Wednesday, April 25, 2007

we just don't know what to do with you..-müzikli post :)



bunlardan heryerde karşıma çıkıyor blog.. dış görünüşleri itibariyle "alternatif" olarak adlandırılan ve neyin alternatifi olduklarını pek anlayamadığım kızlar.. çılgın saç stilleri oluyor bunların, kocaman gözlükleri, büzülmüş dudakları ve hiçbirşeyi iplemezmiş gibi görünen rahat tavırları.. modayı takip ediyorlar, ne giyseler kendilerine yakıştırıyorlar, bir sürü şey yiyip incecik kalıyorlar.. eğlenceli hayatlar yaşıyorlar, herkesi tanıyorlar, iyi okullarda okuyorlar, hepsi 88-85 li, ünlüleri tanıyorlar, barlarda şarkı söylüyorlar, sinema/reklam filmlerinde oynuyorlar,dergilere yazı yazıyorlar/fotoğraf çekiyorlar, gazetelere dergilere çıkıyorlar, yurt dışına gidiyorlar, alkışlanıyorlar.. hepsinin canımlı cicimli konuştukları kız arkadaşları, gene "süper cool" erkek arkadaşları var felan..
insan birşeylere geç kaldığını düşünüyor bu kızları gördükçe blog..

*

tamam sen sormadan ben söyleyeyim; les bok gibi geçti blog.. yani biliyorsun işte, sayısal görmedim, şimdi de doğal olarak yapamıyorum.. ve yapamadım sınavda da.. sözel iyiydi ama.. kötü geçti işte.. yüksek lisans yapabilecek kapasite yok yani bende.. böyleymiş ..
*
eskiden üzeri gri yıldızlı beyaz bir kalemim vardı, sınavlara onunla giriyordum, şanslı kalemdi, kurşunkalemdi.. ne o kalemime..
*

lese bizim kampüste, hemen bir alt blokta girdim.. bizim okulu hiç o kadar kalabalık ve karmaşa içinde görmemiştim blog.. şöyle bir düşündüm; her sabah ülkenin hemen hemen her şehrindeki binlerce okula, milyonlarca öğrenci gidiyor.. kimi yürüyerek gidiyor, kimi geç kalmış koşarak gidiyor.. kimi sabah, kimi öğlen, kimi bütün gün..kimini evinin önünden servis alıyor, kimi saatlerce yürüyor.. otobüsler.. otobüslerce öğrenci taşınıyor.. kamyonlarla.. trenlerde, minibüslerde, vapurlarda, motorlarda, bisikletlerde, arabalarda, sokaklarda, yollarda öğrenciler.. kitap defter alan,fotokopi çektiren, simit yiyen, sınava çalışan, not toplayan, ödev yapan öğrenciler.. sınıflara geçip dizilen, numaralandırılan, sınıflandırılan, yoklanılan bir sürü öğrenci.. o kadar çoklar ki.. neler yapabilecekleri hakkında kimsenin hiçbir fikri yok gibi.. ne öğretiliyor bu kadar okulda, bu kadar derste ne işleniyor?.. hayatlarının hepsini okula dershaneye veren bu insanlardan ne isteniyor? ne bekleniyor? ne yapabilirler? ne yapmalılar? mesela üniversite gençliği, ne yapmalı da sıyrılmalı aradan? nasıl başarılı olmalı? artık herkes üniversite bitirmiş di mi? herkes yabancı dil biliyor, herkes prezentıbıl.. ne yapabiliriz söylesin biri.. çünkü sınavlar koyuyorlar, sınavları geçiyoruz.. daha zor sınavlar koyuyorlar, onları da geçiyoruz.. süreyi kısaltıyorlar, saatler önde çözüyoruz soruları, takır takır oynuyor kalemler.. her yıl yeni birşeyler ekliyorlar, gıkımız çıkmıyor, yine yapıyoruz yine yapıyoruz.. 3er 5 er birinciler ikinciler çıkıyor.. herkes full çekiyor, herkes iyi bir eğitim alıyor, herkes aydınlık bir geleceği, iyi bir maaşı hak ediyor, herkes akıllı,herkes çözüm üretiyor, herkes yaratıcı, herkes pratik, herkesin yeni fikirleri var,herkes oraya gitmiş, herkes onu görmüş, herkes onu okumuş, herkes onu biliyor, herkes yazabiliyor, herkes fotoşop kullanıyor, herkes iyi.. şimdi ne yapmalıyız? şimdi ne var? süreyi kısaltın, yanlışlar doğruları götürsün, finale herşey dahil olsun, ortalama yükselsin, iki yabancı dil şart olsun.. hadi itiraf edin.. iyiyiz.. ve bununla ne yapacağınızı bilmiyorsunuz.. akıllıyız, başarılıyız ve sizin bizimle ne yapacağınız konusunda hiçbir fikriniz yok..





