Wednesday, January 31, 2007

Eh Barış Abi Aşkolsun..

Bugün Barış Manço'nun ölüm yıldönümü. Bulabildiğim bazı videolarını buraya koyarak, onu anmaya çalışacağım. Ben izlerken bi garip oldum. Yani, sanki, mutlu oldum.. sebepsiz yere, belki siz de olursunuz..

Yine Yol Göründü Gurbete, acı keder hep bana, kardeş bacı ana baba.. benim olsa bütün dünya, yetmez ki....
http://www.youtube.com/watch?v=8IlK4JdC4bs

Arkadaşım Eşşek'in BremenMızıkacılarına katılması
http://www.youtube.com/watch?v=IuZBWLSSp2E

Anlıyorsun Değil mi?
http://www.youtube.com/watch?v=dnhvzAHi6FE

Halil İbrahim sofrasında Barış Manço ve bi kaç abi, buyurun dostlar buyurun Halil İbrahim sofrasına, yalnız dikkat, içi boş tencerenin bu sofrada yeri yok, çok net bir şekilde belirtilmiş..
http://www.youtube.com/watch?v=Tvsi2ghrZz0

Gözlerimde yaş, kalbimde sızı, unutmadım seni.. canlı performans.. ah 90lar ah..
http://www.youtube.com/watch?v=u1q4LfNACSQ

TGRT'de yayınlanmış Gülpembe
http://www.youtube.com/watch?v=oBMXopmd_WM&mode=related&search=


Ahmet Bey'in Ceketi.. meğerse tüm keramet ceketteymiş be Ahmet, Barış'a sorar isen sen bu yolda devam et..
http://www.youtube.com/watch?v=ItzQAHGFCto

Yar Ola, Barış Manço süperkahraman gibi giyinmiş..
http://www.youtube.com/watch?v=fgGeE3ywsO8

Kol Düğmeleri
http://www.youtube.com/watch?v=mcaoFon48Tk

Domates Biber Patlıcan,egzotik klip.. kenarları fosforlu siyah taytlar (oh mondüyö!)
http://www.youtube.com/watch?v=mmcy_woJmyM

Dönence
http://www.youtube.com/watch?v=yWb1HUZRW20

Zehra- hastasıyım bu şarkının da klibin de!
http://www.youtube.com/watch?v=KVthJy7lXng

Süleyman, dokundurur da..
http://www.youtube.com/watch?v=VrOnCDjwcEk

Ayı, yine eğlenceli bir klip
http://www.youtube.com/watch?v=E0REDlz_55g

Kral Dedenin Düğünü, sen öyle devekuşu gibi.. nası abi?
http://www.youtube.com/watch?v=5MKmd6n7A9A

Sakız Hanım ile Mahur Bey, üzülüyo insan biraz..
http://www.youtube.com/watch?v=KVpYVcWzlr8

Süper Babanne, tü tü tü tü maşallah, nazar değmez inşallah
http://www.youtube.com/watch?v=PpshweuUhIk

Gamzedeyim Deva Bulmam, garibim bir yuva kurmam.. yaaa yaaa..nası söylemiş ama..
http://www.youtube.com/watch?v=bDif9mMitJ4

Düriye,dü dü dü düriye
http://www.youtube.com/watch?v=Q4Zit9lcr5w

Can Bedenden Çıkmayınca
http://www.youtube.com/watch?v=RSrISKCVjdQ

Gönül Ferman Dinlemiyor, birer hamburger yeseydik beraber.. ve olaylar gelişir..
http://www.youtube.com/watch?v=t-PoXbuVzJo

Ben Bilirim- çok sevimliler :)
http://www.youtube.com/watch?v=_jBzHVAofm0

Müsaadenizle Çocuklar diyip, ayrıldı.. bu videodaki şarkıcıların çoğu artık yok bu arada :( acaba başka bir yerde beraberlermidir?
http://www.youtube.com/watch?v=bRbGe_PzSnI

Nane Limon Kabuğu.. hapşu!
http://www.youtube.com/watch?v=hC9ElqD2jl0

... çok yaşa...
eğer birşeyler çekmezsem çıldırıcam..

