Wednesday, October 24, 2007

elimi tuttu önce, ne yumuşak ne küçük ellerin var dedi, sonra romantik bir şekilde hiçkimsenin, pınarın bile, böyle küçük elleri yoktu dedi.. pınar kim dedim? halasının kızıymış, çok minyonmuş, onun bile elleri böyle değilmiş..hmmm, peki sağol dedim..
*

gurbete kaçacağım diye bir şarkısı var ya yeni türkünün, bir daha dinlememeliyim, sanırım yarın bütün gün dinliycem..
*

önceki hayatında teletubbies olan biri var mıdır acaba? varsa bile önceki hayatında tinki winki ya da lala olan biri şimdi nedirki?
*

dünyanın en kolay bulunacak oyuncusunu arayıp bulamamak da benim kaderim heralde..
*

bugünlerde gül kokusunu sevmeye başladım, ama gülsuyunu değil, orda ince bir çizgi var, çiçeğin kokusunu diyorum ben.
*

bu sefer blog, çok kararlıyım, kendimi göstericem! öyle kenara köşeye çekilmek yok! yumruğumu masaya vuruyorum artık!! gözlerinin içine içine bakıcam, evet, yüzüne dik dik bakıcam, hatta yanlışlıkla olmuş gibi çelme takıcam, omuz atıcam,ayağına basıcam, saçını çekicem, burnunu sıkıcam, gözünü oyucam.. ama bir şekilde beni fark etmesini sağlıycam! en azından bu dünya üzerinde benim de yaşadığımı öğrenicek, güldüğümde çıkan gamzemi görücek, yüzüme sonradan eklenmiş gibi duran burnuma bakıp gülücek, belki de bunları farketmiycek, ama söylediğim bir şey dikkatini çekicek, bir espri yapıcam ona gülücek, bir müzik mırıldanıcam eşlik edicek, çok kararlıyım blog, bu sefer tamamdır..
*

bütün güllerden derin, bir sesi var gözlerinin...

Saturday, October 20, 2007

biraz biraz

bi düşün en son ne zaman biri sana aferim benim çocuğuma dedi?? işte insan küçüklüğünü böyle şeyler yüzünden de özlüyor..

babannemle aynı odada uyumaya o kadar alıştım ki, gece rüya görmesi, konuşması, hadi ordan git diye rüyasındaki hayali kişilere kızması, bağırması,sabah uyanınca hiçbirşey hatırlamaması.. ilgiyle onu dinliyorum geceleri, ona dönüp uyuyorum.. artık tek başıma bir odada uyuyamam sanırım, bu arada birinin uyuması da çok ilginç bişey.. uyku ne lan?..

tereyağını koklayıp şöyle dedi: smells like human...
*

"şimdi sana birşeyler anlatıcam ama ne kadarının gerçek ne kadarının yalan olduğunu sen tahmin edeceksin..." döverim ben bunu!

eğer ana caddeye çıkmayıp ara yoldan geçersen, hemen okulun çaprazındaki apartmanın 2. katında camda oturan bir teyze göreceksin, o teyze felçli, evden hiç dışarı çıkamıyor, çoğunlukla camın önünde oturup sokağı izliyor.. onu her gördüğümde el sallıyorum o da sevinçle bana el sallıyor... bazen göremiyorum camda, içime bir ateş düşüyor, söylemek bile istemiyorum ama, birşey mi oldu diye korkuyorum, ertesi gün gene geçiyorum ordan, görüp rahatlıyorum..

o kadar uzun zamandır film izlemiyorum ki, söylesem inanmazsın..

bazen eskişehirdeki hayatımı düşünüyorum, sonra burdaki hayatımı düşünüyorum ve anlayamıyorum: nasıl indiana jonestan bir saksı çiçeğine dönüştüm??

insanlar bana eskiden beri okulu bitiremezsen/ iş bulamazsan bir pastane açarsın diyolardı, o zamanlar hoşuma giden bu söz şimdi inceden sinirime dokunuyo.. ne demek lan iş bulamazsan, okulu bitiremezsen..

ağzını hayra aç lafını duyunca istemsiz bir şekilde aklıma esneyen bir adam gelir

bazen yetenekli değil sadece taklitçi biri olduğumu düşünüyorum

ben de facebooktan ilkokul arkadaşlarımı buldum, ama bunu hayatımın en önemli olayı haline getirmemeye karar verdim

bi kere mandalina yiyosun, 2 saat ellerin kokuyor...