Tuesday, April 24, 2007

you can kill the protester, you can't kill the protest!

you can spoon my eyes out
but i can still see through you
slice my ears from my head
but you cannot shut out the sounds of truth
lock off each hand at the wrist
so i can't raise my fist

Venezuela devlet başkanı Hugo Chavez;ülkesinin tüm borçlarını ödeyerek IMF ve Dünya Bankası ile ilişiğini kesti..

you can kill the protester
but you can't kill the protest
you can murder the rebel
you can't murder the rebellion!


Ülkesini Avrupa İnsan Hakları mahkemesine şikayet eden Abdullah Gül, Türkiye cumhurbaşkanlığına aday gösterildi..

lying still now NO!
no way to speak NO!
there's nothing to fear NOTHING TO FEAR!
lying still now NO!
no way to speak NO!
there's nothing to fear NO NOTHING TO FEAR!
cuz bullets can't silence ideas!!


aslında aklımda şahane bir video yapmak vardı bu şarkıyı kullanarak ama ödevim var ve çeviri yapmam gerekiyor blog, ama aklımda..

Wednesday, April 11, 2007

mezarlarınıza tüküreceğim...

"hadi uyan" dedi yavaşça.. onu duyuyordum ama gözlerimi açamıyordum. "uyan hadi" dedi bir kez daha, koluma dokundu hafifçe, bu kez gözlerimi açtım koluma baktım, bu bir insan eli değildi.. yüzümü kaldırıp ona baktım, "gregor samsa?" "artık uyanmalısın" dedi, ve arkasını dönüp o iğrenç görünümlü sırtından utandığından olsa gerek hızlıca yürümeye başladı.. "bekle!" diye bağırdım. beklemedi. yatağımda doğruldum ve gregor samsanın burada ne işi olduğunu düşündüm, birşey anlamıyordum ama gitmesini de istemiyordum, peşinden gitmeliydim, ayaklarımı yataktan sarkıttım.. yerler taştı.. bu taş karoların odamda ne işi vardı? odamda değildim .. hiç bilmediğim bir sokağın ortasındaydım. öylece yatağımda yatıyordum. kendimi çok korunmasız hissettim ve korktum, neler oluyordu anlamıyordum. ve çok üşüyordum. onun gittiği yöne doğru yürümeye başladım. taşlar çıplak ayaklarımı acıtıyordu ve soğuktan çenem titriyordu. arkasında bıratığı iğrenç sıvıyı takib etmeye başladım, sanırım gitgide arayı kapatıyordum, şu köşeyi dönünce onu yakalayacaktım.işte orda! bir evin kapısından içeri giriyor! koşuyorum, fakat kapı çoktan kapandı.. zorlasam da açılmayacak gibi. bağırmaya başlıyorum.. " kapıyı aç!" birden arkamda birşeyler olduğunu hissediyorum.. kımıldayan birşeyler..gitgide yaklaşan birşeyler.. içimi büyük bir korku kaplıyor.. öyle korkuyorum ki arkamı dönüp bakamıyorum bile.. tek yapabildiğim şey daha fazla bağırarak kapıyı yumruklamak oluyor.." kapıyı aç!! lütfen yavlarırım aç şu kapıyı! uyanmamı söyledin işte uyandım! hadi şimdi şu kapıyı aç lütfen lütfen!!!" kapı açılmıyor. işte şimdi tam arkamda.. titremeye başlıyorum.. hareket ederken çıkardığı iğrenç sesleri duyabiliyorum.. bana ne yapacak? tanrım! öyle korkuyorum ki asla arkamı dönüp bakamam! buraya hiç gelmemeliydim.. durdu şimdi, tam arkamda...ne olacaksa olsun! gözyaşları içinde arkamı dönüyorum, hayatımda göreceğim en korkunç şeyi görmeye hazırım.. birşey yok.. hiçbirşey yok! dur, bekle, yerde, bir böcek! sadece bir böcek, iğrenç bir böcek! tüm bu korkunun sebebi, çıkardığı o iğrenç sesler sokağın sessizliğinde yankılanan bir böcek.. ayağımı kaldırıyorum, çıplak ayağımı, üzerine nefretle basıyorum! ezilişini hissediyorum, sert kabuğunun altında patlayan