Saturday, January 20, 2007

"umduğumla bulduğumun ilgisi yok..."

dışarıda yağmur yağıyor, camdan dışarı bakıyorum,bitkiler ve ağaçlar için mutluyum, belki birazdan çıkarım ve benim de üzerime yağar, öyle kuru kaldım ki, küresel ısınmanın içsel yaşamınıza etkileri, hiçbirşey filmlerdeki gibi olmuyor, birden heryeri kaplayan buzlar, güzel kızları kurtaran yakışıklı erkekler.. felaket senaryoları öyle değil, daha kötü. ama tabii, birşeyin ilgi çekmesi için illa holivud filmlerine benzemesi gerekir.. ya da fon müziği olarak requen for a dream in kullanılması..
hrant drik öldürüldü, şöyle olsa mesela bütün ermenileri, rumları, rusları, amerikalıları artık paşa gönlünüz kimden hoşlanmıyosa, onları öldürsek, bi biz kalsak, ha sonra, misal fnerbahçeliyseniz, bütün beşiktaşlıları, galatasaylıları öldürsek, sonra mesela, ki büyük ihtimalle, erkeksiniz kadınları öldürsek, karşı tarafı öldürsek, sarışınları öldürsek, sonra biraz da zevk için öldürsek, bu arada kaynayanlar da olsa, ve arkadaşım, tüm dünyanın ortasında çürüyen cesetlerle kalakalsan, o zaman hakkın olan yerde olursun belki.. milliyetçi insanlar, devletler, tarih kitapları, tel örgüler, sloganlar, bayraklar.. üstünüze yağan bi yağmurla süpürsem sizi, faraşa doldurup atsam dünyadan.. küçük prens tadında bi hayatım olsa, yağmurdan sonraki toprak kokusu kalsa..
kamera şakası gibi hayat.. biri artık çıkıp tamam kestik diye bağırsa, şöyle şu an üzerinde oturduğum yatağın altından boomcu çıksa köşeden ışıkçı çıksa, kapı açılsa yönetmen girse, arkasında asistanlar, elimi sıkıp iyi iş çıkardınız doğrusu bu kadar dayanabileceğinizi beklemiyorduk dese gülerek.. ohh beeee derim..ve inan blog hiç şaşırmam..
eskişehire neden çok kar yağar biliyor musun? çünkü yukarıdan bakıldığında çok çirkin bir şehir. o yüzden tanrı üzerini bembeyaz kapatmak istiyor.. ben odamdan görüyorum, çarpık çurpuk çatılar.. ne kötü.. ama artık kar da yağmıyor, sanırım tanrının daha korkunç planları var..
ne istiyorum biliyor musun, bir dostum çıkıp gelsin, bir demlik çay demliyelim ve oturup muhabbet ederken bütün demliği bitirelim.
dedem acaba nerde şu anda, iyi mi, mutlu mu, sadece ölü mü.. ney? ona ne olucak.. bunu bilmeyi çok isterdim ama sanırım asla bilemiycem..
buluşma olayı diye bi film var ya, sakın izlemeyin..
bir gün birisi bana aşık olursa, odamı görsün isterim, odamı beğensin, ooo desin, süper odaymış desin, duvarlarımda asılı olan herşeyi tek tek incelesin baksın beğensin isterim..
bir gün birisi bana aşık olsun isterim..
mektup yazmayı özlüyorum, acaba hala mektup arkadaşlığı diye birşey var mı.. bir yerlere açık adresimi bıraksam birileri bana mektup yazar mı.. ben gerçekten çok mu geri kafalıyım.. geri kafalı olmak gerçekten çok kötü birşey mi..
senden hoşlandığını sanıyorsun, hatta alenen asılıyor sana, sonra yok.. sen ona asılmaya çalışıyosun, ı-ıh.. herhalde yanlış anladım diyorsun, gene asılıyor.. sikerim böyle işi blog..
karanlıkta oturmayı seviyorum, yine de elektrik faturam az gelmiyor..
elektriklerin kesilmesini de seviyorum ama bilgisayarımın pat diye kapanmasını sevmiyorum..
ilerde enerji sorunu yaşayacağımız geldi aklıma.."üçüncü dünya savaşını bilmem ama dördüncüsü taşlar ve sopalarla yapılacak" albert einstein.. taş, sopa, illa öldürücez yani, gerekirse çıplak ellerimizle, çıkıcaz o kürsülere, onlar bizden değiiil , öldürün onlarıııı diye köpükler saça saça bağırıcaz.. off.. yazmıycam daha fazla..
bir kedim olsaydı bari..
son olarak şu an nil'den bir şarkı dinlediğimi belirtmek isterim blog.. ıyyy diyebilirsin, ohaa diyebilirsin, yazma lan bi daha bana diyebilirsin. fakat önce bir dinle blog, vahdettin diye, evet tamam aşın ve kaşın kelimeleriyle kafiye yapılmış, bir şarkısı var.. ve fakat şarkının içinde geçen bir cümle var, hayatımın özeti gibi blog.. hayatının özetini nil'in şarkılarında arayan bir insan değilim elbette, ama bulursam da beni suçlama.. ha cümle neymiş onu soruyosun, başlığı okumadın mı blog?