eğer bir insanı sevmediysem, ve beni sinirlendirirse onu çok pis göt ederim, öyle ki, ağlatırım yani...

benimle birlikte bilimsel hazırlık alan insanları şöyle bir inceleyelim:
-hocayla konuşalım da biz o ödevi yapmayalım
-biz film çekmeyelim daha bişey bilmiyoruz
-ben at yarışı oynamaya gidicem, ders kaçta bitiyo?
-zaten bilimsel hazırlık alıyorum, 1 yılda kalsam, 4 yıl askerlikten yırtmış oluyorum

film kiralamıştım galiba 2 aydır filmler bende duruyor, korkudan geri götüremiyorum filmleri...

so kiss me and smile to me, tell me that you ll wait for me, hold me like you ll never let me go...

bişey diycem ama gülme blog, evde sabahları felan sabahlık giyiyorum, çok ta şahane bişeymiş! erkek olsaydım da kesin robdöşambır giyerdim.

lise 2 deyken yakup diye bir arkadaşım vardı, o zamanlar polisler sık sık akmar pasajına gelip siyah tişöt giymiş ergenleri satanist diye toplarlardı, yakup ta öyle bir çocuktu, ve bu ancak metal müzik gruplarının kasetlerinin kapaklarında görebileceğin şekiller çizer, isimler yazardı.. işte o zaman benim için sena's room yazmıştı ve ben onu kapımın dışına büyük bir gurur ve başkaldırı hissiyle yapıştırmıştım.. evet, hala orda, rengi ruhsarı solmuş kağıda yazılı dandik sena's room yazısı.. yakup şimdi naapıyodur acaba onu merak ediyorum...

bunu uzun süre düşündüm de, hayatım boyunca hiç istediğim gibi bir fotoğraf çekemedim

ve bir şey daha; hiç istediğim gibi bir film de çekemedim...

dolunay! naber?

kıskanç biri değilim ama güzel çekilmiş bir düğün videosu bile görsem anında kıskanırım...

baudolinoyu bitirdikten sonra uzun zaman kitap okuyamamıştım, hem sindiriyim diye biraz beklemiştim, hem de benim dışımda gelişen olaylardan vakit bulamamıştım, şimdi puslu kıtalar atlasını okumaya başladım, popülerliğinin geçmesini uzun süre beklemiştim, baktım epeyi duruldu, zaten bilenler arasında da klasikleşti, artık okuyim dedim..

uzun ve güzel kitap eleştrileri yazdığım, onları tüm sınıfa sunduğum, kendimden ve bildiklerimden emin olduğum zamanları özledim..

bunu kimseye söyleyemiyorum çünkü herkes garipsiyo ama aslında istanbulu o kadar da sevmiyorum ben... daha doğrusu istanbulda yaşamayı, hayat bu kadar zor olmamalı...

ben çok küçük şeylerden bile mutlu olabilirim; örneğin bit gibi, pire gibi...

yorganla yatma zamanı gelince içimi bir sevinç kaplıyor! bayılıyorum yorgana sarılıp uyumaya, ne pike ne battaniye, soğuk havalarda yorganla yatmanın tadını hiçbirşeyde alamadım!

Thursday, October 18, 2007

00:42

she's a fool and don't i know it?
but a fool can have her charms
hepimiz sevecek birini arıyorduk aslında, hepimiz değer verecek, verdiğimiz değere değecek birini arıyorduk.. iyi ya da kötü sadece bizim olacak, güvenilecek, bağlanacak, tutunacak birini arıyorduk..
i'm in love and don't i show it?
like a babe in arms
aşık olmak istiyorduk çünkü ve de korkmadan aşık olmak istiyorduk...
love's the same old sad sensation
lately, i've not slept a wink

acı çekmek, karamsar olmak değildi istediğimiz.
since this silly situation
has me on the blink