vücudunu ve iç organlarını.. ve kanını.. ve.. birşey daha var.. bu ne.. ayağıma batıyor.. eğilip bakıyorum, bu bir anahtar.. kapının kilidine uyan bir anahtar.. kapıyı çevirip itiyorum, ne ağır bir kapı.. zor açılıyor.. içeri girmeden önce ayağımdaki kanı ve o pis böcekten artakalanları paspasa siliyorum.. işte yine, onun izleri bunlar. evin içinde ilerlemeye başlıyorum.. ilerideki merdivenlerden yukarı çıkmış.. ve diğer tarafta da yanan bir ışık! nihayet.. birileri olmalı orada.. bu güzel kokularda ne.. hmm fırından yeni çıkmış birşeyler.. odaya doğru yaklaşıyorum, kapısı aralık.. yavaşça tıklatıyorum.. "girin.." girmeliyim.. bu bir mutfak ve ah.. mükemmel bir sofra! tüm bu güzel kokular.. bu yumuşak ışık.. ve.. bu yaşlı bir kadın.. ne kadar da zayıf.. ölmek üzere sanırım. ama hayır, kek çırıpıyor! "içeri gel tatlım.." gülümsemesi.. ne kadar çirkin.. bu düşünceleri kendime saklamalıyım.. acıkmışım.. "bana çikolata sosunu uzatır mısın lütfen.." tabii ki uzatırım, bu sos.. öyle güzel ki, biraz yememek için kendimi zor tutuyorum, hayır tutamıyorum, sadece birazcık.. gördü.. beni gördü.. " hadi otur" oturuyorum.. "biraz daha çikolata? " başımı sallıyorum.. biraz daha çikolata getiriyor, ve biraz daha.. çikolata soslu pastadan büyük bir dilim ve biraz daha çikolatalı kurabiye ve yanında çikolatalı süt ve çikolata.. fındıklı, sütlü, fıstıklı, çilek kremalı,sade, bademli,üzümlü, karamelli çikolata.. biraz dur.. "durma" diyor yumuşak bir sesle.. durmalısın, artık yiyemem.. "durma!" hayır...kusmaya başlıyorum.. kadın buna o kadar öfkeleniyor ki o kemikli kollarıyla saçlarını yolmaya başlıyor.. tanrım.. lütfen.. kusmaya devam ediyorum.. tüm o çikolatalar.. içimden akıyor, hayır akmıyor.. orada kalıyor, ne kadar kusarsam kusayım.. kadın deliye dönüyor.. "hayır! hayır!" masadan kalkıp mutfaktan çıkmaya çalışıyorum. "geri dön! bir yere gidemezsin!!" kusmaya devam ederek odadan çıkıyorum.. işte merdivenler orada! işte o iğrenç izler.. ve benim kusmuk izlerim.. bitkin bir haldeyim, hala yaşlı kadının çığlıklarını duyuyorum.. "buraya gel dedim!! hemen buraya gel!" samsa.. neredesin? merdivenlerden yukarı çıkıyorum.. izler bir odaya gidiyor, bense hala kusuyorum.. odanın kapısında duruyorum.. içeriden hiç ses gelmiyor, ve son öğürtülerle birlikte ben de susuyorum.. başımı çevirip geride bıraktığım tüm o iğrenç kahverengi kusmuklara bakıyorum.. tüm bunlar neden benim başıma geliyor.. peki ya bu kapıda kilitliyse? kapının kolunu tutuyorum, gözlerimi kapatıyorum.. kapı açılıyor.. içeri giriyorum, tahta duvarları olan eski bir oda.. tozlu ahşap kokusu genzime doluyor..üzerinde şiltesi olmayan ahşap bir yatak, bir masa ve sandalye, bu kadar.. başka birşey yok,başka kimse yok.. şimdi ne yapacağım.. yatağın üzerine oturuyorum.. şimdi ne yapacağım.. beni neden uyandırdın ki sanki.. ayağa kalkıyorum.. birden.. yatağın altı! neden aklıma gelmedi, orada olmalısın.. yatağın altında bir kitap var.. uzanıp alıyorum.. yıpranmış, eski bir kitap, kapağına bakıyorum üzerinde L'origine du monde yazıyor.. bu ne demek, ben fransızca bilmem ki.. ilk sayfasını açıyorum, büyük harflerle şöyle yazıyor "MEZARLARINIZA TÜKÜRECEĞİM"
yatağın üzerine çıkıp kitabı okumaya başlıyorum.. http://www.loriginedumonde.com/?p=119#comments