Wednesday, January 17, 2007

Ağır Roman
Tür: Dram
Gösterim Tarihi: 28 Kasım 1997
Yönetmen : Mustafa Altıoklar
Senaryo: Mustafa Altıoklar, Metin Kaçar
Görüntü Yönetmeni: Ertunç Şenkay
Müzik: Balık Ayhan, Atilla Özdemiroğlu
Yapım: 1997, Türkçe, 120 dakika
Oyuncular: Müjde Ar, Okan Bayülgen, Savaş Dinçel, Mustafa Uğurlu, Burak Sergen

Film, Metin Kaçar’ın aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmıştır. Eseri incelemeye başlamadan önce, belki bir final ödevine yazılmayacak cümleleri, filmin genel havasını yansıtmak adına kullanmak zorunda kalacağımı belirtmek zorundayım.

Romanda ve dolayısıyla filmde otobiyografik özellikler görmek mümkündür, romanın yazarı Metin Kaçar, Kasımpaşa, Dolapdere çevresinde büyümüş, hap içmiş, ot çekmiş, kavga etmiş, son dönemlerde ise, G.K. adlı reklam ve halkla ilişkiler uzmanına, haber spikeri Alp Buğdaycı ile birlikte işkenceyle tecavüz suçundan, Beyoğlu 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nce 8 yıl 9 ay hapis, "müessir fiil" suçundan da 5 ay hapis cezasına çarptırılmıştır.

Ağır Roman birden fazla hikayeyi içinde barındıran bir film. Bitirim bir delikanlının çocukluktan, kendine örnek aldığı kabadayının yerine geçerek büyüme- büyüyememe- hikayesi; bir ailenin dağılışı; İstanbul’un arka sokaklarındaki vahşi, ucuz, fantastik hayatlar; günahkarları kendince cezalandıran bir poğaçacı, delirenler, eşcinseller, fahişeler, romanlar, Müslümanlar, Hıristiyanlar, kesilen kulaklar, fırsatçılar, kendi adaletini kendi sağlamaya çalışanlar, polisler, yankesiciler, tinerciler, torbacılar, delikanlılar, haraç kesenler, falçatalar ve hiç susmayan bir roman müziği… bunların hepsi büyük bir ustalıkla filmin içindeki yerlerini almışlar ve bu kadar toplumdan dışlanmış, karanlık, olumsuzlanmış karakterin bir araya gelmesi ortaya kara bir film çıkarmış. İzleyicilerde bir miktar da olsa inanç kaybına yol açmış, gerçeklikten uzaklaşılmış. Bu mahallenin gerçekte asla var olamayacağını düşündürüyor. Tüm bu karakterlerin birer hayal ürünü olduğu, filmdeki fantastik sahnelerle de desteklenir gibi..

Bu filmin incelemesini yaparken sosyolojik inceleme yöntemini kullanmayı istedim, filmdeki karakterler, olayların akışı buna çok müsaitti. Filmi izlerken karakterlerin iç ve dış dünyalarıyla olan bağları, toplumdaki yerleri, üst ve alt ilişkileri hakkında pek çok şey geldi aklıma.

Öncelikle şuna inanıyorum ki mahalleler, çocuklar için hayatta kalmak zorunda oldukları vahşi bir orman gibidir. Her ne kadar artık sokaktan soyutlanarak yetişen çocuk sayısı artsa da, yine de özellikle filmin çekildiği dönemde, insanın hayatında büyük yaralar açabilecek olayları yaşadığı yerdir mahalle. Mahallenle aynı takımı tutar, aynı şeyi düşünür, aynı kaderi paylaşırsın. Bu film ise, çok tehlikeli bir mahallede geçiyor..