gözlerini kaçırmak, konuşurken yanakların kızarması, o karın ağrısıydı beklediğimiz...
i'm wild again, beguiled again
a simpering, whimpering child again
bewitched, bothered, and bewildered am i
kendimizi aşkın kucağına bırakmak istiyorduk..
couldn't sleep, wouldn't sleep
then love came and told me i shouldn't sleep
aşık olmak ve bununla mutlu olmak istiyorduk..
bewitched, bothered, and bewildered am i
mutlu olmak istiyorduk.. bu kadar zormuydu?
lost my heart, but what of it?
she is cold, i agree
she might laugh, but i love it
although the laugh's on me
yalnızlıkla ezilen yüreğimize bir eş arıyorduk, mutlu olmak kadar mutlu etmeyi de düşlüyorduk, bu düşlerin bile dudaklarımıza kondurduğu gülümseme, gerçek sıcaklığıyla kalbimizi ısıtamaz mıydı?
i'll sing to her, bring spring to her
and long for the day when i'll cling to her

güzel düşler gerçeğe dönemez miydi? birine güvenmek, inanmak, gözlerini kapatıp sevmek bu kadar zor muydu? gerçekten imkansız birşey mi istiyorduk?
bewitched, bothered and bewildered am i
hepimiz bir olay ya da süreç sonucunda anladık ki, kalplerimiz hareket edemiyecek kadar yorgun ve çekingendi.. o kıpırtılar sadece birer düşten ibaretti. gerçek hayat yalnız ve soğuktu...
bewitched
hep ileride bir gün diye gizli bir umutla
bothered and bewildered am i
sonunda göçüp gideceğiz bu dünyadan...

alışmaya çalışmalar

spiralli defter, saç topuzu, fermuar ucu, not dosyası ve günlük hayatınızın parçası olan, masum görünüşlü pek çok alet....
bugün dostlarım, size bu aksesuvarlarla yaşanmış korkunç bir olayı anlatacağım...
herşey güneşli güzel bir günde başlamıştı..
Kurbanımız başına geleceklerden habersiz, okula gitmek için sabah erkenden yola çıkmıştı.
Eminönündeki kalabalık tramvay durağında sessizce ve sabırla bekliyordu, tramvay gelip kapı açıldığında, içeri hücum eden kalabalığın arasında buldu kendini..
Aslında bu çok dolu bekliyip bir sonrakine bineyim derdi ama derse yeteri kadar geç kalmıştı...
Dostlarım! tek düşüncesi sevgili hocasına ve biricik sınıf arkadaşlarına kavuşmak olan, bu masum, bu saf, bu ülkemizin geleceği, adeta bir güneş gibi parlayan genç kızımız, sonunun bu kadar acıklı olacağını nereden bilebilirdiki...
Sıkışık tramvayda , insanların arasında, tutunacak bir yeri ile olmadan kalakalmıştı!
İşte o anda, tam da o savunmasız anda, sinsi bir dosya tarafından dürtülmeye başladı!Dosyanın sahibi küçük çocuk dosyasını başka tarafa geçiremiyor, özür dilercesine bakıyor, ama genç kızımızı dürtüp duran bu dosya bu hain eyleme son vermiyordu!!
Derken önde saçlarını atkuyruğu yapmaya çalışmış, fakat halk arasında tavuk götü denilen bir şekilde, o az saçı toplanınca havada kalan bir kız beliriyor, o dikilmiş saçlar genç kızımızın burnuna burnuna geliyor,(tabii kendi topuzu da arkadaki birinin suratına boink boink diyerekten vurmakta) hapşurmakla gıdıklamak arasında gidip gelen genç kızımız yaşadığı bu ani duygu değişimine dayanamayıp burnunu kaşımak ihtiyacı duyuyor ve işte o anda olanlar oluyor.. Kızımızın elindeki spiralli defterin spiralleri yanındaki adamın tabiri caizse gözünü oyuyor! Adamın dehşet içindeki çığlıklarıyla kolunu kaldırması ve montunun fermuarının ucunun kendi yanındaki adamın canını yakmasıyla birlikte zincirleme acı çektirme operasyonu başlıyor!
Tabi tüm bu olanlar 3 metrekarelik biryerde yaşanınca ve yaklaşık 30 kişi buraya sığmaya kalkışınca, olanlar üstesinden gelinmez bir karmaşaya neden oluyor.
İşte o sırada bir bayan sesi şöyle bir anons yapıyor : Kapalıçarşı Beyazıt
Kendini zar zor dışarı atan kızımızın dudaklarından tek bir cümle dökülüyor... ...mına koyimm böyle şehrin...