Sunday, April 08, 2007

dans et, dans et görsün dünya! dans et, dans et dönsün dünya!


üstüste çok fazla şeyin kötü gittiği bir aksilikler dönemindeyim
canım sıkkın ve kendimi kötü hissediyorum
dün gece bir ara nefes alamadığımı hissettim, camı açtım, gene sobalarda kedi köpek yakıyolar, nefret ediyorum insanlardan, camı geri kapattım, üzerime bişey alıp sokağa çıktım, biraz geç bir saat ya bi kadın olarak asla dışarıda bulunamam, nefret ediyorum insanlardan demişmiydim, eve geri döndüm, evde yalnız kalmak her zaman güzel birşey değil, uyumaya çalışırken acayip birşey istedim, biri bana ninni gibi birşeyler söylesin istedim, kısık bir sesle hafif bir müzik açtım, uyuyup bu iğrenç günü bir an önce bitirmek istedim, uykum gelmedi, nefes alamadım, camı açtım...
garip birşekilde şarap içmek istiyorum, yarın sınavım olmasa bu gece oturup içicem, çevremden kışkışladığım tüm o içkici elemanları özlüyorum
barışı dövmek istiyorum..
yine garip bir şekilde why does it always rain on me yi dinlemem gerekirken hümeyradan dans et'i dinliyorum..
sanırım yaşlanıyorum,
gençlikten bi bok anlamadığımı fark ettim..
serkanı öldürmek istiyorum!
uzlaşmak, boyun eğmek istemiyorum
bir tatile çıkmak ve herşeyden birazcık bile olsa uzak kalmak istiyorum
les e çalışmıyorum,
peki neyse, öyle olsun madem demek istemiyorum
herşeyden kolayca vazgeçmek zorunda bırakılmaktan nefret ediyorum!
esin'in yüzüne içimde kalmış şeyleri haykırmak istiyorum!
iş bulamama korkusu, gelecek kaygıları olmadan bir hafta geçirmek istiyorum (sadece 1 hafta..)
birileri gelip herşey düzelir ben sana yardım ederim desin istiyorum.
boğazımdaki şu kocaman yumruyu ya yutkuniyim ya ağlıyim istiyorum,
kafamı dağıtmak ama öyle böyle değil feci dağıtmak istiyorum
içmek istiyorum
dışarı çıkmak istiyorum
içmek istiyorum
kaçmak istiyorum;
gitmek istiyorum
içmek istiyorum..

dans etmek istiyorum!!!

Sunday, April 01, 2007

1-300-400 (lostun yeni numaraları bunlarmış!)