Film İstanbul’un Kolera adlı bir semtinde geçiyor, aslında bu isim orada oturanların oraya verdikleri bir isim, sokağın gerçek adı Tayyare sokaktır. Dış mekanlar; İstanbul’un Sulukule, Kasımpaşa semtleri ve Beyoğlu’nun arka sokakları. Dar sokaklarda apartmanlar arasındaki iplere çamaşırlar gerilmiş, eski evlerin dış boyaları dökülmüş, harabeler, kırık camlar, yıkık binalar, iç mekanlar da buna uygun olarak, dar ve eski, genel olarak çok çok düşük bir gelir seviyesine sahip insanların yaşadığı yerler. Zaman ise 70li yıllar, bunu bir kenara atılmış Ses dergisinden de anlayabiliyoruz. Arabalar, giysiler, her şey dönemin özelliklerini taşıyor.

Film “çıkarın beni buradan” diye bir sesle başlıyor ki daha sonra bunun Salih’in sesi olduğunu öğreniyoruz. Salih’e onu o mahalleden çıkarma teklifi daha sonra ağabeyi tarafından yapılıyor. Salih ise o mahalleye başka bir aşkla bağlı, sadece kökleriyle değil, bir kadının aşkıyla bağlı olduğundan, artık orayı terk etmesi mümkün olmuyor. Filmdeki dış ses kitaptan pasajlar okurken, filmde bunları okuyan anlatıcı iki evsizle birlikte Mustafa Altıoklar’ın kendisidir.

Ana karakter Salih(Okan Bayülgen) mahallenin yeni yetmelerindendir, bir oto tamirhanesinde çalışmaktadır. Henüz hayatında ve mahallesinde önemli değişimler meydana gelmemiştir. Sürekli esrar içer, eğer evdeyse, sakladığı bir ojeyi koklar. Aslında filmin genelinde pek fazla ayık insan görülmemektedir. Herkes sürekli olarak esrar, hap içmekte, ot sarmakta, tiner koklamaktadır. Zaten karakterlerin bu uçucu maddeler dolayısıyla bir tarafları hep fazlasıyla sarhoş gibidir. Beni en çok şaşırtansa bir ölünün cenazesinde dağıtılan helvanın içine uyuşturucu hapları ezip karıştırmalarıdır. Belki de böyle bir dünyada, böyle bir mahallede yaşarken ayık kalmanın hiçbir iyi bir tarafı olmadığını düşünüyorlardır.

Salih’in babası Yıkık Köprülü Ali’nin bir berber dükkanı vardır. Film boyunca olumlanan bir karakterdir. Dayağa meyillidir, evin tüm fertlerini döver. Karısını aldatır. Küfürbazdır. En küçük kardeşleri üveydir, aynı zamanda da dükkanda çıraktır. Ali onu denemek için sürekli balon traş ettirir ve çırak sürekli başarısız olup, balonları patlatır.

Arap Sado, mahallenin yegane delikanlısıdır. Mahallenin namus ve güvenliği ondan sorulur. Nedense mahalle namus ve güvenliğini hep birilerine emanet etmekten yanadır, film boyunca hiç kimse kendi hayatına sahip çıkmaya çalışmaz. Ancak Sado’nun yanında yeni yeni eşkıyalar türemiştir. Bunlar, zaten fakir olan bu semtin insanlarından, önce kimsesizlerini seçip, ellerindekini zorla almaya başlarlar. Arap Sado’dan çekinseler de zaten ihtiyarlamaya başlayan ve tek başına dolaşan bu adamı giderek çoğalıp yeneceklerdir. İlk hedefleri, atı Şermin’den ve ahırından başka hiçbirşeyi olmayan kimsesiz bir adamdır. Ahırını onlara devrettiğini belirten bir kağıdı imzalatıp atına tecavüz ederler. Buna dayanamayan adamın çığlıkları sokaklar ötesinden duyulur, ama yardıma koştuklarında her şey için çok geçtir. Kendine aşırı dozda eroin enjekte ederek intihar etmiş bir cesetle karşılaşırlar.

Olaylar ise, Ali’nin küçük dairesini Tina isimli Rum bir fahişeye kiralamasıyla başlar. Salih Tina’yı ilk gördüğü anda ona aşık olur. Sigarasından çıkan dumanı şehvetle içine çeker.