Sunday, October 14, 2007

batabilirsin dünya..

sana bir sır vericem blog, yaklaş biraz, eğil şöyle, sessiz ol kimse de duymasın, önemli bişey : bu dünyadaki en son iyi kalpli insan benim
inanamazsın ama öyleymişim, ben de yeni öğrendim.. biraz kötü oldu evet şu an ağlıyorum.. yok sevinçten değil, evet canım kalbimi fena kırdılar.. ve evet dünyanın en son iyi kalpli insanının kalbini kırdılarsa ne diycez... rod steward'dan, just the way you look tonight ı dinleyerek.. batabilirsin dünya.. batabilirsin artık...

Sunday, October 07, 2007










Dreamgirls, 3 Afro-amerikalı diye tabir edilen zenci kadın şarkıcının kurdukları grupla Amerikadaki ırkçılığa rağmen yükselişlerini, kendi içlerindeki çatışma ve bölünmeleri, özel hayatlarını konu alan bir müzikal. Aman ne güzel. Yani müzikal olarak hakikaten çok güzel, kadınların sesleri zaten mükemmel, şarkılar mükemmel, şovları (maymunluk değil, şarkıyı sunum biçimleri) gerçekten iyi.. Fakat filmde şöyle bir gariplik var, yönetmen senaryoyu aralarda bir iki sayfa atlaya atlaya çekmiş!Aaa siz ne zaman sevgili oldunuz, bunlar ne zaman evlendi, ne ara çocuk doğurdun, öyle mi olmuş , bu nerden çıktı gibi ani hızlı değişimlere ayak uyduramıyabiliyor insan.Bu arada Jenifer Hudson Beyonce'u cebinden çıkaracak bir kişiymiş (bu arada beyonce benden sadece 2 yaş büyükmüş! höh!) zaten yardımcı kadın oyuncu akademi ödülü alarak akademideki arkadaşlarında aynı fikirde olduğunu göstermiş.. film için söylenecek fazla birşey yok bana göre ortalama bir film, güzel müziklerle güzel vakit geçiriyorsunuz o ayrı, benim gibi film dinleme huyu olanlar varsa bir adet edinmeliler..






Clint Eastwood'un yönettiği, flags of our fathers'ın ele aldığı savaşın bir de öbür tarafını gösteren film. Ben foof. ı izlemediğim için karşılaştırmalı bir fikir sahibi olamıyorum ama iwo jimadan mektuplar benim beklentimi tam karşılamadı. Aslında övgüye değer çok kısmı olmasına rağmen bence filmde ruh yoktu, bunu söylemek istemezdim ama sanırım bunun sebebi bir amerikalı tarafından çekilmiş olması. İlk olarak müzik; film bittikten sonra aklımdan çıkmayan o güzel, dingin müzik, sonra renkler, filme hakim o solgun tonlar,sonra filmin japonca olması (ya neolacağıydı) sonra Ken Watanabe (hmm), insancıl japonlara karşılık teslim olan japonu vuran mal amerikalılar.. böyle gider tamam ama filmde tam olarak ne görüyoruz, daha doğruu ne hissediyoruz? bana ne hisettirdi bu film? evet japonlar için üzüldüm, gerizekalı gibi kendilerini öldürmelerine kızdım, ama herşey yüzeysel.. aslında iwo jimada amerikan askerleri bayağı dökülmüşler, film boyunca kaç kişi nerde kaldı, kim nerde öldü, toplam kaç adamınız var 20 tane gibi görünüyo öl öl bitmiyo türünden kafa karışıklıklarıyla karşılaşsam da 2. dünya savaşı esnasında değersiz bi kayalık olan iwo jima, iki saate alırız hacı görüşündeki amerikalıları bayağı zorlamış, bunun nedeni de o kazdıkları tünellermiş, son olarak şunu eklemek istiyorum ki Ken Watanabe.. evet..