öncee.. Nisan 1 !
Bugün sabah cadı beni aradı ve artık gramer derslerinin sınavlarında sözlü mülakat yapılacağını cuma günü söylendiğini (cuma günü boş günüm) haber vermek için aradığını söyledi.. 15 dakika sonra ertesi güne kadar bekletmeye kıyamadığını yazan bi mesaj gönderdi.. böylece 1 nisan başladı! ben de aynı şakayı nurdana yapıyim dedim.. yemedi.. hatta ısrar edip cuma günü söylediler dedim, cuma günü okuldaymış meğer.. :P sonra alicana abi ben kaseti kaybettim, görüntüler gitti, bittik, mahvolduk dedim.. hadi canım hadi güzelim diyerek kışkışladı.. enn sonunda biri oltama takıldı ;) cerencim! hem de sözlendiğime inandı :s artık kıyafet ve ayakkabı alışverişine çıkmaktan bahsederken dayanamadım söyleyiverdim.. ama şekerim daha okulun bitmesine 2 ay var ve söz vermeyi bırak işaret verecek biri yok..hahahaha.. nisan biir!!!





300 ve 400 darbe (500 lü bir film varsa onu da izliyim seriyi tamamlıyim)
Bu akşam 2 film eleştirisi yazıyorum.. bunlardan biri ödev için izlediğim bir film ve tahmin edersiniz ki 300 Spartalı değil :)

Bir şeyi hiç anlamadım, neden bu kadar tantana yapıldı? Neydi bu filmle ilgili bu kadar korkunç olan, kabullenilemeyen, ayaklanma gerektiren.. Filme bak 300 tane çıplak adam dolanıyo diye şaşırsalar daha yerinde olurdu.. neymiş, Persleri aşağılıyormuş.. Yoksa Persler Türkler miymiş? Spartalılar Ispartalımıymış? Yasaklanması gerekir miymiş? Propaganda mı yapılıyormuş? İran Türkiyeyi kınamış mı? Filmi yayından kaldırmamız gerekir miymiş? Ve bu filmin youtube’dan nesi eksikmiş falan filan.. saçmalık..

Yani film zaten ayrı bir saçmalık.

.Aslında ne biliyor musun.. Sanırım artık kimse bunları yemiyor.. Bir kere filmi izleyip çok beğenen ağzı açık seyirci topluluğu hiçbirşeyin farkında değil.. Sparta nerededir, Persler kimdir.. Bu savaş ne savaşıdır.. Yakışıklı ve durmadan bağırıp savaşan kahramanlar görmek onları fazlasıyla tatmin etti.. aabi süper film yaaaa.. tarzı yorumlarını yaptıktan sonra bıraktılar filmi gittiler.. peki rahatsız olan kitle? Onlar da bir şeylere sinirlenmişler fakat pek bilemiyorlar neye olduğunu..

Şimdi Spartalılara sinirlenip onların oryantalist bakış açılarını kınayacaklar, fekat düşününce Sparta ve esasında o dönemki tüm Yunan imparatorluğu bize daha yakın.. niye Perslilerin tarafını tutuyorsun ki? Hadi onlar din kardeşimiz, üstelik biz artık itilmiş ve önemsenmeyen bir 3. dünya ülkesiyiz, bu ezikliğimizle tabii ki batıya ait olan tarafı tutacak halimiz yok.. ama bi düşünün bu film gerçekte ne anlatıyor.. yani değer mi onca tantanaya.. Bu olsa olsa saçmalık olur.. Ve çok ta güzel çekilmiş bir saçmalık.. Basbayağı propaganda ama ben sana şimdi 2. dünya savaşı sırasında çocuklara izletilen çizgifilmleri gösteriyim propagandanın allahını gör..