Filmde bu iki sahneden anlaşılacağı üzere sesler, dumanlar ve kokularfantastik bir biçimde görülebilir, uzak mesafeler aşabilir, her yere ulaşabilir.
Filmin en ürpertici kısımlarından biri de gece Kolera’dan yükselen seslerdir. Polis sirenleri, ambulans sirenleri, kadın çığlıkları, hayvan ulumaları.. Ancak bunlar orada oturanları ürkütmez, hatta Salih bunları gülerek dinler.

Berber Ali ve Arap Sado birlikte meyhanede içerlerken yan masada yapılan sürekli cinsellik ve seks içerikli konuşmalardan rahatsız olurlar ve bu konuşmalara gülen Reis ve arkadaşlarını “meyhane raconuna” uymadıkları için uyarırlar. Yani herkesin içkili olduğu bir mekanda, yan sandalyelerinde fahişeler otururken, meyhane raconuna uymak adına basit seks içerikli konuşmalar yapılmasından hoşlanmazlar.

Salih, ilk kez, iki tinercinin pencereye asılmış bir halıyı üzerine kedi atıp düşürmek suretiyle kaçırmalarına engel olur. Bu sırada af dileyen dilencilere vurmak üzereyken, olumlanan karakter Arap, “aman dileyene el kalkmaz” diyerek büyüklük göstermiş olur, daha sonra çeşitli küfürlerle onları uzaklaştırırken Salih’in namı da dedikoducu kadınlar sayesinde alır yürür.

Filmde Salih’in en yakın arkadaşı eşcinseldir. Ve bu maço adamların, delikanlıların dünyası için affedilemeyecek bir suçtur, Salih bu yüzden arkadaşını kalçasından bıçaklar, ama burada haklı olan tabiî ki kendisidir. Büyük bir öfke ve şaşkınlıkla “insanın kardeşi tekerlek olur mu be?” diye bağırır. Bıçaklama olayının ardından arabada birlikte esrar içerlerken Orhan Gencabay’dan “hatasız kul olmaz” adlı şarkıyı dinlerler ve Salih arkadaşını “hatalarıyla” sevmeyi öğrenir.
Yine bu homoseksüellik korkusu, para kazanmak isteyenlere de ekmek kapısı olmuştur. “Oğlunuzu İbne Olmaktan Nasıl Kurtarırsınız” adlı resimli kitap mahalleli tarafından kapış kapış alınır.

Film 70li yıllarda geçtiği için, o dönemdeki seks filmleri furyasından etkilenmiş bir karakter de vardır; Fethi. Fethi’nin tek düşündüğü, bayağı, basitleştirilmiş hatta iğrençleştirilmiş sekstir. Arabasından bütün mahalleye seks filmlerinden kaydettiği sevişme seslerini kendi sevişme sesleriymiş gibi dinletir. Mahalleli, Arap ve Ali hariç, ona gülerler, tam da Behçet tipinin yansıtılmasıdır. Seks komedilerinin yaşayan aktörüdür.

Salih ise bir yangın sırasında kan kardeşini kurtarmak için kendini ateşlere attığında hem Tina tarafından keşfedilir, hem de artık cesur bir delikanlı olmuş olur. Zaten bu da babası ve Arap Sado tarafından tüm meyhanenin önünde duyrulur, omzuna konan ceketle de sahneyi tamamlarlar.“…savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye;zaman ki sana hasta oldu.incelikli haytasın.nüksederken raksını mahallenin maşallahı eyvallahı;güzeldik be oğlum..şimdilik ölümüne kadar hayattasın,şimdilik..ölümüne kadar hayattasın..''

Büyük adam(!) olmasını öğrenirken Salih, Arap’ı kendine örnek alır. Reis’in adamları, kuytuda kıstırdıkları Arap’ı kurşunladıklarında Salih’in de en büyük düşmanı olmuşlardır. Mahallenin namusu ve güvenliğini artık Salih üstlenir. Ancak Salih buna hazır değildir, çünkü aşık olmuştur. Büyük adam olması gerekirken, aşık bir genç olmuştur. Mahallede geceleri kıtır kıtır kesilen orospuların katilini bulamamış, yatak kedisi olmakla suçlanmıştır. Mahalleli artık namus ve güvenliğini ona emanet edemez, ve yine kendileri ya da devlet de sahip çıkmayacağından artık bu işlere Reis bakar.

