sürede geride bıraktı. sesin geldiği yere baktı, bir el gördü, elini uzatmasını söyleyen, onu kurtaracak bir el. elini uzattı hobbit, ve hızla yukarı çekildi. o esnada uruk hai ordusunun üzerine yağmur gibi oklar yağmaya başlamıştı. hobbit öyle korkmuştu ki geriye dönüp bakmaya cesaret bile edemedi. elini tutan büyük insan eline baktı. ona nasıl teşekkür edebileceğini düşündü. ne verebileceğini. onu hobbit köye davet etmeyi düşündü. ona büyük bir ziyafet çekecekti. mantar çorbası ve soğanlı et yahnisi. ve daha bir sürü şey. elin sahibine. nefes nefese kalmış küçük başı göğsüne düşmüştü. başını büyük bir minnettarlıkla yukarı kaldırdı. yorgun bir gülümsemeyle konuşmak için ağzını açtı, ve hala elini tutmakta olan ele baktı. diğer eşi, büyük bir torba, bir çuval tutuyordu. küçük hobbit henüz birşey söyleyemeden kendini çuvalın içinde buldu.
hayatının geri kalan kısa saatlerini içinde geçireceği, kendini kurtaran elin sahibinin birazdan üstlerine saldıracak olan uruk hailardan kaçarken uçurumdan aşağıya düşüreceği çuvalın içinde...

Wednesday, January 28, 2009

The Fall


i saw one of the most beautiful things i have seen in my life. the fall. i could not imagine men could film such a beauty. and i am so proud of my kind now, of mankind, which is something quite rare. i want to see it again and again.this is true magic...

Saturday, January 24, 2009

mide bulantısı..

you consume, therefore you are


bekaretini burger king ile boz (ateş seni çağırıyoo!!)



sağol burger king, var ol burger king, büyüksün burger king, yiğitsin burger king, yiğvrençsin burger king...



...



bir kaç gündür iç organlarım (yukarıdan ya da aşağıdan hiç fark etmez) vücudumu terk etmeye çalışıyorlar..

ulan ben de neden diyordum..

Saturday, January 03, 2009

çamur

Beyaz tombul yüzüne sarı bukleleri düşüyordu. Evinin önündeki bahçeyi geçmiş, çimenliklerin bitip yerini çamurlu ve balçıklı toprakların aldığı geniş bir araziye gelmişti. Küçük adımları çamurlu arazinin başına gelince tereddütle durdu. Çamurlara doğru bir adım attı. Yere eğildi. Tombul bir solucan gördü. Tıpkı arka bahçelerinde gördükleri gibi. Bu neşesini yerine getirdi, sevinçle solucanı takip etmeye koyuldu. Solucan doğaüstü bir hızla çamurların içinde ilerliyor, bu küçük yabancıdan kaçmaya çalışıyordu. Çamurlara dalan tombul beyaz eller arada neşeli kahkahalar atarak solucanı yakalamaya çalışıyordu ama onun hızına yetişmek için bir kaç adım daha atmak gerekiyordu.
Tam bir adım atmak için ayağını kaldırdı ki, annesinin fazla sıkı düğümlemediği ayakkabısı ayağından kurtuldu ve geride kaldı. Dönüp çamurların üzerindeki ayakkabıya baktı, ardından önüne dönüp tekrar solucana baktı. Bu tombul, kaygan yaratık gitgide uzaklaşıyordu. O anda ayakkabısını unutup yeniden avının peşine düştü. Balçıkların içinde yavaş yavaş ilerliyordu. Çamurlu elleriyle yüzüne düşen saçları geriye attı. Beyaz yüzünün ve sarı buklelerinin bir kısmı çamura bulandı. Solucanı gözden kaybetmişti. Biraz daha ilerledi. Dizlerine kadar çamura batmıştı artık.
Bir anda solucanı tekrar gördü. Hızlandı. Ona yetiştiği zaman çamurun içinde kaynayan binlerce kurtçuk ve solucan daha gördü. Ve birşey daha gördü. Çamur ve balçıkla sıvanmış birşey. Büyük birşey. Onun küçük ve titreyen bedeninden çok daha büyük birşey. Kımıldayan birşey. İşte o zaman küçük yüreği korkuyla sıkıştı. Bu şey, çamurların içinden kendine doğru geliyordu. Gözleri korkuyla büyüdü. Çamurların içindeki kurtçuklar ve solucanlar çıldırmış gibiydiler. Dizlerine kadar çamura saplanmıştı. Geri dönüp annesine seslenmek istedi. Farkında olmadan evden çok uzaklaşmıştı. Koşmaya çalışırken düştü.
Gördüğü şey...





Hava kararmaya başlayınca annesi oğlunu içeri çağırmak için dışarı çıktı. Bahçede yoktu. Etrafı aradı. Komşulara, arkadaşlarına haber verdi. Hiçbir yerde yoktu.Korku yüreğini kemirmeye başlamıştı. Hava iyice kararmıştı. Biryerlerde uyuyakaldığını düşünmek istiyordu fakat yüreği sıkışıyor, gözleri kararıyor, elinde olmadan sürekli ağlıyordu. Nihayet karanlık iyice çöktüğünde polise haber verildi. Tüm ekiplere bölgede küçük bir çocuğun kaybolduğu haber verildi. Detaylı eşgal çıkarıldı ve civar karakollara dağıtıldı. Tüm gece boyunca arama çalışmalarını sürdürdüler. Anne perişan durumdaydı. Aramalar sonucunda sadece, çocuğun bataklığın kenarındaki ayakkabısnın tekine ulaşılabilmişlerdi.