Filmde ne anlatılıyor? Bi kere bu Spartalı denen adamlar, bildiğin manyak! Ama bu sorun değil, zaten Perslilerde manyak. Film tamamen manyaklar üzerine kurulu. Spartalılar doğan çocukları, bu zayıf, bu çirkin, bu yeteri kadar deli değil gibi nedenlerle ayıklayıp ayıklayıp öldürüyolar.. bundan ilerde bi mühendis çıkar mı, tıpçı olur mu, hiiç.. 7 yaşında çocukları alıp bi kampa gönderiyolar.. çocuklar bu kamplarda dövüşmeyi öğreniyor, yaşamak için çalmayı öğreniyor, arkadaşlarını öldürmeyi öğreniyor..
En sonunda bakıyolar çocuk hala hayatta ölmemiş, bunu ormana salıyolar, karda kışta üzerinde bi don var afedersin, bez mi ne bağlamışlar bi de.. kurtları murtları öldürüyo.. geri dönüyo.. naaptıysak öldüremedik diyip kabulleniyolar artık bu çocuğu mu diyim, psikopatı mı diyim ne diyim..

Bu filmin çekilmiş ilk versiyonuna bakın ne kadar efendi adamlar, şimdiki yeni spartalılar dingilin teki! 300 tane taşşş(buradaki ş leri dilediğin kadar uzatabilirsin) askerin işte çeşitli dövüş taktikleriyle bissürü Arapı (evet Araplar, onlar için hepimiz arabız ) öldürmesini konu alıyor.. Bi de bu adamlar niye donla geziyo kardeşim diyenler olabilir.. Şahsen benimle filmle ilgili duyduğum en baba yorum, kral olmuşsun donla geziyosun! Git kıçına bi pantolon al oldu..Buyurun bakın önceden de böylelermiş bunlar..
Perslilere gelince, hepsi abartılı bir şekilde tüm Avrupa dışı ülkelerini simgeliyorlar. Yani o kadar net hissettim ki filmi izlerken, zenciler, çekik gözlü Asyalılar, Ortadoğulular ve Latinler.. karşımızda düşmanlarımız, bizden olmayan herkes!.. O gerzek paranoyanın günümüzde tüm bu ırkların sömürülmesi veya savaşılarak öldürülmesi, kontrol altına alınması şeklindeki yansımaları.. Bi de bir şey var yine herkesin ilgisini çeken.. bu piercing olayı nedir yaa.. Bütün kötü adamlar piercingli.. bir de tanrı-kral, en kötü kötü adamımız piercing yetmezmiş gibi kaşları aldırıp makyaj yaptırmış.. böyle efemine göstererek bizim taşşş gibi erkeklerin yanında küçültülmeye çalışılmış belki.. Zaten normal insani formlar, insani duygular, kahramanlıklar her zaman olduğu gibi batıya ait, mesela doğaüstü yaratıkları öyle gereksiz yere kullanmışlar ki oha felan oluyoruz.. misal bir yaratık var şimdi, başarısız olan komutanları cezalandırıyor, kafalarını keserek.. şimdi bu yaratığın kolları kılıç şeklinde, gövdesi iğrenç ve sadece 1 kere görüyoruz.. öyle gereksiz ki.. Zaten kan revan içinde kalmış zavallı adamlar bir de mistisizmle savaşıyorlar.. Bunlar dışında dikkatimi çeken bir şey daha, ölüm anlarındaki kan efektleri oldu.. zaten evet filme de efekt izleyeceğim beklentisiyle gittim ben.. kanlar genelde kılıç darbesiyle ve anormal bir şekilde fışkırarak ortaya çıkıyor.. yani miktar anormal değil fışkırma anormal.. bana biraz animeleri hatırlattı.. orda da ölenler iki lifte kan fışkırtmadan ölmezler ya.. neyse.. illa sıkıcı olmamak ve güzel bir şeyler söylemek gerekiyorsa.. güzel görüntüler, güzel erkekler.. sonra herşeey tek tek açıklanıyor, zeka seviyesi çok düşük insanlar bile (sen şimdi Amerikalılara laf mı sokuyorsun) filmi rahatlıkla anlayabilir..eeöö.. ne bilyim işte.. greenbox un ne kadar güzel kuulanıldığı.. haa unutuyordum, kostümler.. güzel… böyle yani.. filmden çıkışta akşam olmuşsa thiss isss spaaartaaaaaaaaaa diye bağırarak koşan insanlar görmeniz de cabası!
Fakat bu kadar tantanaya değer mi? En nihayetinden bir çizgifilm uyarlaması, adamlar zaten bilinçaltlarında olanı üste çıkarmışlar.. bundan ibaret…