Reis, tüm mahalleyi yavaş yavaş ele geçirmektedir, doğru kişilerle tanışıp, doğru hamleler yaparak, kendince bir ağ kurar, bıyıkları aşağıya doğru uzayan adamlarla komando yetiştirir, polis onu komünistlerle uğraşsın diye kayırır. Bu sırada Reis ve adamları artık sustalıları, kelebekleri bırakmış; silahlara geçmişlerdir. Burada bir nevi tüfek icad oldu mertlik bozuldu hissi verilmiştir. Ben ise, tüfekten öncekinin de mertlik olduğunu düşünmemekteyim.

Tüm bu racon kesmeler, kafa kesmeler, kulak koparmalar, günümüzde de süren, delikanlılıklar, “akıllı ol”lar, alemin kralı olmalar, “ben psikopatım/ asabiyim/ deliyim/delikanlıyım/çizerim/yıkarım/paçanı aşağı alırım”lar, Polatlar, kurtlar, vadiler… hepsi bu olumlanmaya çalışmış karakterlerin bir sonraki halleriydi. Harbi delikanlıların, mahallenin namus bekçilerinin model olması, çoğalarak artması, haraç toplamaların, kendi adaletini kendi sağlamaları, üstelik bunun eğitimle giderilememesi gibi eğitim kurumlarının bunun yuvası olması, haberleşme araçlarınca “delikanlılaşmanın, racon kesmenin, bela olmanın” özendirilmesi ve iyi bir örnek gibi sunulması, hatta ülkenin başbakanın bile bu delikanlı ağızlarıyla konuşarak prim yapmaya çalışması, tabii ki hayatımızı küçük bir Kolera mahallesine çeviriyor.

Arap Sado’nun film boyunca sürekli tekrarladığı ve çevresince de onaylandığı “alem göt olmuş” cümlesi beni ise hiç şaşırtmadı, tüm bunların sonunun buraya varacağı belliydi; basit bir ilköğretim eğitimi dışında cahil, hayatta tutunacağı hiçbir şey olmayan, ailesi ve arkadaşları tarafından ezilen, okumayan, seyretmeyen, düşünmeyen, üretmeyen milyonlarca erkek için bu modellerin birer süper kahraman havasında sunulması ve sonuçta ilk örnekleri onurlu davranışlar sergilemiş olsalardı bile, tabiî ki zaman içinde tüm bu saydığım erkekler topluluğu tarafından benimsenmiş, değiştirilmiş, zıvanadan çıkmış insanların oluşturduğu alem, en basitinden Sado’nun tabiriyle tabii ki “göt” olacaktı. Yanlışlık burada değildi ki, yanlışlık genç erkeklerin henüz çocukluktan itibaren yoğun bir maço-milliyetçi-dindar görünümlü çevre içinde büyümesiydi. Belki de hepsi için bir film yapılsa tüm o filmler “çıkarın beni buradan” haykırışlarıyla başlayacaktı. Belki de ve daha muhtemel olarak ta, daha iyisinin olabileceğini düşünmeyen, ellerindekinin en iyi olduğunu düşünen ve hatta korkarım hiçbir şey düşünmeyen kişiler olarak, hayatları da bomboş kapkara kareler olacaktı.

Kadınları bile “delikanlı kadın” diyerek öven kültürümüz için artık delikanlılık erkekler için değil vazgeçilmesi, yanlış olup olmadığının bile sorgulanamayacağı kutsal bir kavram olmuştur.
Salih’in dönüştüğü bitirim delikanlı tipi hemen konuşmayı, raconu, omuzlara atılan ceketi, yaylanarak yürümeyi öğrenmiştir. Racona ters düşen şeyler de vardır, örneğin 10 Kasım Atatürk’ü anma törenleri sırasında kavga edilmez. Bu sahnede ve film boyunca da ilk ve tek kez görülen okul ise içler acısı durumdadır. Camları kırıktır, nereden bozma olduğu belli olmayan, islerle kaplı eski bir binadır, daracık bir bahçesi, yüksek duvarlarla örtülüdür ve çok az öğrencisi vardır. Tabii tüm bu eğitimsizliğin içinde yukarıda saydığım olayların daha da normalleşmesi olağandır.