en güzelini sona sakladım blog, the history boys, kendini aştı, büyüdü büyüdü, süper bir yer edindi gözümde.. bunun nedenlerinden biri o bayıldığım british english olabilir mi? olabilir . bir diğer neden böyle bir lisede eğitim almak için pek çok şeyi feda edebileceğim gerçeği olabilir mi? olabilir.. oyuncuların doğallığı, klasik bir erkek sınıfını belki garip bir benzetme olucak ama hababam sınıfı kadar rahat oynamış olmaları olabilir mi? kim bilir? günlerin getirdiği, senin yitirdiklerin, insan heep umud eder biliyorsun bunuuu.. tamam, susuyorum, bu filmi cidden sevdim.. ben bunu seviyorum çünkü, iyi derslere girmeyi seviyorum, (derslerde piyano çalıp fransızca da konuşuyolar üstelik!)bu benim kanımda var, kütüphaneleri seviyorum, filozofları ve edebiyatçıları seviyorum sonra bilgili insanları seviyorum. hatta bilgili birine ukala olma hakkı tanıyorum birazcık.. neyse konudan fazla uzaklaşmıyim.. bir kere oldukça zeki cümlelerle , ve çok güzel esprilerle döşenmiş bir film. bu iyi. sonra müzik, bewitched yaa! başka ne söyleyebilirim.. üstelik filmi öyle bir anda izledim ki, o gün yüksek lisansı kazandığımı öğrendim, ve oradaki öğrenciler oxford (ve eşdeğerleri) için yarışıyorlar.. herşeyi biliyorlar ve herşeyi bilmeleri yetmiyor! ve.. ay yaa.. belki saçma gelicek ama benim pek çok yerde gözlerim doldu blog, ki ben filmlere ağlayan biri de değilim ama.. herşey, o kadar benim yaşadıklarıma benziyordu ki, mülakatları geçmek için nasıl da bilgiyi şova dönüştürmeleri gerektiğini öğrenmeleri mesela.. sonra o üniversiteler.. onlardan bir tanesinde bir kaç derse girebilmek için neler yapmazdım ki.. sonra şu bayan tarih hocası; o kadını bir bulsam, onunla biraz konuşsam.. tarih ve kadınlar hakkında söylediklerini tekrar tekrar dinlemek lazım.. yıllardır tarih diye erkeklerin başarısızlıklarını anlatan bir kadın için iyi bir konuşmaydı..
bir de şu eşcinsellik meselesi.. aslında brokeback mountain ı ibne kovboylar olarak çeviren bir ülkenin sinema izleyicilerinin bu filme nasıl bakacaklarını tahmin edebiliyorum.. hatta bu filmi bir türk çekseydi, filmle ilgili herşey tamamen bir yana bırakılacak vay şerefsiz sen bizim liseli çocuklarımızı ibne mi yapmak istiyorsun diye üzerine yürünecekti.. pek çok erkek arkadaşımın la mala education u izlerken nasıl rahatsız olduklarını, nasıl filmi ileri sardıklarını, insanların gaylerden nasıl ölesiye korktuklarını, adamın yatak odasından bana ne diyen bir kaç kişi dışında herkesin bunu cinayetten daha vahim ve korkunç bir suç olarak algıladığını biliyorum.. o yüzden bunun filme gölge düşürmesini bekliyorum, hatta dur önyargılı olmaya çalışıyim diyorum, olmuyor olmuyor.. bu da filmin içindeki diğer unsurlarla harmanlanıp gidiyor, rahat bir biçimde akıyor..kısacası tarih öğrencileri benim pek çok kıstasımı geçiyor, başarılı bir film olarak aklımda yer ediyor.. artık yazmayı kesmem gerekiyor çünkü bilgisayar ışık yayıyor ve babannem uyuyor.. ve hayat hakkında yazılmayı bekleyen şeyler biraz daha bekliyor.. görüşürüz blog!

Friday, October 05, 2007

o da hepimiz gibi yaşamaya çalışıyordu..

internet yavaş ya da hiç yok bugünlerde yazacak şeyim var ama bağlantım yok

Tuesday, October 02, 2007

çok mutluyum lan!

Allahım sen aklıma mukayet ol! blog şu derslerin güzelliğine bak blog, ben bunları yirim yirim blog.. radyo tv de prgram yapımı, senaryo yazma teknikleri, film yönetmenliği felan.. olum deliricem sevinçten, adamların ders diye okuttuğu şeye bak lan! ders değil ki bunlar hepsi ayrı birer mutluluk kaynağı, tanrının biz kullarına bahşettiği büyülü saatler bütünü, ilgili ve bilgili hocalarla tadından yenmeyecek enfes dakikaların toplamı.. ha bi tanesinden bile kalırsan programdan kaydın siliniyor orası çok fecii... hmm.. dur sanki biraz duruldum gibi...