400 DARBE

Francois Truffaut tarafından çekilmiş, yeni dalganın en önemli filmlerinden biri olan 400 Darbe, Fransızcada, argoda okulu kırmak anlamına geliyor. Ve her şey, Antoine Doinel’in bir arkadaşıyla okulu kırması ile başlıyor. O güne kadar kendi küçük dünyasında mutlu olmaya çalışan fakat içindeki huzursuz ve mutsuz ruhun da farkında olan Antoine’ın hayatı, okulu kırmasıyla birlikte kontrolden çıkıyor ve içinde zaten varolan bir şeyler tetikleniyor.


Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, henüz filmin başından itibaren Antoine karakteri bana J.D. Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar adlı kitabının kahramanını hatırlattı ve filmin sonuna kadar da bu devam etti. Çünkü hoşumuza gitse de, gitmese de çocukların dünyası tahmin ettiğimiz kadar temiz ve saf değil. Bizden daha aptal ya da çaresiz de değiller. Bizdeki Sezerciklerden farklı olmak üzere, çocukların gerçek hayatlarını yalın ve mükemmel bir sinema diliyle anlatmış ve büyüyünce çocukluğunu unutmamış Truffaut. Zaten kendinin de dediği gibi “hafızası zayıf kişiler dışında, ergenlik kimsede hoş anılar bırakmaz.”
Truffaut bu filmi çekerken henüz 27 yaşındaymış ve film kendi çocukluğuyla birebir örtüşüyormuş. Daha önce sinema dergilerinde eleştirmenlik yaparak ve kısa metrajlı filmler çekerek kendini sinema konusunda oldukça iyi yetiştirmiş, ilk uzun metraj denemesi için mükemmel bir yapıt.

Film yeni dalga akımına uygun olarak setlerden uzak, tamamen doğal ortamlarda geçen küçük bütçeli bir film. Filmde hiç prefosyonel oyuncu kullanılmamış. Özellikle okuldaki öğrenciler çok başarılı. Beden dersinden kaçma sahneleri ise filmin insanı güldüren sahnelerinden biri.


Film boyunca çocukluktan yetişkinliğe geçme safhasındaki Antoine’ı sigara sararken, hırsızlık yaparken, yalan söylerken izleyip yetişkin olduğuna; polis arabasının arka camından şehri izlerken ya da psikologla konuşurken çocuk olduğuna karar veren izleyici ikilem içinde kalıyor. Truffaut’un da istediği bu ikilemi oluşturmak, izleyicilerin çocukla empati kurması üzerine filmi yeniden çekse, çocuğu daha antipatik, ailesini de daha sevimli tipler olarak çizeceğini söylemiş.

Filmi izlerken, özellikle Antoine’ın evden kaçma, arkadaşında kalma ve plan yapma sahnelerinde öyle sanıyorum ki herkesin yüzünde yetişkinlere özgü bir küçümseme ifadesi belirmiştir. Küçükken evden kaçmayı hiç düşünmemişiz gibi, bizim de büyüklerimiz tarafından küçümsenen hayallerimiz olmamış gibi..

Antoine ve yaşıtları, onları birey olarak görmeyen aile ve eğitim sistemi içinde sıkışıp kalmışlar. Ve bu, filmin genelinde, çocukları temiz yürekli melekler olarak görmeye alışkın yetişkinler için oldukça rahatsız edici.

Filmin görüntüleri kadar müzikleri de güzel.
Filmin sonu da oldukça çarpıcı. Eğer hapishanelere giden bir yol, ya da dayak yiye yiye hizaya gelen bir çocuk görseydim filmi bu kadar beğenmezdim. Bu açık son daha etkileyici çünkü daha ortada. Tıpkı hikayenin, ya da karakterin kendisi gibi. Ne iyimser, ne kötümser oldukça ortada bir hikaye, gerçekleri olduğu gibi anlatma taraftarı bir akım ve denizine kavuşmuş bir çocuğun soğuk bakışları ile ortada bir son.