Bu kadar yasadışı olay ve suçun gerçekleştiği mahallede polisin pek fazla önemi yoktur. Ali’nin büyük oğlunun belirttiği gibi polis birbirlerini öldürseler de kurtulsak diye düşünür. Ancak büyük oğlun birlik olun, örgütlenin kendi işyerlerinize, ailelerinize sahip çıkın uyarısı tipik bir şekilde “ ne biçim konuşuyosun örgüt felan, komünist misin sen” denerek terslenir. Salih’le babası arasında çıkan bir tartışmada “burada kanun var” diye müdahele etmeye çalışan polis, Salih tarafından “sen kanunsan ben belayım” şeklinde delikanlıca püskürtülür. Ancak Salih’in karıştığı cinayetten sonra, işkenceci bir polis profili çizilir. Hayatlarının hiçbir döneminde insan gibi yaşayamamış kişiler, nezarethanede de insan gibi muamele görmezler, çeşitli işkencelere maruz bırakılırlar.

Tina’da tüm film boyunca yavaş yavaş alıştığı Salih’e sonlara doğru aşık olmuştur. Ama Salih’in Tina için cinayet işlemesi ve olay yerinde bir düğmeyi delil olarak bırakması iki sevgilinin hayatında her şeyi değiştirir. Tina düğmeyi satın almak için polisle işbirliği yapan Reis’e gider. Reis sayesinde Salih’in kurtulacağını biliyordur. Reis’in isteği ise basittir. Tinayla bir gece geçirmek.. Nezarethaneden kurtulan Salih, büyük bir çökmüşlük içinde Tina’nın evine gelip yatakta ikisini görünce, tamamen çöküntüye uğrayıp, bileklerini keser. Tina ise Salih’in kan kardeşinin uzattığı tiner kabını alarak Reis’in arabasına gider, kendini de feda ederek arabayı havaya uçurur.
Filmin adı “Ağır Roman” aslında film uyarlandığı kitabın kalınlığından ya da mana olarak derinliğinden gelmez, Salih’in Tina’nın gözlerinin içine bakarak oynadığı o ağır ağır çalınan roman havasından gelir.

Salih’in annesi ise, filmde görülen iki kadın modelinden; fahişeler ve ev kadınlarından, ikincisine girer. Kocası tarafından sürekli dövülen, ve hiçbir söz hakkı olmayan bu kadınsa sürekli olarak boş gözlerle boş televizyon ekranını seyretmektedir. Çünkü bir kadın eğer fahişelik yapmıyorsa, ev işlerini bitirdikten sonra televizyonuyla baş başa kalacaktır. Evden dışarı çıkmayan, namuslu(!) bir kadının hayatı bana göre tek kelimeyle sıkıcıdır. Bu ne yazık ki Kolera’da değil hala günümüzde de ev kadınları için geçerli bir gerçekliktir. Çocuklarının ikisi de evden kaçınca kadın da delirir ve kocasıyla birlikte mahalleden taşınırlar. Salih’in annesi eğer bugün yaşasaydı, televizyonda kendini oyalayacak bir çok program bulabilirdi diye düşünüyorum.

Salih ölmeden önce kitaba göre aynada yansıyan suretine bakar, filmde ise kendine benzeyen küçük bir çocuğa. Çocuğa bakar ve gülmeye başlar, ama biz onun gülmesini izlerken ağladığını hissederiz. Salih biliyordur, bundan 10 yıl önce kendi çocukluğunun o çocuğunkiyle aynı saflıkta olduğunun, o çocuğun geleceğinin en az kendisininki kadar kara olacağının ve hatta 10 yıl sonra, günümüzde de aynı saflıktaki çocukları aynı karanlık sonun beklediğini biliyordur, gülse de ağlıyordur, çünkü anlıyordur. Artık anladığına göre, belki de artık büyümüştür.

Saturday, January 13, 2007

.

don't you know little fool
you never can win
use your mentality
wake up to reality..

gözünün önünde parmaklarını şıklattı ve sordu: artık uyandın mı?

Saturday, January 06, 2007

gülümseyin çekiyorum..

kamera bizi çekiyomu la?

bu adama iyi bakın
bu adamın adı saddam,
bir ilin valisiyken, amerikanın da pompalamasıyla ırak adlı devleti yönetmeye başladı.
kendine güveni maşallah tamdı..
komşu ülkelere savaş açtı,
komşu ülkeler armut mu topluyo tabi hemen karşılık verdiler buna
sonra ülkesinde çok zalim bir diktatör olmaya karar verdi
insanların üzerine bombalar attı, kıtır kıtır adam kesti, yaktı, acımadı..
ve fakat tüm batı dünyası onu iğrennçç, kötüüüü, vahşi canavar ilan edip bir yandan ölesiye korkup bir yandan zavallı vatandaşlarına acırken, ıraklılar çok ciddi bir ayaklanma gösterip ondan kurtulmayı denemediler.. ülkelerine gelen batılı gazetecilerin kameralarına arkadan el sallamayı daha münasip gördüler..
sonra bir gün adı corç olan ve zeka seviyesi oldukça düşük olan bir adam;danışmanlarının uyardığı ölçüde bu adamın topraklarının altının petrol dolu olduğunu hatırlıyor,
hemen vay adi şerefsiz yıllarca çoluk çocuk demedin katlettin, şimdi sana demokrasi getirmeye geliyoruz, görürsün ebeninkini tarzı konuşmalar yaparak asker toplayıp, saddamın ülkesini işgal ediyor.
yanına bir de britiş aksanlı bir kaç kişi alıyor ki olayı daha sonra anlatırlarken havalı görünsün.
ve corç ve adamları ülkenin çok afedersiniz a.ına koyuyolar..
bir kaç kişi çıkıp ulan naapıyosunuz bizim ülkemize dese de, diğer ıraklı insanlar olley gazeteciler gelmiş, dur arkadan bir el sallıyim görüşünden fazlasına sahip olamıyorlar.
corcun adamları, saddamı bulucaz diye ülkeyi hallaç pamuğu gibi atarken, binlerce sivili öldürüyorlar. Düğünleri bombalıyorlar, çocukları vuruyorlar, işkence yapıyorlar, tecavüz ediyorlar, bütün tarihi eserleri kaçırıyor, el yazması eserleri aap harflerinden anlamıyor olsa gerek postalları altında çiğniyor, çocukların eline bu amca anneme tecavüz etti yazılı kartonlar tutturup fotoğraf çektirip eğleniyorlar.
sonra saddamı bir delikte saklanırken buluyorlar.
biz dünyacak yanında hatıra fotoğrafı çektiren askerlerin yüzü kapatılmış, saçı sakalı birbirne karışmış acınası, dilenci kılıklı bir dede görüyoruz.
corç ve britiş aksanlı bir kaç arkadaşı yaw saddamı bulduk tamam artık demiyor, walla ben buraları çok sevdim, ilerde bi kaç dönüm arazi alıp, çevresini kapattırıp hurma ağaçlarıyla çevrili bir bahçem olsun istiyorum diyor.
öbürü, yau ben daha işkenceye doyamadım, iki adamın daha tırnaklarını sökeyim öyle .. derken, bi bakıyolar kimsenin gitmeye niyeti yok.
zaten ırak halkının buna bir itirazı da yok.
amerikalılar saddamın bir heykelini devirirken alkışlayıp tempo tutan, hala bizi de çekiyo mu zihniyetli ıraklılar..
neyse efendim, saddamı yargılıyorlar, kavga döğüş
saddam bağırıp çağırıyor, ulan ben koskoca kralım, iki gün önce adımı anmadan besmele çekerdiniz şindi nooldu, bu nası bi döneklikmiş lavuklar!! diye mahkemelerde yırtınıyor.
mahkeme tın tabi.. ascaz olum seni sürünücen diyolar
arada çıplak fotoğraflarını çekiyolar
biz bu dedeyi bi de beyaz iç çamaşırıyla görüyoruz..
sonra.. sonrası noolucak asıyolar saddamı
çevresinde dans ediyo felan ıraklılar, ilk kez kamera bizi çekiyomu la düşüncesinden sıylırmışlar..
ve kamera tam da onları çekiyor..
bu arada diğer müslüman ülkelerden tın yok, hatta kimisi seviniyo göbek atıyo, ohh elin gavuru geldi belanı verdi diye..
bu arada saddamın suçlu bulunup asıldığı katliam vardı ya
hah işte o katliamın aynısından her gün oluyor artık ırakta
ırak halkı tıpkı saddama birşey demediği gibi, corça da birşey demiyor
ve şimdi
saddamdan sonra ıraklıları neler bekliyor..
bu adama iyi bakın
ıraklıların kaderi bu adamınkinden farklı olmayacak çünkü
gönül ister ki corcunki de aynı olsun
ıraklılar, ortadoğulular, türkler..
batılı kameralara arkadan el sallayanlar
zavallı halk diye ingilizce haber olanlar
kendi yönetim biçimleri hakkında ne kendilerinin ne devlet başkanlarının sözü geçmeyenler

gülümseyin, çekiyorum..